Ayfer KARAKAŞ’la Söyleşi
Bugün, çağdaş Türk şiirinin kendine özgü seslerinden biri olan Ayfer Karakaş’ın “Dirilerin Yası” adlı kitabı üzerine konuşacağız. Bu kitap, yalnızca bir şiir toplamı değil; aynı zamanda varoluş sancısının, içsel parçalanmanın ve insanın kendiyle hesaplaşmasının derin bir kaydı.
Karakaş’ın şiiri; alışılmış anlam kalıplarını zorlayan, dili yer yer kıran, yer yer yeniden kuran bir yapı sunuyor. Okurunu rahat ettiren değil, sarsan; yüzleştiren, hatta çoğu zaman içsel bir aynanın karşısına zorla oturtan bir şiir evreni bu.
“Dirilerin Yası”, adından da anlaşılacağı gibi yalnızca ölüler için tutulan bir yasın değil; yaşayanların içindeki eksilmenin, kırılmanın ve tamamlanamamanın yasını tutuyor. Bu yönüyle kitap, bireysel bir iç döküm olmanın ötesine geçerek toplumsal ve varoluşsal bir sorgulamaya dönüşüyor.
Şimdi, bu güçlü ve sarsıcı metnin arkasındaki poetik dünyayı daha yakından anlamak için Ayfer Karakaş’a sorularımızı yöneltiyoruz.
“Dirilerin Yası” başlığı oldukça çarpıcı. Bu isim, yaşayanların yasını tutma fikrinden mi doğdu? Bu başlık sizin için neyi temsil ediyor?
Bu isim iki şekilde okunabilir. İlki senin de dediğin gibi: yaşayanların yasını tutma eylemi. Diğeri ise yas tutanlar zaten yaşayandır çünkü ölüler yas tutamaz fikri. Benim için başlıktan ziyade şiirin taşıdığı bir ehemmiyet ve içimde ta derinlerde bir temsiliyet söz konusu. Ben de gerek ölülerin gerekse yaşayanların ardından çok yas tuttum. Bu şiir, benim yasımın son evresiydi; bir kopuş biçimiydi. Elvedamı bu şiirle yapmış oldum ve yasımı tamamlayarak sonlandırdım. Kısaca bendeki temsili bir kopuş eylemi olmasıdır.
Kitap boyunca yoğun bir varoluş sorgusu dikkat çekiyor. “Büyük yanılgımız: Varlığımız!” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu sorgulama sizin şiirinizin merkezinde mi duruyor?
Bence bütün şiirlerin merkezinde bir ontolojik sorgulama söz konusu. Bunu bir bakıma şiirin de bir çeşit var olma amacı ve kaygısı taşıdığını söyleyerek temellendirebilirim. Şiirlerimin çoğunda hep bir nedensellik ve nasıllık kavramlarıyla bir harp hali mevcuttur. Belki “Büyük yanılgımız: Varlığımız!” dizesiyle de tamamen merkez olmasa da şiirimin civarında bir varoluş sancısı sezilebilir.
Şiirlerinizde dil yer yer parçalanıyor, alışılmış anlam örgüsü kırılıyor. Bu bilinçli bir poetik tercih mi, yoksa şiirin kendiliğinden kurduğu bir yapı mı?
Şiirde fiziki olarak biçim çok tartışılan bir konu. Bir başka konu da şiirdeki anlam örgüsünün metnin bütününe yayılıp şiirin tamamına nüfuz etmesi fikri. Ama şiirin bütün kalıpların, tanımların ve sınırların çok ötesinde bir noktada konumlanışı da bir gerçek. Benim şiirimdeki dil parçalanmasının sebebine gelirsek bu tamamen benim zihinsel akışımla, iç dünyamla ve odaklanma meselesiyle ilgilidir. Bir an “dünyadaki varlık nedenimi” sorgularken bir anda “fasulyanın faydalarını” düşünürken bulabiliyorum kendimi. Ah bu beynimin oyunları, tuzakları olmasaydı nasıl olurdu merak etmiyor değilim.
Metinlerde sıkça “anne”, “çocukluk”, “beden” ve “yaralanma” imgeleri öne çıkıyor. Bu tekrar eden motifler sizin için neyin izini sürüyor?
Büyüdük… Biz büyüdükçe kentler, fabrikalar, borçlar ve özlemler de büyüdü. “Anne” bende başlı başına bir yaradır ve çocukluğumun simgesidir. “Beden ve yaralanma” günümüz insanının da temel soru işaretlerinden biri. Belki yaralı olduğum için yazıyorum, belki de yarası olmayanın şiiri de olmaz… Belki şiiri, tüm geçmiş, şimdi ve gelecekten arınarak bir sağaltım olarak görüyorum. Kaç şair böyledir, kim bilir?
Şiirlerinizde hem bireysel bir iç ses hem de toplumsal bir arka plan hissediliyor. Siz şiirinizi daha çok bireysel bir alan olarak mı görüyorsunuz, yoksa toplumsal bir sorumluluk taşıdığına inanıyor musunuz?
Eklektik bakıyorum şiire. Hem bireysel, içedönük, sayıklayıcı ve sağaltıcıdır hem de toplumun nabzını tutan, toplumsal meselelere duyarlılığı da içinde barındırdığına inanıyorum. İkisinden birini yadsımış değilim. Çünkü şair, ne kadar bireysel evrenini yansıtadursun toplumdan tamamen kopuk olamaz. Ben de örneğin “aşk” temalı bir şiire çalışıyorumdur fakat bu esnada toplumsal hassasiyetin nefesini mutlaka ensemde hissederim. Kısaca ne bireyselliği ne de toplumsallığı reddedemem.
“Bilime değil kalbime inandım” dizesi oldukça dikkat çekici. Bu, akıl ile sezgi arasında bir tercih mi yoksa bir çatışma mı?
Bu dize akıl ile sezgiden ziyade akıl ile duygunun çatışması olarak okunabilir. Okuru derinden yakalayan şiirlerin genellikle duygusal yönü ağır basan yani lirik şiirler olduğunu düşünürüz hep. Benim şiirimde de lirizmin gözle görülür bir noktada olduğunu söyleyebilirim. Aksi halde duygudan yoksun bir şiir, sinirleri alınmış ve davranışları otomatikleşmiş insana benzer. Ve lirizmden uzak şiirler, matematiği ağır basan şiirler insan sıcaklığından uzağa düştüğü için dil mekanikleşir ve okurda bir karşılık bulmaz. Tabii bu da arabeske kaçmadan belli bir ölçü dahilinde yapılmalı. Şiirde denge önemlidir.
Kitapta sık sık “hiçlik”, “yokluk” ve “boşluk” kavramlarıyla karşılaşıyoruz. Bu kavramlar sizin şiirinizde bir son mu, yoksa yeni bir başlangıç mı?
Son da bir başlangıçtır aslında. Nasıl ki kapılar hem içeriye açılan hem de içeriden çıkılan bir nesneyse bu kavramlar da benim için öyledir.
Şiirlerinizde dini, metafizik ve felsefi göndermeler yoğun biçimde yer alıyor. Bu referanslar şiirinizi besleyen ana damarlar arasında mı?
Elbette. Bu sorudan şiiri besleyen kaynaklar nelerdir sorusuna da ulaşabiliriz. Bir şair, birçok konuda temelden de olsa bilgiye sahip olmalıdır. Bu mutlaktır. Felsefeden de, psikolojiden de, antropolojiden de, hatta tıp, hatta botanik… her türlü bilim dalından beslenmelidir. Böylece şiir daha katmanlı bir yapıya kavuşur. Şiirin farklı kaynaklardan beslenmesi tıpkı bir okyanus örneğine benzer. Bir okyanus birçok denizden ve ırmaktan suyunu alarak meydana gelir. Şiir de bir okyanus gibi birçok alandan ve disiplinden beslenirse o kadar güçlü ve katmanlı olur. Ben de öyle yapmaların bir neferiyim.
“Dünya cehennemdir dünyalılar!” gibi güçlü ve sert bir ifade kullanıyorsunuz. Bu bir isyan mı, bir tespit mi yoksa bir hayal kırıklığı mı?
Bu dize için referansım Goethe’nin “Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir” sözü oldu. Seçme şansı olmayan, doğmuş bulunan ve birçok yükle yükümlenen insanlar için bir isyandır. Masalarda toplum stratejisi yapanlar, sosyologlar ve ırmağın kenarından yürüyenler için bir tespittir. Büyümekle edindiği yetileri kıymet görmeyen, kalıpların dışına çıkamayan ve zincirlerini kıramamış olanlar için bir hayal kırıklığıdır.
Okurdan nasıl bir yaklaşım bekliyorsunuz? Şiirlerinizi anlamaya çalışmasını mı, yoksa hissetmesini mi?
Eklektik tavrımı bu soru için de korumak ve sürdürmek istiyorum. Okurun hem anlamasını hem de hissetmesini istiyorum. Çünkü anlamadan hissetmek nasıl yetersizse hissetmeden anlamak da o denli yavan olacaktır.
YORUM
Ayfer Karakaş’ın “Dirilerin Yası” adlı eseri, çağdaş şiirin konfor alanını reddeden, okuru metnin içine çekmekten çok onunla yüzleşmeye zorlayan bir kitap. Bu şiirler, anlaşılmak için değil; hissedilmek, hatta zaman zaman katlanılmak için yazılmış izlenimi veriyor.
Metnin en güçlü yanı, dilin sınırlarını zorlaması. Karakaş, dili yalnızca bir ifade aracı olarak değil, aynı zamanda bir kırılma alanı olarak kullanıyor. Cümleler yer yer parçalanıyor, anlam çoğalıyor, okur ise bu parçaların arasında kendi yolunu bulmak zorunda kalıyor. Bu da şiiri edilgen bir okuma deneyiminden çıkarıp aktif bir varoluş deneyimine dönüştürüyor.
Kitapta öne çıkan bir diğer unsur ise yoğun bir içsel hesaplaşma hali. Şair, yalnızca dış dünyayla değil; kendi içindeki karanlıkla, çelişkilerle ve kırılmalarla da yüzleşiyor. Bu yüzleşme, metne sertlik ve samimiyet kazandırıyor.
Ayrıca şiirlerdeki imgeler oldukça çarpıcı ve yer yer sarsıcı. “Anne”, “beden”, “çocukluk”, “yaralanma” gibi temalar etrafında örülen bu imgeler hem bireysel hafızaya hem de kolektif bilinçaltına dokunuyor.
Sonuç olarak “Dirilerin Yası”, kolay okunan bir kitap değil. Ancak tam da bu zorluğu nedeniyle değerli. Okuru yoran, zorlayan ama aynı zamanda dönüştüren bir şiir evreni sunuyor. Ve belki de en önemlisi; yaşayanların da yas tutabileceğini, hatta en ağır yasın tam da bu olduğunu hatırlatıyor.
Bugün, şiirin en kırılgan ve en sert yerinde buluştuk.
Ayfer Karakaş’ın “Dirilerin Yası” kitabı üzerine yaptığım bu söyleşide; yalnızca bir şiir kitabını değil, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesini konuştuk. Çünkü bu kitap, ölülerin değil, yaşayanların yasını tutuyor.
Yer yer parçalanan bir dil, yer yer içe çöken bir sessizlik…
Ama her dizede açık bir gerçek var: Kaçtığımız her şey, eninde sonunda içimizde büyüyor.
“Dünya cehennemdir dünyalılar!” diyen bir sesle karşılaşmaya hazır mısınız?
Bu söyleşide; varoluşu, hiçliği, kalbi, inancı ve insanın kendiyle olan kavgasını konuştuk.
Okumak değil, hissetmek isteyenler için…
Evet, bugün Ayfer Karakaş’ın Dirilerin Yası kitabı üzerine konuştuk.
Bu kitap bize bir şeyi açıkça hatırlatıyor: İnsan, yalnızca yaşadığıyla değil; yaşayamadıklarıyla, söyleyemedikleriyle ve içinde biriktirdikleriyle de var oluyor. Ve bazen en ağır yas, tam da bu birikimin içinde sessizce büyüyor.
Karakaş’ın şiiri; kolay anlaşılmak için değil, derin hissedilmek için var. Okuru sarsan, yerinden eden ve belki de en çok kendisiyle karşı karşıya bırakan bir şiir bu.
Bugün bu metin üzerinden hem şiiri hem de insanın iç dünyasını konuşmaya çalıştık.
Bir başka söyleşide, başka bir kitapta, başka bir iç yolculukta yeniden buluşmak dileğiyle…
Hoşça kalın.