Leonardo da Vinci'nin Vitruvius Adamı, Mona Lisa, anatomik kol çalışmaları, çeşitli insan figürleri ve mühendislik çizimlerini içeren, eski parşömen kağıdı üzerine kahverengi mürekkeple yapılmış kolaj benzeri bir sürreal illüstrasyon.

Mekan, Beden, Sanat

Okuma Süresi: 4

Yaşamın devamında makinenin varlığını hissetmek, en çarpıcı şekilde Guguk Kuşu filmindeki büyük şef karakterinde görülür. Sürekli bir makine sesi duyan bu karakter, sağır taklidi yaparak çevresinden izole olur. Bu durum, insan ve makinenin çağımızda nasıl bir etkileşime girdiğini gözler önüne serer. Modern makineler, çağın ruhsuz ve insanı ezen temposunu yaratırken, insan kendi yarattığı yapay dünyada anlamsızlığa savrulur.

Beden ve mekân arasındaki bağ kopmuştur. Modern düzende insan, kendi beden makinesine bile yer bulamaz. Oysa akış, bedenler için en temel varoluş biçimidir. Ancak göçebe ve kaşif insanlar modern çağda neredeyse tükenmiştir. Keskin yol çizgileri, kapatılmış mekânlar, daraltılmış zaman dilimleri; insanı kendi doğasının ötesinde bir çağı yaratmaya zorlamaktadır.

Batı felsefesinin bedeni bir mekân olarak görmesi, insan normunun dışındaki yeni düzene işaret eder. Bu düzende apartman daireleri, sınırlı toplanma alanları ve belirlenmiş zaman dilimleri vardır. Fabrikada bir makine gibi çalışan insan, masa başında saatlerce oturtulan bir donanıma dönüşmüştür. Modern çağda insan, sürekli uyarılarla tetikte yaşamak zorunda bırakılmış; unutkanlık, demans, depresyon, kaygı bozuklukları ve sindirim problemleri gibi semptomlarla karşı karşıya kalmıştır. İnsan makinesinin hızlı tüketildiği bu çağta, duygular, mahremiyet ve varoluşun anlamı dahi istilaya uğramıştır.

Merleau-Ponty, insanın fenomenolojik bir beden-mekânı olduğunu savunarak, bedenin hem fiziksel hem de duygusal varlığıyla mekâna anlam kattığını ifade eder. Michel Foucault ise hapishane, okul ve hastanelerin bedeni kontrol altında tutma aracı olduğuna dikkat çeker. Ona göre insan, mekânlara daha fazla hapsedilmiş, toplumsal akış uzun zamandır yitirilmiştir. Lefebvre ise mekânın salt fiziksel olmadığını, toplumsal pratiklerle inşa edildiğini söyler.

Guattari ve Deleuze, toplumsal hiyerarşinin olmadığı, bağlantısal ve yatay ilişkilerden söz eder. Rizomatik bir yapıya sahip olan beden, sürekli bağlantılar kurarak etkileşim halindedir. Modern biyoteknoloji ve dijital dönüşümler, bedenin sınırlarını yeniden çizer ve bu dönüşüm rizomatik bir yapının parçası olur. Beden, salt fiziksel bir varlık değil, aynı zamanda toplumsal ve biyolojik bağların kesiti olarak görülmelidir.

Spinoza’nın “gamlı bedenler” olarak tanımladığı travmalı ve ifşalı halleri, sistemin arzuladığı şeydir. Formları ve normları dayatan düzen, bedenleri sadece kendi istediği alanlarda akışa sürükler. Dinin ritüelleri ya da toplumsal kabul gören akışlar içinde hareket serbesttir, ancak bireysel ve toplumsal iradenin bir tezahürü olan eylemler sistem tarafından hoş görülmez.

Bedenin tarih boyunca nasıl algılandığına bakıldığında, grotesk sanat anlayışının bedene yönelik vurgusu dikkat çeker. Antik dönemlerde bedenin düşünce sistemi içindeki yeri değişmiştir. Dionysos, babasının baldırından doğmuş, şarap ve tiyatronun tanrısı olmuştur. Delilik, akıl düzeni içinde bedenle bağdaştırılamamış; bu nedenle ona bambaşka bir alan yaratılmıştır.

Sistem, sosyal Darvinciliğe varan normlarıyla farklı olanı benzeştirme, denetim altına alma ve faydacı hale getirme uğraşındadır. Antik Yunan’dan bu yana korunan bedensel formlar, modern düzende dahi devam etmektedir. Kadın bedeni şehirde erkin dayattığı oranda küçültülmekte, erkeklerse fiziksel baskın rollere sıkıştırılmaktadır. Nazi kamplarında kadınların erkeksileştiği, erkeklerin ise gitgide zayıfladığı anlatılır.

Beden, yalnızca bizi taşıyan bir kılıf değil; hikayemizin bir parçası, akışta ve oluşta tutan yapımızdır. Bedenlerden azade bir hikayemiz olamaz.

Yazarın Dünyasından

Harap olmuş, dokulu bir tuğla ve sıva binanın dış cephesinin geniş, yatay açılı bir fotoğrafı. Cepheye, Vincent van Gogh'un "Yıldızlı Gece" tablosunun canlı, girdaplı fırça darbeleri ve ikonik yıldızlarıyla dokunmuş, resmedilmiş bir duvar resmi yapılmıştır. Bu sanatsal duvar resmi, merkezdeki açık pencereye kadar uzanarak pencereden bakan sıkılmış bir adam ve kadını da çevrelemektedir. Çift, Van Gogh'un sanat eseriyle bütünleşmiş gibi görünmektedir, kıyafetleri ve hatta pencerenin önündeki sarkan kumaş parçası boyanmış fırça darbelerini yansıtmaktadır. Soldaki ve sağdaki daha uzaktaki diğer iki pencerinin camları da "Yıldızlı Gece" desenini göstermektedir.

Herkes Gayba Bakarken 

Havva AĞRAL, öyküsünde kasabaya yeni atanan öğretmen Melda’nın, sessizliğe ve derin bir yasa gömülmüş gizemli bir kasabada, yer altından gelen uğultuların ve esrarengiz rüyaların peşine düşmesini anlatıyor.
Kırmızı kadife perdelerin çerçevelediği, buruşuk gazete parçalarından oluşan bir insan silüetinin üzerinde, karanlık ellerin iplerle kukla gibi oynattığı, yüzü dönen sarmal bir parmak izi deseniyle kaplı bir iş adamı figürü.

Dünyanın Uzun Versiyonu ve Hızla Dönüşüm

Havva AĞRAL, bu metninde dijital dünyanın sonsuz akışı ve hızlı veri tüketiminin insanlarda erken demansa benzer bir zihinsel yorgunluğa yol açtığını irdeliyor.