Çağan Irmak’ın kendi çocukluğundan izler taşıyan “Dedemin İnsanları” filminde [1], Girit göçmeni Mehmet Efendi, yeşil bir şişeye koyarak denize bıraktığı mektuplarında Girit’e dönme umudunu ve hiç bitmeyen hasretini dile getirir. Ne yazık ki “Tayyareyle önce Atina, sonra da gemiyle Girit”e gitme hayalini bir türlü gerçekleştiremez. Biz ise “tayyareyle önce Atina, sonra da Girit” şeklinde kurduğumuz hayali nihayet gerçekleştirebildik.
Sonbaharın altın günlerinden birinde, ailece çıktığımız Atina yolculuğu çok keyifliydi. Aylar süren ayrılıktan sonra oğlumuza kavuşmanın mutluluğu, yolculuk sevinciyle katmerlendi. “Mutluluk yaşanmaz, sonradan hatırlanır.” derler ama sanırım bu söz her zaman geçerli değil; en azından benim için. Çünkü ben mutluluğu sadece şimdi hatırlamıyorum; ılık bir eylül sabahında, mavi Ege’nin gün ışığıyla dans eden sularına bakarken de yaşıyordum.
Bir yakasında Türk, diğerinde Yunan olan Ege’nin iki yakası; kavgalar, savaşlar, krizler yüzünden bir türlü bir araya gelememiş. Türklerin “Adalar Denizi” olarak adlandırdığı bu mavi sular, adını Atina Kralı Aegeus’tan almış. Mitolojik hikâyesini bilen çoktur elbet; bilmeyenler için kısaca hatırlatalım:
Atina’da düzenlenen Panathenaia şenliklerinde Girit Kralı Minos’un oğlu öldürülünce kral, her yıl yedi kız ve yedi erkeğin Minotaur’a kurban edilmesini ister. Atina Kralı Aegeus bu duruma karşı çıkar ve yarı insan yarı boğa Minotaur’u öldürmesi için oğlu Theseus’u Girit’e gönderir. Theseus görevini başarıyla tamamlar; ancak dönüş yolunda gemiye yanlışlıkla beyaz bayrak yerine siyah bayrak çekilir. Oğlunun dönüşünü bekleyen Aegeus, uzakta siyah bayraklı gemiyi görünce kendini denize atar. O günden sonra bu deniz, Aegeus’un adıyla anılır.
Ege veya Adalar Denizi… Adı ne olursa olsun, binlerce metre yukarıdan bakıldığında insanoğlunu ayıran bayraklar ve sınırlar değil, hepimizin evi olan yeryüzü görünüyor. Her uçak yolculuğumda Sait Faik’in “Ben bayrakları değil, insanları severim.” sözü [2], işte bu nedenle daha anlamlı geliyor bana…
Bizi Atina’ya getiren metal kuşla, “kuşluk vakti”nde iniyoruz Eleftherios Venizelos Havalimanı’na… Girit doğumlu Venizelos [3], 1910–1933 yılları arasında Yunanistan’da başbakanlık yapmış, “Modern Yunanistan’ın Mimarı” olarak anılan önemli bir siyasetçi. Megali İdea’nın [4] mimarlarından biri olarak Ege’nin iki yakasında Yunanca konuşan halkları Yunan bayrağı altında birleştirmeyi hedeflemiş; Sevr ve Lozan görüşmelerinde ülkesini temsil etmiş. Hayatının son yıllarını Paris’te sürgünde geçirmiş olmasına rağmen, Yunan halkı onu ulusal bir lider olarak benimsemiş.
Hem Girit isyanlarına hem de Gudi askerî harekâtına verdiği destek nedeniyle Yunan halkının takdirini kazanmış olan Venizelos’a göre Girit başta olmak üzere Yunanistan’ın ulusal hedefleri ve Megali İdea’nın gerçekleşmesi için tek yol, Osmanlı’nın Balkan topraklarından atılmasıdır. “İki kıta beş deniz”den oluşan büyük Yunanistan hayaline 1920 Sevr Antlaşması ile yaklaşılmasına ramak kala, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile rüzgâr, Türkiye’nin lehine döner.
*Megali İdea’yı anlatan Yunanistan Krallığı Haritasında “Yunanistan İmparatorluğu” (Empire of Greece) ifadesi kullanılmıştır. [4]*
1932’de yaşanan ekonomik iflastan sonra büyük Yunanistan hayalinden uzaklaşan Venizelos, daha barışçıl bir siyaset izler. 30 Ekim 1930’da Türkiye ile dostluk antlaşması imzalar. Dahası, ödül komitesine yazdığı bir mektupla Atatürk’ü 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterir. Mektubu okuduğumuzda anlarız ki Türk ve Yunan halkları arasında yüzyıllar süren düşmanlığı sona erdiren, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Venizelos Havalimanı’ndan Atina’ya giden trende, coğrafyanın bizimkine ne kadar benzediğini fark ediyorum. Ağaçlar, gökyüzü, insanlar… Aynıyız… Akdeniz insanıyız. Sait Faik düşüyor yine aklıma… Evet, ben de bayrakları değil insanları seviyorum. Keşke bütün dünya buna inansa…
Atina’da ilk gördüğüm yer, Syntagma Meydanı oluyor. Adını ülkenin anayasasından alan ve Yunan Parlamentosu’na ev sahipliği yapan Eski Kraliyet Sarayı’nın önünde Evzon askerlerinin [5] her saat başı gerçekleştirdiği nöbet değişimleri turistlerin büyük ilgisini çekiyor. Yunanistan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Birliği’ne bağlı seçkin askerlerin bu tiyatral nöbet değişimi gerçekten de görülmeye değer.
Evzonların kıyafetleri, başlı başına bir semboller bütünü. Askerlerin başındaki kırmızı fes bağımsızlık uğruna dökülen kanı; şapkanın püskülleri asker yolu bekleyen kadınların gözyaşlarını temsil ediyor. Beldeki mavi kuşak, denizi ve özgürlüğü simgeliyor. Çivili tabana sahip ağır ayakkabıların ucundaki siyah ponponlar, eskiden hançer saklamak için kullanılıyormuş. Beyaz çoraplar ise temizlik ve barışın simgesi. Osmanlı dönemindeki bağımsızlık savaşçıları Klefler ve Armatoller’in kıyafetlerinden esinlenen bu giysiler arasında en dikkat çekici olanı, “Fustanella”. Çünkü eteğin üzerindeki 400 pile, Yunanistan’ın Osmanlı egemenliği altındaki dört yüz yılını unutmamak ve unutturmamak için…
Batı uygarlığının beşiği ve demokrasinin doğum yeri olarak kabul edilen Atina, dünyanın en eski şehirlerinden biri. Antik Yunan ilahlarına inanmadığı ve gençlerin ahlakını bozduğu gerekçesiyle “Beş Yüzler Meclisi” tarafından idama mahkûm edilen Sokrates [6], ünlü savunmasını bu şehirde yapmış, ardından baldıran zehrini kendi isteğiyle içerek yaşamına son vermiş. Öğrencisi Platon, kapısında “Geometri bilmeyen giremez” yazan ve dünyanın ilk üniversitesi sayılan Akademi’sini [7] burada kurmuş. Platon’un öğrencisi Aristoteles de buralı… Akropolis’in dik yamaçlarında gezerken bu büyük filozofların binlerce yıl önce aynı yollarda yürümüş olabileceklerini düşünmek beni fazlasıyla heyecanlandırıyor.
Antik Çağ’da savunma amaçlı bir kale olan Akropolis, zamanla şehrin koruyucu tanrıçası Athena için inşa edilen tapınaklarla birlikte Atinalılar için kutsal bir mekâna dönüşmüş. Athena onuruna düzenlenen Panathenaia Şenlikleri [8] de burada yapılırmış. Hem dinî hem de kültürel ve sportif etkinlikleri içeren bu şenliklerde, MÖ 6. yüzyıldan itibaren Homeros’un “İlyada” ve “Odysseia” destanlarının okunması bir gelenek hâline gelmiş. Çünkü Homeros’un destanları geçmişi onurlandıran ve ortak değerleri güçlendiren bir kültür hazinesi olarak görülmüş. Akropolis, savunma işlevinin ötesinde, demokrasi, kültür ve sanatın temellerinin atıldığı bir merkeze dönüşmüş; ilk tiyatro oyunları buradaki Dionysos Tiyatrosu’nda sahnelenmiş.
Akropolis, “yukarı şehir” anlamına geliyor. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor gerçekten de. Pire Limanı’na kadar uzanan manzarasıyla şehri tepeden kuşatıyor. MÖ 480 yılında Persler tarafından yağmalanan bu kutsal alan, aradan bir asır bile geçmeden entelektüel dünyanın merkezi hâline gelmiş. Parthenon, Propylaea, Erechtheion ve Athena Nike Tapınağı gibi bugün hâlâ hayranlık uyandıran anıtlar bu dönemde inşa edilmiş. Osmanlı hâkimiyeti sırasında Türk garnizonuna da ev sahipliği yapan Akropolis’te Erechtheion, bir süre harem olarak kullanılmış. 1822’de Yunan egemenliğine girdikten sonra Akropolis’i özgün hâline kavuşturmak amacıyla Bizans, Osmanlı ve Fransız dönemlerinden kalan izler birer birer temizlenmiş.
Akropolis hakkında ayrıntılı bilgi vermeyi amaçlamıyorum; çünkü bu bilgilere ulaşmak günümüzde çok kolay. Kaldı ki bir yeri gezdikten sonra aklımızda kalanlar çoğu zaman bilgiler değil, izlenimler oluyor. Soluk soluğa çıktığım dik yokuşun sonunda, tanrılar diyarına geçişi simgeleyen anıtsal giriş kapısı Propylaea’nın tüm görkemiyle karşıma çıkışı, unutamayacağım anlardan biriydi. Bu kapıdan geçtikten sonra, Antik Yunan mimarisinin en büyük eserlerinden biri kabul edilen Parthenon, bakanda hayranlık uyandıran bir şaheser olarak karşımda yükseliyordu.
Mitolojide “tanrıların dünyayı seyrettikleri yer” olarak anılan panoramik noktada, dünyayı değil ama Atina’yı seyreyledik. “Bu tepeden bakmak, tanrıların bakış açısını bir anlığına hissetmek gibidir” derler. Buradayken Yunan tanrılarının neden hep yüksek dağları ve tepeleri mesken edindiklerini daha iyi anlıyor insan.
Tanrılar diyarında gezinirken Atina Kralı Erechtheus adına inşa edilen Erechtheion’un önündeki zeytin ağacından söz etmeden geçmek olmaz. Bilgelik, sanat ve savaş tanrıçası Athena ile denizlerin tanrısı Poseidon arasındaki rekabetin simgesi olan ağacın mitolojik hikâyesi çok anlamlı [9]. Her iki tanrı da şehri himaye etmek ister. Poseidon’un üç dişli mızrağını vurduğu yerden tuzlu su fışkırırken, Athena’nın mızrağını değdirdiği yerden bir zeytin ağacı boy verir. Antik Yunan halkı, ekonomilerinin temelini oluşturacak zeytini daha değerli bir armağan olarak gördüğü için koruyucu tanrı olarak Athena’yı seçer ve şehre Atina adını verir. Zeus, kardeşi ve kızı arasındaki bu rekabete tapınağın çatısına indirdiği bir şimşekle son noktayı koyar. Sonuçta Erechtheion Tapınağı’nın çatısı altında hem Athena’ya hem de Poseidon’a tapınılması, Yunan halkının denizlerden de vazgeçemediğini gösterir. Güzel bir hikâye…
Madem hikâye anlatıyoruz, Athena’ya hizmet eden Karyatidlerden de söz edelim [10]. Mimarlıkta sütun işlevi gören bu kadın heykellerinin en ünlüleri Erechtheion’dakiler… Tapınağın sundurmasını başlarının üzerinde taşıyan Karyatidlerden biri Londra’ya götürülmüş olup bugün British Museum’da sergilenmektedir. Tapınaktaki Karyatidler replika; orijinal beş Karyatid ise Akropolis Müzesi’nde sergileniyor. Rivayete göre bu beş Karyatid, kendilerinden koparılan kız kardeşleri için hâlâ ağlıyormuş.
Atina gezimizin büyük kısmı Akropolis’te geçti. Akşamları yorgunluğumuzu atmak için gittiğimiz restoranlar da yine Akropolis manzaralıydı. Bu kez onun içinde değil, karşısındaydık. Işıklar yanıyordu ama tanrılar diyarı, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Binlerce yıldır ayakta duran bu taşlar; insanlığın binbir yüzünü görmüş; savaşlara, barışlara, sevince ve kedere tanıklık etmişti.
Atina, iki günde anlaşılacak, gezilecek bir şehir olmasa da şehrin kalbinin attığı Monastiraki’de antik kalıntıların, Osmanlı’dan kalmış camilerin sessizliğini bozan meydanın cıvıltısını işittim. Plaka sokaklarındaki bir müzik dükkânında, müziğin birleştirici dilini bir kez daha hissettim. Begonvilli Lisiou Sokağı’nın sonundaki Mnisikleous Merdivenleri’ni tırmanıp Akropolis manzaralı bir terasta akşamın şenliğinden nasibimi aldım. Psirri’nin renkli gecelerine tanık oldum. Dillerimiz benzemese de yemeklerimiz, müziğimiz, sıcakkanlılığımız benziyordu… Akdenizliydik; Akdeniz kadar coşkulu, Akdeniz kadar sıcaktık.
Atina’nın ışıltılı caddelerini de gördüm, gölgede kalan yüzünü de… Nasıl ki ayın karanlık bir yüzü varsa şehirlerin de parlak vitrinlerinin ardında saklı bir yüzü var. Orada evsizler, yoksullar, göçmenler yaşam mücadelesi veriyor. Atina’nın bu yüzünü elbette kısa sürede bütünüyle görmek mümkün değildi; ama yine de sokaklarda karşılaştıklarım, bu şehrin de bir arka yüzü olduğunu anlamama yetti.
Gökyüzünün sonsuz maviliğinde Girit’e doğru yol alırken Ege’ye bir kez daha baktım. O deniz; kimileri için sınır, kimileri için hasret, kimileri için umut olmuştu. İşte o an, hasretini yeşil bir şişeye koyup Ege’ye emanet eden Giritli Mehmet Efendi’yi düşündüm yine. Ege’nin bir kıyısından diğerine uzanan hasreti, umudu ve bekleyişi…
Ve kesinlikle anladım ki Ege, iki yakasıyla birlikte güzel… Çünkü insan, karşı kıyıyı gördüğünde kendi kıyısını daha iyi kavrıyor.
DİPNOTLAR
- [1] Dedemin İnsanları: Çağan Irmak’ın senaryosunu yazıp yönettiği 2011 yapımı Türk drama filmi. Filmde 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonucunda Girit’ten Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Mehmet Bey ve ailesinin hikâyesi konu edilir.
- [2] Sait Faik Abasıyanık: Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan yazar, insan sevgisini ve hümanizmi merkezine alan edebî anlayışıyla sınırların ötesindeki kardeşliği savunmuştur.
- [3] Eleftherios Venizelos (1864–1936): Girit doğumlu Yunan hukukçu, diplomat ve siyasetçi. Yunanistan’da sekiz dönem başbakanlık yapmış, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sürecinde Yunanistan’ın sınırlarını genişletme politikasını yürütmüştür.
- [4] Megali İdea (Büyük Ülkü): İstanbul’un fethinden sonra ortaya çıkan, Osmanlı Devleti sınırları içindeki eski Bizans topraklarını kapsayan ve başkenti İstanbul olan büyük bir Helen Devleti kurmayı hedefleyen siyasi doktrin. Harita ve detaylı kaynak için bkz. Atatürk Ansiklopedisi – Megali İdea.
- [5] Evzonlar (Evzones): Tarihsel kökeni dağ savaşçılarına dayanan, günümüzde Yunanistan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı olarak görev yapan tören kıtası. Giydikleri “Fustanella” adlı 400 pileli etek, Osmanlı idaresinde geçen 400 yılı temsil eder.
- [6] Sokrates (MÖ 470–399): Klasik Yunan felsefesinin kurucularından olan Atinalı filozof. MÖ 399’da açılan dava sonucunda idama mahkûm edilmiş ve baldıran (hemlock) zehri içirilerek infaz edilmiştir.
- [7] Platon ve Akademi: Sokrates’in öğrencisi ve Batı dünyasının ilk yükseköğrenim kurumu kabul edilen Atina Akademisi’nin (Akademia) kurucusu olan düşünür.
- [8] Panathenaia Şenlikleri: Antik Atina’da kentin koruyucusu Tanrıça Athena onuruna her yıl düzenlenen, her dört yılda bir ise “Büyük Panathenaia” adıyla görkemli yarışma ve törenlerle icra edilen dinî ve kültürel festival.
- [9] Athena ve Poseidon’un Yarışması: Antik Yunan mitolojisinde kentin koruyuculuğu için yapılan yarışta Poseidon şehre atı veya tuzlu su pınarını armağan ederken Athena zeytin ağacını armağan etmiştir. Atinalılar barış, besin ve ticaret kaynağı olan zeytini seçerek tanrıçanın adını kente vermiştir.
- [10] Karyatidler: Antik Yunan mimarisinde kadın figürü şeklinde yontulmuş taşıyıcı sütunlar. Erechtheion Tapınağı’nın güney sundurmasında bulunan 6 Karyatid’den biri 19. yüzyıl başında Lord Elgin tarafından sökülerek İngiltere’ye götürülmüş ve günümüzde British Museum’da sergilenmektedir. Diğer 5 heykel Akropolis Müzesi’nde koruma altındadır.