Sakin bir sahil şeridinde, iki büyük incir ağacının gölgelediği uzun bir ahşap masa etrafında kurgulanmış bir sanat kampını betimleyen suluboya illüstrasyon.

Koca Su’yun Kıyısında: Karaburun Sanat Kampı Üzerine

Okuma Süresi: 9

I.

Bir sanat kampı, önce bir mekân sorusudur. Karaburun’da, Boyabağı Koyu’nda, Capo Glamping’in ağaçları arasında geçen üç gün (28-29-30 Ağustos, üçüncü kez, hepsi ücretsiz) bu soruya sade bir yanıt verdi: gündüz yaprakların, gece dallara asılı ışıkların altında uzun ahşap masalar. Gece bu masalar başka bir sıcaklık kazanıyor, ışıklar yandığında söz daha alçak sesle, daha yakından işitiliyordu. Kürsü yoktu. Yazarın sözü kendi başına ayakta durmak zorundaydı ve böyle bir sadelikte söz zayıfsa saklanacak yer bulamaz.

Kampın teması “Dionysos’tan Günümüze: Aşk, Doğa ve Başkaldırı”ydı. Dionysos kampta bir anıt gibi değil, edebiyat kapsamında anlatının izinde, etkinliklerin içinde paylaşılan bir iz olarak vardı; söyleşilerde dönüp dolaşan sorular da ona aitti: Arzu ne ister? Yenilince ne olur? Başkaldırı hangi biçimde yaşar? Aşağıda, dinlediklerimi ve izlediklerimi bu üç sorunun çevresinde toplamaya çalışacağım.

II.

Program edebiyatla yetinmedi elbette. Sanatın bütün cephesi edebiyatla ortak bir yolculuğa çıktı demek hayli mümkün. Müzik vardı: Avuntu’nun konseri, konuk sanatçılar Barış Yıldırım ve Özcan Şanver. Tiyatro vardı: Kumpanya’nın açık hava oyununda beyaz keten giysili oyuncular, yeşil bir çitin önünde kurulan sade sahnede dönüyordu ve oyun “Oyunumuz burada nihayete erdi” cümlesiyle kapandı; bir kampta bundan uygun bir kapanış düşünemiyorum. Gece, ağaçların arasına gerilmiş perdede, yıllar sonra ülkesinde konser verecek bir sanatçıyı anlatan bir belgesel izlendi. İzleyiciler minderlere yayılmıştı; bir ara görüntüye bir köpek girdi, kimse onu çağırmadı, kimse kovmadı.

Sema Doğan’ın “Zamansız ve Mekânsız” sergisi ise kampın en sessiz köşesiydi. Siyah-beyaz çizimlerde yüzler birbirinin içinde büyüyor, bir profilin saçı sarmala dönüşüyordu. Başlık bir kimlik sorusu gibi okunabilirdi: zamanının ve yerinin dışında kalmış insanın yüzü kendisine ait midir? Bu, “başkaldırı”nın en beklenmedik yorumlarından biriydi: kendi yüzüne başkaldıran insan. Çocuk atölyelerinde, seramik ve ahşap masalarında, boyaya bulanmış ellerin arasında sözcükle uğraşan insan bir an sözcüğün dışına çıkıyordu. Edebiyatın yanına beden koymak, kampın en isabetli kararlarındandı.

III.

Söyleşilerde ilk soru aşkın nasıl yazılacağıydı. Halil İbrahim Özbay’ın yönettiği “Öyküde Hayat, Hayatta Aşk, Doğa ve Başkaldırı” masasında (Cabir Özyıldız, Erkan Karaaslan, Yeşer Sarıyıldız, Işıl Madak) konuşmacılardan biri, aşk hikâyesi yazmayı defalarca denediğini ama beceremediğini, iki kişinin yıllarca kavuşamadığı hikâyelere sabrının kalmadığını söyleyip salonu güldürdü; ardından ciddileşti: kadın cinayetleriyle çevrili bir dünyada aşkı romantik bir kaçış olarak yazmak kolay değildi. Bir başkası başkaldırının kılıç çeken kahramanlarla değil, doğduğu koşullara direnen küçük insanlarla, fabrikada fazla mesaiye kalan işçiyle, sokakta yaşayan kız çocuğuyla ilgili olduğunu vurguladı. Salondan bir anne, on iki yaşındaki kızının yazdığını söyleyip ne yapması gerektiğini sordu. Panelin yanıtı kampın en dürüst cümlesiydi: rahat bırak, yazacaksa kendi yatağını bulur.

Gece yapılan bir söyleşide bir romanın iki karakteri anlatıldı: biri Kürt, biri Türk; biri umudu bulutlarla kaplı, öteki bulutların içinden çıkmış, yanacağını bilerek güneşe yürüyor. Yazar bunu bugünün ruh haline bağladı: üzerimizde giderek ağırlaşan bir bulut tabakası var, ama güneşi gözümüzün önünde tutmaya çalışıyoruz. Moderatör, patlamanın hemen ardından çocuklarla karşılaşılan sahneyi, her şeyin normalmiş gibi yaşandığı bir dönemin göstergesi olarak öne çıkardı.

IV.

İkinci soru, dönüş sorusuydu. Başak Yılmazer ile Barış Yıldırım’ın konuştuğu “Rüzgâr Dindiğinde” şiir söyleşisi, otuz beş yıla yayılan şiirlerin bir yolcunun hikâyesine dönüştüğü bir kitabı konuştu. Yolcu sokak müzisyenliği yapıyor, sürgüne gidiyor, dönüyor, devrimcilerle karşılaşıyor, hapse giriyor, aşık oluyor ve sonunda “Koca Su” denen bir sınıra varıyordu. O suyu geçenler ne Gılgamış gibi ölümsüzlüğü bulur ne Odysseus gibi eve döner; onları “dünya bundan sonra değişmez” diyen bir bunaltı bekler. Yine de suyun bir yerinde, kürekler arasında çiçek açtığına inananlar vardır. Kampın bana bıraktığı en güçlü imge bu oldu; çünkü kıyıdaki kalabalık o suyun kıyısında oturup o kitabı konuşuyordu.

Koca Su’yu bir kez de bu masalardan okumak mümkün. Söyleşide anlatıldığına göre bu su, tarihin sonu anlatısıyla, kapitalizmin dünyanın son sistemi olduğu iddiasıyla ilişkiliydi; onu geçmek ölümsüzlük ya da eve dönüş getirmiyordu, yalnızca zehri görünür kılıyordu. Bir kitabın yolcusu için de bir kampın konukları için de tek kazanç belki budur: suyun zehirle dolu olduğunu bilerek yine de kıyıya oturmak.

Kendi yönettiğim oturumun başlığı da bir dönüşe işaret ediyordu: “Kaybolan, Dönmeyenler, Tragedyayı Beklerken.” Soruları konuşmacıların kitaplarına göre kurmuştum: Abdullah Ataşçı’ya vicdan ve adalet, Murat Uyurkulak’a kıyamet ve çürüme, Serkan Türk’e bireyin içsel çatışması ve isyanın gürültüsüzlüğü, Fatih Gezer’e romanın çok kuşaklı sesi ve hesaplaşma üzerinden yaklaştım. Masada beş erkek yazar olduğunun farkında olduğumu da söyledim; bunu bir özür olarak değil, bir kayıt olarak.

V.

Cevaplar, dört sorudan çok, ortak bir kaygının çevresinde toplandı: yenilgi. Bir yazar, romanın yalnızca romanın söyleyebileceğini söylemesi gerektiği düşüncesini (Kundera’ya dayandırarak) andıktan sonra, karakterlerini “kusursuz mağdur”a çevirmekten korktuğunu söyledi; haksızlığa uğramış biri de haksızlık edebilir, bencil, kırıcı, korkak olabilir. Yazarın kendi metnine dönüp durmadan bakmaması gerektiğini de ekledi: kusursuz metin diye bir şey yok. Bir başkası göçün ve köksüzlüğün neden yazısında kaldığını anlattı: Balkan göçmeni bir ailenin altıncı kuşağından, hiç görmediği bir geçmişin izini taşıyor; karakterini kurmadan önce sayfalarca not tutuyor, bir adamın neden balık yemediğinde bile bir sürgün soyu arıyor. Ona göre arzu, isyan, inanç ve ihtiyaç sabit bir sırayla dizilmez; roman bazen arzuyla, bazen ihtiyaçla başlar, ama isyansız olmaz, çünkü karakterin seçim yaptığı ilk an zaten bir isyandır. Bir üçüncüsü karakterlerinin bir duvara çarptığını, dünyayı değiştirme arzularının boşa çıktığını, küçük bireysel zaferlerde de yenildiklerini söyledi ve yazmayı büyük bir öfkeyle başlayan bir provokasyon olarak yaşadığını ekledi.

Bu cevapları yan yana koyunca kampın asıl sorusu belirdi: arzu yenildiğinde geriye ne kalır? Kampın yanıtı bir cevaptan çok bir duruştu: yazmak, dinlemek, masada kalmak. Karadeniz’de büyümüş bir yazarın çocukluk anısı bunu iyi özetledi. Büyüklerle cenazelere giderdi; tanımadığı ölüleri anlatan ağıtçı kadınları dinlerdi ve cenazeden sonra aklında kalan, ölenin kim olduğu ve geride kimleri bıraktığıydı. Edebiyatın başlangıcı, bence, bu meraktır: tanımadığın bir hayatı, geride bıraktıklarıyla birlikte anlamak.

VI.

Öteki sorusu da bu çizgiye eklenmeliydi. Uğur Terzi ile Gaye Keskin’in konuştuğu “Bir İtaat Öncesi Olarak Beden ve Kimlik” söyleşisinde konuşmacılardan biri, ötekinin her zaman dışlanan olmadığını, bazen toplumun kabul ettiği tarafın baskı uyguladığını gösteren öyküler yazdığını söyledi; karakterlerinin çoğu bir kilidi açmaya, bir sandığı kurcalamaya, bir travmaya dokunmaya çalışıyordu. Zinciri kırmanın mümkün olup olmadığı sorulduğunda yanıt gerçekçiydi: bazıları kırıyor, bazıları kıramıyor.

Emrah Pelvanoğlu’nun yönettiği, Can Kalkan ile Latife Tekin’in konuk olduğu oturum (“Latife Tekin Romanlarında Dilin Politikası ve Minör Edebiyat Üzerine”) dilin bir güç meselesi olduğunu hatırlattı. Minör edebiyat, büyük bir dilin içinde yazan küçük bir topluluğun edebiyatını anlatır ve kampın genel havasıyla örtüşüyordu: büyük anlatıların dışında kalanların, kenarın, göçün, kadının, işçinin dili. Programda Canani Kaygusuz’un “Noksanlık, Arzu ve Aşk”, Ali Haydar Kayhan’ın doğa olaylarının sanata yansıması, Ali Kırkar’ın Sait Faik öykülerindeki hayal zamanlar üzerine oturumları da vardı; başlıkları kampın üç temasına, arzuya, doğaya ve zamana yayılıyordu. Yine Pelvanoğlu’nun yürüttüğü yeryüzü ve metinler atölyesinde katılımcılar bir metin seçip adını kâğıda yazdı. Bu küçük eylem kampın ruhunu özetliyordu: dinleyen, okuyan ve yazan aynı masadaydı.

VII.

Kampın eksikleri de var ve onları söylemek, onu önemsemenin bir parçası. Birincisi Dionysos’un görünürlüğü: edebiyat kapsamında anlatının izinde paylaşılan bu iz, oturumlar arasında dağılmıştı ve benim gibi hepsine yetişemeyen bir dinleyici için bağı kurmak zordu; kısa bir açılış metni ya da ortak bir başlık bu ipi ele verebilirdi. İkincisi masaların dengesi: kendi masamda beş erkek yazar vardı; programın bütününde kadın yazarlar yer alıyordu ama oturumlara dağılım, kadın sesini daha merkezi kılacak biçimlerde düşünülebilir. Üçüncüsü bu kadar zengin bir söyleşi programı, kamp sonrası okunabilecek bir arşive dönüşmeyi hak ediyor. Sonuncusu ulaşım: yerel yönetimlerin kampa gidişte yeterli ve gerekli desteği vermemesi, sanatseverlerin, okurların ve yazarların katılımını hayli zorlaştıran bir durumdu. Gelecek yıl yerel yöneticilerin “siyasetin küçük havuzlarından” çıkıp sanatın engin denizine katkılarıyla açılmasını diliyorum.

VIII.

Kamp bittikten sonra aklımda bir şiir kaldı: savaşın ortasında yazılmış, adresi bulunamayıp postacıya geri dönen, “Bekle beni, döneceğim” diye başlayan bir şiir; bir söyleşide anılmıştı. “Dönmek” fiilinin kamptaki ağırlığını hatırlattı bana. Kim döner, kim dönmez, dönenler kimin yanına döner? Belki bu yüzden kamp bir sonuç değil bir eşik gibi durdu: kıyıya kadar gelenlerin, suyun kenarında bir süre oturup sonra yollarına dönebildiği bir eşik.

Karaburun’dan ayrılırken Karadeniz’in ağıtçı kadınlarının sorusunu kendime tekrarladım: bu üç günde kimlerle karşılaştım, geride kimleri bıraktım? Kamp buna cevap vermedi, zaten vermemeliydi. Kıyıda, bir ağaç gölgesinde, Koca Su’ya bakan bir masada sorunun kendisini bırakıp gitti. Bir kamp için bundan iyi bir miras düşünemiyorum.

Yazarın Dünyasından

Genellikle açık kahverengi ve beyaz tonlarında, minimalist çizgi sanatı tarzında yukarıdan aşağıya bir illüstrasyon. Soldaki ana figür, başında çizgili bir örtü olan bir çömlekçiyi ve onun dairesel bir kil platformunda, ellerinde şekil verdiği bir çömlek parçasını gösterir. Sağ tarafta, farklı şekil ve boyutlarda, benzer renk paletine sahip dört bitmiş çömlek nesnesi yatay bir sırada durmaktadır.

Beş Yüz Yetmiş Üç

Erinç BÜYÜKAŞIK, otuz yıllık çömlekçi Gülten Usta’nın Sırlıyokuş’taki bodrum atölyesinde geçen öyküsünde, şiddet gören ve trajik bir cinayete kurban giden Nesrin adlı genç kadının ardından bıraktığı son çamur parçalarını ve yakılmış hatıralarını anlatıyor.
Gözlem Odası ve Gözler

Dokuzuncu Kuşakta Tavşanlar

Erinç Büyükaşık, “Dokuzuncu Kuşakta Tavşanlar” başlıklı bu derinlemesine denemesinde; yapay zekâ çağının kültürel iklimini, dil modellerinin yol açtığı “model çöküşünü” irdeliyor.