Hiçbirimiz günahsız değiliz. Bu bağlamda Debbie Ford’un da ifade ettiği gibi: “Sadece içinizdeki günahkârlara kendini ifade etme özgürlüğü tanıdığımızda bir aziz olabiliriz.” Aynı cümleyi başka bir yerde okuduğumda da içimde iki ayrı kapı aralanıyor: Biri alıştığım dünyaya, diğeri merak ettiğim dünyaya açılıyor. Ve ben çoğunlukla o ikinci kapının eşiğinde bekliyorum; çünkü o eşikte durmak bile başlı başına bir günah çıkarmak gibi geliyor. Bu yüzden “Toplanın millet, günah çıkarmaya gidiyoruz,” derken aslında mekânsal bir alandan ziyade bir düzene çağrıldığımızı hissediyorum. Bu çağrının içinde yalnızca ibadet yok; alışkanlık var, kültürel Tanrı inancı var, organize dinin parçası hâline getirilmiş görünmez bir yasa var.

Otuz üç yılımın büyük kısmını Doğu toplumunda geçiren bir kadın olarak, anımsadığım kadarıyla cenaze yoksa camiye giremedim. Bunun yalnızca kendi cesaretimle alakalı olmadığını, öğretilenlerden kaynaklandığını ve uzun süre bu öğretileri bastırarak yaşamaya çalıştığımı da bir süredir biliyorum. O öğretileri bırakamadığım her an cesareti de bulamamıştım; çünkü içeri girdiğim anda olduğum hâlimle girecektim ve girme isteğim ibadet etmek için değildi. Ben yüce bir gücün insanları bir çatı altında birleştirdiği o evin odalarını, dokusunu, renklerini, havasını, içindekileri merak ediyordum. Yazar ne anlatıyordu orada? Nitekim okurları bir çatı altında toplamak isteyen, imza gününe ya da söyleşiye davet eden her yazar; bence kitabının okunmasını, anlaşılmasını ve özgünlüğünün görülmesini isterdi. Ve ben de en çok bunu istiyordum. Yazar bana ne anlatacaktı? Bendeki merak öylesine kıvançlıydı ki sanki “gerçek” hakkında yazılan doğruların gerçekliğine ulaşacaktım.