Gerçeğin retoriğinde bir şeyleri eğip bükmek, başka tarafa çekmek, en görülmesi gerekeni gölgeleyen post truth taraflara ışık tutmak. Bu ne zaman başladı? İlk kez 1992 yılında Steve Tesich tarafından ortaya atılmış, 2016’da ise Brexit ve ABD seçimleriyle birlikte küresel gündeme oturdu. Bu olgu, hakikatin yerini duyguların ve inançların aldığı bir çağın ifadesi olarak görülüyor ve algoritmaların bilgi akışını şekillendirmesiyle insan onuru üzerinde doğrudan etkiler yaratıyor.
· 2004: Ralph Keyes’in The Post-Truth Era kitabı kavramı akademik ve kültürel tartışmalara taşıdı.
· 2016: Brexit kampanyası ve ABD başkanlık seçimlerinde sosyal medyada yayılan yalan haberler nedeniyle kavram yaygınlaştı; Oxford Sözlükleri “yılın kelimesi” ilan etti.
Brexit vakasının anlaşılır ve tanıdık gelmesi muhtemeldir. İtibar, onur, haysiyet kavramlarının içlerinin boşaltıldığı, salt siyasi linçlerin, algoritma düzlemin yaygınlaştırılması, olmadık ithamlarla insanların ya da kitlelerin üzerinde etki yaratan bu manipülatif zamanlara oldukça sık tanık olmaktayız. İthamlar, yalancı tanıklar kahvesinden tutulmuş gibi kiralık gizli tanıklar. Zamanın ruhuna doğru esen bir çürüme kokusu. Kurtuluşu ve umudu göstermemek adına her yerde kiralık söylemler troller. Bu sadece siyasette mi var? Sistem, zihnindeki yönetim fantazyasının idamesine uğraşırken kitlelere de bu itham salgınıyla saldırıyor. Bu dekadan sürecin bilişim çağıyla oldukça sıkı bir ilişkisi var. Hayatın iade-i İtibarını almak için toplumsal bir dibe vuruşun farkına varmak mı gerekiyor? Bunun daha yer altısı, daha derini, daha çürümüşünü de mi yaşayacağız. Kitlesel yok oluşlara seyirci, başka kitleler yaratıldı. Tabi salt post truht ile değil. Ama bu Post truht içinde bulunduğumuzu yeni canavarlar çağının dil uzantısı gibi. Bir itham bulutu algoritmaların bulutuna karışmışmış görünüyor. Canavarlar artık çok daha karanlık.
Aşağı yukarı her on senede bir canavarlı filmlerin daha karanlık versiyonlarını izletiyorlar bize. Nolan’ın Agamemnon’u robotlaşmış, duygusuz mekanik bir görünüme kavuşurken, Truva atının gölgesi uzuyordu. Bu ilginç değil mi? Daha çok truva atları var. Nolan çağını eleştirmenin gösterge biçimini ekranlara vermiş. Yetmez IMax makaralardan özel versiyonla görsel vurguya başvurmuş. Gölgeleri uzayan nice canavarlar daha da karanlık versiyonlarıyla bugüne sarkıyor. Bu arada Truva atı bir canavar değil. Bir heykel ve bir armağan. Ama içinde işgalciler ve askerler vardır. Kötülük her zaman canavar değildir. Pan’ın Labirenti filminde canavarlar vardır ama canavardan daha derin bir kötülüğe çarpar izleyici. Filmde canavarlık ve kötülüğün üniforma giyen haliyle karşılaşırız. Hayalperest bir kızın Ofelia’nın düştüğü acımasız ortamın içinde bir çıkış yolu araması olarak anlatabiliriz bu filmi. Savaşların yarattığı acımasızlık doğum, ölüm temalarıyla birlikte bir kardeşe duyulan merhamete ulaşır. Canavarların arasındaki merhamet, saygın, onurlu insani kalan en önemli duygu. Bir çocuğun zalimlerin dünyasında yapabileceği en kolay şey hayallerine kaçmaktı. Çocuk daha kampa giderken hem gerçeğin ağırlığını biliyordu.
Hem hayal ve kitaplarını kucaklamıştı hem de her şeyin başından beri farkındaydı Ofelia. Büyülü gerçekliğe yaklaşan yer yer izleyeni hayal ile gerçek arasında şüpheye düşüren bir film. Tıpkı çocuğun dünyasında gerçekçi hayallerle yaşama isteği gibi. Yani ben oynamıyorum sizin bu kirli oyununuzu diyen 11 yaşında bir çocuğun zihnine kapatılıyoruz. Ama aynı zamanda gerçeğin, kanın acının ortamına da kapatılıyoruz. Bizde çocuğun oynadığı öteki hayal oyununu sonuna kadar oynamak istiyoruz. Artık kurtulan çocuk olmak istiyoruz. Ve annesini kurtarmaya çalışan çocuk olmak istiyoruz. Bir çocuk kendi hayal dünyasıyla faşizme direniyor. Franco rejimine karşı on bir yaşında bir çocuğun direnişi kadar çaresiz kalıyoruz.
Bugün de Epistein adası ve gibilerin, Talibancıların, Gazze’nin silah, taciz gölgelerinin arasında sivil itaatsiz çocuk yanımıza kapanmak istiyoruz belki de. Savaşlar onursuzca, alçakça el kadar çocuklara temas eden, annelere ve masumlara temas eden, uzayıp giden canavarların gölgesi. Sanatın, felsefenin, düşlerin direnişi, silahsızdır. Sadece ses olup duyurmak ister. Savaşın ortasında iki cephenin birden aç müziğin sesini dediği yerdedir sanat. İnsana kendini hatırlatan yerdedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman ve Müttefik cephelerinde yaşanan “Sessiz Gece” (Stille Nacht / Silent Night) anekdotudur. Noel gecesi, karşılıklı ateşkes havasında askerler aynı ilahiyi söylemiş, müzik iki cephede de yükselmiş ve bir süreliğine savaşın gürültüsü yerini şarkıya bırakmıştır. Bu şarkı, savaşın ortasında bile ortak bir insanlık duygusunu hatırlatan en güçlü örneklerden biri olarak bilinir. Kazanmak uğruna insanlara yapılan manipülatif hipnozu kıran bir şey gibi.
Peki ya o savaşın moduna nasıl geçiyor insanlar? İşte orada post Truth devreye girebiliyor bazen. Teyakkuzda kalmayı ve tehdit algısını diri tutmaya dair metotlarını, nükleer silah söylentilerini, olmayan mağduriyetlerini, cepheden cepheye dedikoduları, ajitasyonları besliyor. Hatta kalk hücum borularını, marşlarla kodlanmış duyguları, mağduriyet anlatılarını her şeyin silaha dönüştüğü bir kasıt hali. Bugün sosyal medya ile savaş cephesinin dedikodularının, yapay zekanın hangi ellerde neye dönüşeceği meselesi, insanın vicdanına ve onuruna kalmış durumda. O dijital bulutta hem kaybolduk gem dijital izlerimizle varız. Sonraki kuşaklar ve belki yıllar sonrası için o algoritmalar ve dijital bulut birer insanlık fosili olarak kalabilir. Belki de kalmaz. Acımasız savaşlar ilkel yaşamlara, sadece hayatta kalma moduna indirgenmemize yol açabilir. Kitapları toplayıp imha edenlerin art niyeti insanlığın ortak hafızası ise sanat o hafızanın işlenme ve işlevsel anlaşılır yaygınlaşır boyutu olacaktır. Her şey bizim elimizde. İnsanlık onuru egemenlerin fantezilerine terk edilemeyecek kadar yüklü ve ciddi bir emektir.