Van Gogh tarzında, buğday tarlası üzerinde çığlık atan ve düşünen iki yüz figürünün yer aldığı sürrealist yağlı boya tablo.

Çığlığın

Okuma Süresi: 3

Dere boyunca taşlı dağa kadar soluk soluğa koşardık; öyle çok yorulurduk ki yorgunluktan neredeyse nefesimiz kesilirdi. Önce oturup soluklanır, ardından toprağa gelişigüzel uzanırdık. Yıldızları saymaya başladığımızda, gökyüzünün boşluğundan yeryüzüne düştüğümüz duygusuna kapılırdık. Söğüt ağacının yaprakları arasından üstümüze dökülen ayın beyaz ışığını seyre daldığımızda, düş gördüğümüzü sanırdık. Ay, bizimle konuşmak istediği anlarda yaprakların arasından hışırtısını gönderirdi. Dudaklarımızı kapatıp taş gibi susardık. Deli dereye düşen ayın ışığı, çakılların altından üstünden taşarak neşe içinde hoplaya zıplaya akıp giderdi.

Hayallerimizle süslenmiş macera dolu günlerdi. Kahkahalarımızın sesi, deli derenin suyunda büyür, yeşil çayırlarda rüzgâra karışırdı. Öyle çok gülerdik ki ciğerlerimiz “İmdat!” diye bağırırdı. Nefesimiz kesilince, “Hava, hava!” diye ağzımızı yavru kuşlar gibi açardık. Sonra da gülmemek için ellerimizle gözlerimizi kapatırdık; çünkü bakışlarımız kesiştiği an yeniden gülmeye başlardık. Gözlerimiz kapalıyken hâlá gülmeye devam ediyorsak hemen başka bir yol bulurduk. Sonra da sırt sırta verip soluk almadan beklerdik. Bu bir oyundu. Oyunu bozan, deli derede çıplak yüzmeyi de göze almış demekti.

O günler, acıyı da kaygıyı da tanımadığımız günlerdi. Derimiz kalınlaşmamıştı. Duygularımızı gizleyen bir maske örmemiştik. Hayat denen o dipsiz uçurumu henüz tanımamıştık. Kadın ve erkek gibi kokmuyorduk. En saf hâlimizle su ve toprağın karışımı gibi kokuyorduk. Her şeyi delicesine merak ederdik. Bizim tılsımımız, bu merak duygusuydu. Uçmayı öğrenmeden yuvalarından alınan alakarganın yavrularının öyküsünü dinlemiştik, yaz kış kalpağını başından çıkarmayan çobandan. Sonra da ağlamıştık. Birlikte ilk kez ağlıyorduk. O benim, ben onun gözyaşının tadını tatmıştık.

O zamanlar yalnızca iyiliği biliyorduk. Bir gün çocukluğumuzu anımsayacağımı, çıplak ayaklarımızla derede yürürken çakılların çıkardığı sesi ve üzerimize sıçrayan damlaları özleyeceğimi bilmiyordum.

İkimiz de geceye yenik düşüp uyumuştuk. Uyandığımda sen yoktun. İki gün sonra cansız bedenini köprünün altında buldular. Çırılçıplaktın. Deli derede boğmuşlardı. Ölümle hayat arasındaki mücadelen devam ederken ölüme yenik düşen bedeninin üzerinden defalarca geçmişlerdi. Ailen beni suçladı, ses çıkaramadım ama ben biliyordum kimlerin yaptığını. Korktum. Çok korktum. Onları ele vermeye cesaret edemedim. O üç kişi, suçlamaları reddetti. Dağa tırmanırken onlardan söz etmiştin. Çalıların arkasında gölgelerini görmüştün. Sana merakla baktıklarını söylemiştin. Gülüp geçmiştik.

Öldürüldüğünde sen on dört yaşındaydın, ben on üç. Minicik ellerin vardı. Benden daha küçük gösteriyordun. Kıvrım kıvrım yüzüne dökülen lülelerin rüzgârda savrulduğu zamanlar gamzelerin ortaya çıkıyordu. Cebimde taşımadığım zamanlar eksikliğini hep hissettiğim siyah misket gibi parlıyordu gözlerin.

Yokluğundan beri benimle birlikte her gün biraz daha büyüyen bu suçluluk duygusu, bedenimin bütün hücrelerine yayılmış durumda. Kalbime saplanmış zehirli bir dikenden sızan öldürücü bir sıvı gibi. Birdenbire değil, yavaş yavaş yok ediyor.

“Zamanla geçer.” dediler. Zamanın ilacı bende işe yaramadı. Doğan her gün seninle birlikte sönüyor. Köprünün altındaki yüzünün yandan görünümü hiç değişmeden hayalimde yerini koruyor.

Yürüdüğüm yollarda, uyuduğum yatakta, içtiğim suda, kurduğum düşte, soluduğum havada, her gün biraz daha büyüyen yokluğun, bir alev topu gibi nereye dokunursa dokunsun yakıp küle çeviriyor.

Yazarın Dünyasından

Vincent van Gogh'un post-empresyonist stilinde, kalın fırça darbeleriyle (impasto) yapılmış yatay bir yağlı boya tablo. Sol tarafta, birbiriyle iç içe geçmiş, parçalanmış ve üst üste yığılmış ekspresif insan yüzleri yer almaktadır. Kompozisyonun merkezinde spiral hareketlerle dönen büyük, parlak sarı bir güneş motifi baskındır. Arka planda ise "Yıldızlı Gece" eserini andıran, girdaplı mavi ve mor tonlarında gökyüzü, yıldızlar, hilal, sağ tarafta uzun selvi ağaçları ve patikada yürüyen küçük insan figürleri tasvir edilmiştir.

Korkağın Tekiyim Ben

Emine AYDOĞDU’nun insan ruhunun en karanlık ve kuytu köşelerinden biri olan korku mefhumunu merkezine aldığı sarsıcı öyküsü.
"Screenshot 2026-04-30 at 16.06.05.jpg" dosyasındaki kolaj yapısının, Vincent van Gogh'un post-izlenimci tarzıyla harmanlandığı; selvi ağaçları, meyveler ve metin parçalarının dinamik fırça darbeleriyle birleştiği yatay tablo.

Tanrıların Doğuşuna Dair

Emine AYDOĞDU’dan tarımla başlayan mülkiyetin, erkek egemen iktidarın ve sömürü düzeninin tarihsel kökenlerini sorgulayan bir yazı.