Bu tarihi fotoğraf, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası Türkiye’sinin sembolik bir tezatlığını sepya tonlarında sunuyor. Ön planda, modern giyimli genç bir kadın öğretmen, ellerinde çanta ve kitaplarla, önlük giymiş bir grup ilkokul öğrencisini toprak bir yolda geleceğe doğru yürütüyor.

Almula, Kesik Çığlıklar

Okuma Süresi: 5


Zeliha’nın o meşhur maliyeci kocasıyla bu sefer bizim sokaktan geçişi, eski mahallemizi canlı bir şekilde gözlerimde yeniden canlandırdı. Üzerinde onu oldukça alımlı gösteren boydan emprime elbise içinde, vakur duruşuyla yeni hayatına yeni pozlar ekleyişi sadece midemi bulandırıyor. Onu dört yaşımdan beri tanıyorum. Yıllarca akran zorbalığı etmemiş gibi masumiyet cisminden, boydan boya beyaz bir mermer gibi süzülüyor; selamını yine esirgeyerek… Gök gözlerinde, kumral saçlarında, iki çocuğuna adanmış gibi bakışlarında eğreti olanı yalnız ben görüyorum. Sırf gök gözlü diye mahallelinin onu bir başka sevdiğini, benim ise farkıma bile varmadıklarını bilirdim, belki içlenirdim. Ama iki çocuk görünce beni satmasını, onlarla birlikte bana zorbalık etmesini, her şeyi sindirirdim de anneme bir tek onu şikâyet etmezdim. Bütün bunları şimdi şu yaşımda düşünüyorum da onun arkadaşlığını hep istemişim. Ama o kısık bakışları ve ince dudaklarıyla bana el hareketleri çeken hâllerini değil.
Evlerine girmeye korkardım. Engelli ağabeyi nedense korkunç gelirdi. Birkaç yıl sonra öldüğünde biz Zeliha ile yine aynı sınıftaydık. Ağabeyinin ölümüne hiç ağlamadığını; sadece sessiz, uzun bir susku hâline büründüğünü, sonra da yine oyunlar oynamaya, başka çocuklarla beni ya yok saymaya ya da diğer çocuklarla bana zorbalık etmeye devam eden Zeliha’ydı işte. Zaten o eski mahallede ölümler hep yankısızdı. Korkulu gözlerden süzülen bir bakış ve susku… Çok sessizdi. Hacı teyze ya da Hatça teyze dediğimiz yaşlı kadının oğlunun ölümü en sessizlerden biriydi.
Annem elimi tutmuş, yandaki Hacı teyzeye girmiş, “Sabahtan beri sesin çıkmadı, iyi misin bakmaya geldim,” demişti. Hacı teyze elinde beyaz bir yemeniyle oğlunun çenesini bağlıyordu. Ne bir damla gözyaşı ne bir hıçkırık hatırlıyorum. Upuzun, direk gibi bir adam dümdüz yatıyordu. Annem, “Ne oldu ona?” diye soruyordu. “Öldü, çenesini bağlıyorum.” Sakallı bir adam. Kafası kel. Yatıyor. Evden çıt çıkmıyor. Üzeri örtülü müydü? Hatırlamıyorum. Kadının gözündeki yaşı bilmem, yüzünü bile hatırlamıyorum. Dört yaşındayım. En fazla dizden yukarısını görüyorum insanların. Bakmak istememişim demek ki kadının yüzüne. Ev kasvetli.
Annem, “Çocuğun sarası için bir yığın otlar getirtmiştin. Bu oğlan gibi bir yığın insan çıktıydı bir arabadan, bir gün önce sizin eve girdi. Yoksa Hatça teyze, o otlar mı öldürdü senin oğlanı?” Sakın diyor Hatça teyze. “Sakın kimseye otlardan söz etme. Tutuklarlar beni. Ne malum otlardan olduğu? Doktor dediydi, kriz anında ölebilir.” Annem bilmediği bir suça ortak edilmiş gibi dayanamayıp babama anlatmıştı olanı biteni. Babam da sessiz karşıladı ölümü. Cenazenin kalktığını hiç görmedim. Annem başka komşulara anlattı mı bilmiyorum ama babama çok sık anlattı. Hatça teyzeden daha çok içerlemişti genç bir insanın aniden ölümüne. Ama sokakta ve babamda taşralı bir sessizlik… Hep birileri kızacakmış gibi ve bilinmeyen bir kabahat işlenmiş gibi bir sessizlik. Huzurun hiçbir haneye uğramadığı darbe sonrası günlerdi. Mahcup bir kitleydi sokaklar. Kaç günahı gömmüş, kaç işkenceyi duymuş, kaç idam haberi izlemiş, kaç operasyon okumuşlardı? Biz büyürken sokaklar utanç içindeydi belki. Sokaklara ölü toprağı serpmişler. Sokaklar tankların, asker baskınlarının, ev baskınlarının ne olduğunu; kısaca devletin ne olduğunu öğrenmişti.
Birkaç sene sonra yeni evimize taşındığımızda, piknik tüpünden tutuşarak öldüğü haberini aldık Hatça teyzenin. Eski mahalleden komşular çay içmeye geldiğinde duymuştuk Hatça teyzenin sonunu. Annemin yine dayanamayıp o gün bu eski olayı anlattığını anımsar gibiyim. O gün Necmiye Hanım ve kızlarında bir hâl vardı. Necmiye Hanım kocasından boşanacak hâle gelmiş, büyük kızlarını zorla evlendirmeye çalışıyorlardı. Yaz günüydü. Kız kırmızı gözleriyle küskün bakıyordu insanlara. Eski yakınlığı sönmüştü. Süzülmüş olsa da bilekleri yine kalındı. Babası alkolik, babasının çevresi adi adam doluymuş. Ben onun küçük kardeşiyle sokakta oynarken, arada içeri su içmeye girerken duyuyorum muhabbetleri.
Eski mahallede Zeliha’nın haricinde Nurcan, Özcan ve Sevgi adındaki çocukların kardeşimle beni itip kaktığını anımsıyorum. Mürvet Hanım’ın bizim evden yaptığı küçük hırsızlıkları… Üst kömürlükte yangın çıkardığını, kocasının onu sokakta dövdüğünü… Almula’nın annesinin elektriğe kapıldığını, Almula’nın ağabeylerinin pazarda patates sattığını… Annesinin ölümü anında attığı çığlıkları taklit eden Almula’nın çığlıklarını hatırlıyorum. O çığlıkları zamanla benim de taklit ettiğimi… Babamın, “Bu çocukta bir şey var, doktora götürelim,” diyecek kadar çığlıklar attığımı hatırlıyorum. O sokakta birileri çığlık atmak zorundaydı. Sokakların onurunu kurtarmak için; o gencecik ölümlere, o işkence haberlerine herkesin sustuğu yerde, dört yaşlarında Almula ve dört yaşlarında ben, çığlıkla bir iletişim başlattık.
Yeni eve taşındığımızda, arkadaş olmak için gelen kızın tahta bir oyuncakla kafasını yardım. Bu sokakta ses çoktu. Erkek çocuklarıyla savaşçılık, kızların evciliğini bozmak… İçimde hep bir şeyleri yıkmak, dökmek isteği vardı.
Bütün bunlar aklımdan geçerken Zeliha ile markette karşılaştım. Selamlaştı: “Ne oynardık eskiden, değil mi?” “Evet, oynardık. Eski mahallenin üstünde iki sokak var; ikinci sokağın sonunda, yufkacının üstü…” “Tabii tabii, gelirim. Uğrarım elbet.”

Yazarın Dünyasından

Harap olmuş, dokulu bir tuğla ve sıva binanın dış cephesinin geniş, yatay açılı bir fotoğrafı. Cepheye, Vincent van Gogh'un "Yıldızlı Gece" tablosunun canlı, girdaplı fırça darbeleri ve ikonik yıldızlarıyla dokunmuş, resmedilmiş bir duvar resmi yapılmıştır. Bu sanatsal duvar resmi, merkezdeki açık pencereye kadar uzanarak pencereden bakan sıkılmış bir adam ve kadını da çevrelemektedir. Çift, Van Gogh'un sanat eseriyle bütünleşmiş gibi görünmektedir, kıyafetleri ve hatta pencerenin önündeki sarkan kumaş parçası boyanmış fırça darbelerini yansıtmaktadır. Soldaki ve sağdaki daha uzaktaki diğer iki pencerinin camları da "Yıldızlı Gece" desenini göstermektedir.

Herkes Gayba Bakarken 

Havva AĞRAL, öyküsünde kasabaya yeni atanan öğretmen Melda’nın, sessizliğe ve derin bir yasa gömülmüş gizemli bir kasabada, yer altından gelen uğultuların ve esrarengiz rüyaların peşine düşmesini anlatıyor.
Kırmızı kadife perdelerin çerçevelediği, buruşuk gazete parçalarından oluşan bir insan silüetinin üzerinde, karanlık ellerin iplerle kukla gibi oynattığı, yüzü dönen sarmal bir parmak izi deseniyle kaplı bir iş adamı figürü.

Dünyanın Uzun Versiyonu ve Hızla Dönüşüm

Havva AĞRAL, bu metninde dijital dünyanın sonsuz akışı ve hızlı veri tüketiminin insanlarda erken demansa benzer bir zihinsel yorgunluğa yol açtığını irdeliyor.