Çığlığın

Okuma Süresi: 3

Yazarla Tanış

Elini saçlarına götürmüş, düşünceli bir ifadeyle uzaklara bakan, bileğinde saat ve kolye takılı bir kadının karakalem portre çizimi."

Emine AYDOĞDU

Öykü ve deneme yazarıdır. Temmuzu Beyaza Boyadım, Ado, Bir Islık Çal ve Kimse İnanmıyor Bana gibi pek çok eseri bulunmaktadır. Sokak Yazarları dergisinin gelişimine katkıda bulunmuş, yüzü aşkın hukuk kitabının editörlüğünü yapmıştır. Birçok dergide öyküleri ve denemeleri yayımlanan Aydoğdu, 2024 Bursa’dan Öyküye Katkı Ödülü ile onurlandırılmıştır. İsviçre merkezli Son Haber CH sitesinde yazmaktadır.

Dere boyunca taşlı dağa kadar soluk soluğa koşardık; öyle çok yorulurduk ki yorgunluktan neredeyse nefesimiz kesilirdi. Önce oturup soluklanır, ardından toprağa gelişigüzel uzanırdık. Yıldızları saymaya başladığımızda, gökyüzünün boşluğundan yeryüzüne düştüğümüz duygusuna kapılırdık. Söğüt ağacının yaprakları arasından üstümüze dökülen ayın beyaz ışığını seyre daldığımızda, düş gördüğümüzü sanırdık. Ay, bizimle konuşmak istediği anlarda yaprakların arasından hışırtısını gönderirdi. Dudaklarımızı kapatıp taş gibi susardık. Deli dereye düşen ayın ışığı, çakılların altından üstünden taşarak neşe içinde hoplaya zıplaya akıp giderdi.

Hayallerimizle süslenmiş macera dolu günlerdi. Kahkahalarımızın sesi, deli derenin suyunda büyür, yeşil çayırlarda rüzgâra karışırdı. Öyle çok gülerdik ki ciğerlerimiz “İmdat!” diye bağırırdı. Nefesimiz kesilince, “Hava, hava!” diye ağzımızı yavru kuşlar gibi açardık. Sonra da gülmemek için ellerimizle gözlerimizi kapatırdık; çünkü bakışlarımız kesiştiği an yeniden gülmeye başlardık. Gözlerimiz kapalıyken hâlá gülmeye devam ediyorsak hemen başka bir yol bulurduk. Sonra da sırt sırta verip soluk almadan beklerdik. Bu bir oyundu. Oyunu bozan, deli derede çıplak yüzmeyi de göze almış demekti.

O günler, acıyı da kaygıyı da tanımadığımız günlerdi. Derimiz kalınlaşmamıştı. Duygularımızı gizleyen bir maske örmemiştik. Hayat denen o dipsiz uçurumu henüz tanımamıştık. Kadın ve erkek gibi kokmuyorduk. En saf hâlimizle su ve toprağın karışımı gibi kokuyorduk. Her şeyi delicesine merak ederdik. Bizim tılsımımız, bu merak duygusuydu. Uçmayı öğrenmeden yuvalarından alınan alakarganın yavrularının öyküsünü dinlemiştik, yaz kış kalpağını başından çıkarmayan çobandan. Sonra da ağlamıştık. Birlikte ilk kez ağlıyorduk. O benim, ben onun gözyaşının tadını tatmıştık.

O zamanlar yalnızca iyiliği biliyorduk. Bir gün çocukluğumuzu anımsayacağımı, çıplak ayaklarımızla derede yürürken çakılların çıkardığı sesi ve üzerimize sıçrayan damlaları özleyeceğimi bilmiyordum.

İkimiz de geceye yenik düşüp uyumuştuk. Uyandığımda sen yoktun. İki gün sonra cansız bedenini köprünün altında buldular. Çırılçıplaktın. Deli derede boğmuşlardı. Ölümle hayat arasındaki mücadelen devam ederken ölüme yenik düşen bedeninin üzerinden defalarca geçmişlerdi. Ailen beni suçladı, ses çıkaramadım ama ben biliyordum kimlerin yaptığını. Korktum. Çok korktum. Onları ele vermeye cesaret edemedim. O üç kişi, suçlamaları reddetti. Dağa tırmanırken onlardan söz etmiştin. Çalıların arkasında gölgelerini görmüştün. Sana merakla baktıklarını söylemiştin. Gülüp geçmiştik.

Öldürüldüğünde sen on dört yaşındaydın, ben on üç. Minicik ellerin vardı. Benden daha küçük gösteriyordun. Kıvrım kıvrım yüzüne dökülen lülelerin rüzgârda savrulduğu zamanlar gamzelerin ortaya çıkıyordu. Cebimde taşımadığım zamanlar eksikliğini hep hissettiğim siyah misket gibi parlıyordu gözlerin.

Yokluğundan beri benimle birlikte her gün biraz daha büyüyen bu suçluluk duygusu, bedenimin bütün hücrelerine yayılmış durumda. Kalbime saplanmış zehirli bir dikenden sızan öldürücü bir sıvı gibi. Birdenbire değil, yavaş yavaş yok ediyor.

“Zamanla geçer.” dediler. Zamanın ilacı bende işe yaramadı. Doğan her gün seninle birlikte sönüyor. Köprünün altındaki yüzünün yandan görünümü hiç değişmeden hayalimde yerini koruyor.

Yürüdüğüm yollarda, uyuduğum yatakta, içtiğim suda, kurduğum düşte, soluduğum havada, her gün biraz daha büyüyen yokluğun, bir alev topu gibi nereye dokunursa dokunsun yakıp küle çeviriyor.

Yazarın Dünyasından

Korkağın Tekiyim Ben

Emine AYDOĞDU’nun insan ruhunun en karanlık ve kuytu köşelerinden biri olan korku mefhumunu merkezine aldığı sarsıcı öyküsü.

Tanrıların Doğuşuna Dair

Emine AYDOĞDU’dan tarımla başlayan mülkiyetin, erkek egemen iktidarın ve sömürü düzeninin tarihsel kökenlerini sorgulayan bir yazı.

En Yeniler

Beyaz Kuş Tüyü

Fatma ALTUN

Dünyayı Görmenin Kılavuzluğu

Havva AĞRAL

Başkasının Hikayesi

Ebru Zeynep DİŞİAÇIK