John Steinbeck Portresi ve Gazap Üzümleri Temalı Çizim

John Steinbeck: İnsan Onurunun ve Umudun Evrensel Yazarı

Okuma Süresi: 8

Yazarla Tanış

Sanatçının kendi fotoğrafından yola çıkarak oluşturulan, kahverengi desenli bluz ve bej ceket giymiş, elini saçına götürmüş bir kadının gerçekçi ve ayrıntılı kara kalem portre çizimi.

Filiz CİVANER

Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanan “Yolun Götürdüğü Yer” adlı şiir kitabının yazarı Filiz Civaner; şair, ressam ve öykü yazarı kimliğiyle edebiyat dünyasındaki üretimlerini çok yönlü bir şekilde sürdürmektedir. Sanatçının 22 şiirden oluşan ilk eseri Artshop Yayınevi tarafından basılmış olup, kitabın İngilizce çevirisi yazar Mesut Şenol tarafından gerçekleştirilmiştir. Edebi faaliyetleri kapsamında Çığ Dergisi başta olmak üzere çeşitli kültür-sanat ve edebiyat dergilerinde şiirleri, İkinci Yeni şiir akımı üzerine hazırladığı incelemeleri ve eleştiri yazıları yayımlanmaktadır. Şairliğinin ve yazar kimliğinin yanı sıra güçlü görsel sanatlar yönüyle de tanınan Civaner, aktif olarak resim çalışmalarına da devam etmektedir.

20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en etkili isimlerinden biri olan John Steinbeck (1902–1968), eserlerinde sıradan insanların yaşam mücadelesini olağanüstü bir insani derinlikle anlatmıştır. Onun romanlarında yalnızca bireyler değil; açlık, yoksulluk, göç, emek sömürüsü, dostluk, yalnızlık ve umut da başlı başına birer karakterdir.

Steinbeck’in edebiyatı, Amerikan toplumunun ekonomik ve sosyal dönüşümlerini anlatırken aynı zamanda insan ruhunun evrensel yönlerini de ortaya koyar. Bu nedenle eserleri yalnızca Amerika’yı değil, dünyanın her yerindeki okurları etkilemeyi başarmıştır. Çocukluğu Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde geçti. Bu bölgenin çiftçileri, mevsimlik işçileri ve tarım emekçileri daha sonra romanlarının temel kahramanlarına dönüştü. Üniversite eğitimini tamamlamadan ayrılan Steinbeck, gazetecilikten işçiliğe kadar birçok farklı işte çalıştı. Hayatın içinden edindiği deneyimler, eserlerine büyük bir gerçekçilik kazandırdı.

Steinbeck’in anlatımı yalın görünmesine rağmen son derece güçlüdür. Süslü bir dil yerine sade, akıcı ve doğrudan bir üslup kullanır. Bu sadelik, okurun karakterlerle güçlü bir bağ kurmasını sağlar. Romanlarında doğa da önemli bir yer tutar; doğa yalnızca bir arka plan değil, insan kaderini etkileyen aktif bir güç olarak karşımıza çıkar. Onun eserlerinde en çok dikkat çeken tema “insan onuru”dur. En ağır yoksulluk içinde yaşayan insanlar bile umut etmeyi, paylaşmayı ve dayanışmayı sürdürürler. Steinbeck, insanın ekonomik koşullar karşındaki çaresizliğini anlatırken bile umudu tamamen yok etmez.

1939 yılında yayımlanan Gazap Üzümleri, Büyük Buhran döneminde Oklahoma’dan Kaliforniya’ya göç eden çiftçilerin dramını anlatarak dünya çapında büyük yankı uyandırdı. Roman, kapitalist düzenin yarattığı eşitsizlikleri cesurca ele aldığı için hem övgü hem de sert eleştiriler aldı. Buna rağmen bugün dünya edebiyatının en önemli toplumsal romanlarından biri kabul edilir.

Fareler ve İnsanlar, dostluk ve yalnızlık üzerine yazılmış en etkileyici kısa romanlardan biridir. George ile Lennie’nin hikâyesi, insanın ait olma arzusunu ve kırılgan umutlarını unutulmaz bir biçimde anlatır.

Cennetin Doğusu ise birçok eleştirmen tarafından Steinbeck’in başyapıtı olarak değerlendirilir. İyi ile kötünün, özgür iradenin ve aile bağlarının işlendiği bu büyük roman, İncil’deki Kabil ile Habil anlatısına modern bir yorum getirir.

STEİNBECK GERÇEKÇİ VE YARATICI ANLATIM GÜCÜYLE TOPLUMSAL MİZAHI VE ŞEFKATLİ GÖZLEMCİLİĞİ USTALIKLA BİRLEŞTİRMİŞTİR

Steinbeck yalnızca romancı değildir; gezi yazıları, savaş muhabirliği, öyküler ve denemeler de kaleme almıştır. II. Dünya Savaşı sırasında gazeteci olarak görev yapmış, savaşın insani yönünü gözlemleyen önemli yazılar yazmıştır. 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Steinbeck için Nobel Komitesi, onun “gerçekçi ve yaratıcı anlatım gücüyle toplumsal mizahı ve şefkatli gözlemciliği ustalıkla birleştirdiğini” vurgulamıştır.

Bugün Steinbeck hâlâ milyonlarca okur tarafından okunmaktadır. Çünkü onun anlattığı yoksulluk, adalet arayışı, sevgi, dostluk ve umut yalnızca bir döneme değil, insanlığın ortak deneyimine aittir. Steinbeck’in edebiyatı, insanı anlamaya çalışan büyük bir vicdanın edebiyatıdır.

  • Bilinmeyen Bir Tanrıya’da insan doğadan koparsa ne olur?
  • Fareler ve İnsanlar’da dostluk yoksulluk karşısında ayakta kalabilir mi?
  • Gazap Üzümleri’nde aile ekonomik düzen karşısında nasıl direnebilir?
  • Sardalya Sokağı’nda yoksullar birbirlerini nasıl ayakta tutarlar?
  • Bitmeyen Kavga’da ise adalet mücadelesi verirken insan nasıl insan kalabilir?

Bu sorular birbirinden bağımsız değildir; hepsi aynı büyük düşüncenin parçalarıdır. Steinbeck’in en popüler eserlerinden çok, onun felsefi ve ahlaki damarını besleyen romanları dikkatli okurlarda iz bırakmıştır: Bilinmeyen Bir TanrıyaSardalya SokağıUğurlu Perşembe ve Bitmeyen Kavga. Bunlar, Steinbeck’in yalnızca hikâye anlatıcısı değil, aynı zamanda insanın varoluşunu sorgulayan bir düşünür olduğunu gösteren eserlerdir.

Ben, Steinbeck’i okurken aklımda hep şu cümle belirir: “İnsan, tek başına güçlü olduğu için değil; başkasının acısını hissedebildiği için insandır.” Bu düşünce, onun ister işçi grevlerini anlatsın, ister kuraklığı, ister dostluğu ya da doğayı anlatsın, bütün romanlarının ortak vicdanını oluşturur. Sanırım bu yüzden Steinbeck’i okuduktan sonra akılda olaylardan çok, insanların birbirine karşı taşıdığı sorumluluk duygusu kalır. Bu da onu yalnızca büyük bir romancı değil, aynı zamanda büyük bir hümanist yapar.

Sardalya Sokağı ve Uğurlu Perşembe’deki yoksulluk bir trajedi olarak vardır, ama romanların asıl merkezinde insanların birbirlerine gösterdiği şefkat bulunur. Bu kitaplardaki Doc karakterinin, çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemimde insan olmanın, şefkat ve anlayışla nasıl unutulmaz bir örnek olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Doc, bu dünyanın manevi merkezidir. Steinbeck, Doc’ı bir kahraman değil, derin bir bilgelik taşıyan sıradan bir insan olarak çizer. Gerçekte karakterin esin kaynağı, Steinbeck’in yakın dostu olan deniz biyoloğu Ed Ricketts’tir.

Doc yargılamaz; kasabanın fahişelerini, işsizlerini olduğu gibi kabul eder. Bir bilim insanıdır ama soğuk değildir. Deniz canlılarını incelerken aynı zamanda insan ruhunu da anlamaya çalışır. Paylaşmayı bilir. İnsanlar da ona içtenlikle sevgi besler. Sessiz bir bilgedir; büyük nutuklar atmaz ama davranışlarıyla çevresindekilere örnek olur.

DAYANIŞMA ZENGİNLİKTEN DEĞİL ORTAK İNSANLIKTAN DOĞAR

Bu iki romanın en dokunaklı yönlerinden biri de şudur: Kasabanın yoksul insanları, Doc’un kendileri için yaptıklarını unutmazlar ve ona teşekkür etmek isterler. Fakat bunu bir türlü “doğru” biçimde beceremezler. Düzenledikleri kutlamaların çoğu beklenmedik bir biçimde sonuçlanır. Steinbeck, burada kusursuz insanların değil, iyi niyetli insanların hikâyesini anlatır. Bu, Steinbeck’in insan anlayışının özüdür.

Ona göre insanı değerli yapan, onun mükemmel olması değildir; eksikleriyle birlikte başkaları için bir şeyler yapabilmesidir. Steinbeck, dayanışmanın zenginlikten değil, ortak insanlıktan doğduğunu gösterir. Doc’ın sıkça dile getirilen yaşam felsefesi de buna uygundur: İnsanları değiştirmeye çalışmak yerine onları anlamaya çalışır. İnsan, anlaşıldığında daha iyi bir insana dönüşebilir. Bu nedenle Doc yalnızca bir roman kahramanı değildir; o, Steinbeck’in vicdanını temsil eder. Bilimle merhameti, akılla sevgiyi ve yalnızlıkla dostluğu bir arada taşıyan bir figürdür.

Bilinmeyen Bir Tanrıya, Steinbeck’in en az konuşulan ama en felsefi romanlarından biridir. Hatta birçok Steinbeck araştırmacısı bu romanı onun daha sonraki büyük yapıtlarının manevi habercisi olarak görmüştür. Romanın kahramanı Joseph Wayne, toprağa yalnızca ekonomik bir kaynak olarak değil, yaşayan kutsal bir varlık olarak bakar. Onun için doğa ile insan arasında kopmaz bir bağ vardır. Joseph’in inancı, klasik Hristiyanlıktan çok daha eski, daha ilkel ve daha evrensel bir inançtır. Ağaçlara, toprağa ve yaşam döngüsüne duyulan saygı romanda adeta bir “Doğa Dini”ne dönüşür.

Joseph Wayne babası öldükten sonra onun ruhunun çiftlikteki büyük meşe ağacına geçtiğine inanır. Başlangıçta bu düşünce batıl bir inanç gibi görünebilir, ancak Steinbeck bunu asla küçümsemez ya da alaya almaz. Tam tersine okuru şu soruyla baş başa bırakır: “İnsan gerçekten yalnızca bedenden mi ibarettir yoksa yaşam bir biçimden diğerine akmaya devam mı eder?”

Bu düşünce bana her zaman çok ilginç gelmiştir. Çünkü Steinbeck burada modern bilimle eski mitolojiyi karşı karşıya getirmez; ikisini yan yana getirir. Bilim ağacın biyolojisini açıklar, ama insanın o ağaca neden kutsallık yüklediğini açıklamakta eksik kalabilir. Steinbeck ise edebiyat aracılığıyla bu manevi boyutu araştırır.

Aslında bu tema dünya kültürlerinde de çok yaygındır: Antik Yunan’da kutsal meşe ağaçları tanrıların sesi olarak kabul edilirdi. Kelt geleneğinde meşe, bilgelik ve ataların sembolü idi. Şaman geleneklerinde “hayat ağacı”, gökle yer arasında bir köprü olarak görülürdü. Türk kültüründe de “ulu ağaç” ya da “hayat ağacı” motifi, atalarla ve gökle bağlantıyı simgeler. Steinbeck’in bu kadar farklı kültürlerde görülen ortak bir simgeyi kullanması tesadüf değildir. O, insanlığın ortak bilinçaltındaki imgelerle ilgileniyordu.

Bence romanın en güçlü cümlesi açıkça yazılmasa da şudur: İnsan doğadan kopuk değildir. Baba öldüğünde tamamen kaybolmaz; toprağa, ağaca, suya ve yaşam döngüsüne karışır. Joseph’in babasını ağaçta hissetmesi biyolojik bir iddia değil, varoluşsal bir sezgidir. Bu noktada Steinbeck’in bakışı bana, doğayı sadece bir kaynak değil, akraba olarak gören kadim düşünceleri hatırlatır. İnsan, doğaya hükmeden değil, onun parçası olan bir varlıktır.

Bu çalışma yalnızca Steinbeck’i anlatan bir inceleme değil, aynı zamanda bir okurun Steinbeck’le yarım yüzyılı aşan dostluğunu anlatan özgün bir edebiyat denemesidir…

Yazarın Dünyasından