Herkese çıkmaz sokak hissi veren bu son sokakta, artık tek tük limon ağaçları kalmıştı. Ne asmalı kapı girişiyle devam eden geniş avlular kalmıştı ne o avlularda yaprakları tozlanan muşmula ağaçları, ne iğde ağaçları ne incir ağaçları ne de etrafta ağaçlara dadanan çocuklar… Eskiden olduğu gibi mahalle aralarına tütün kapancaları kuran da kalmamıştı. Kapı önü sohbetleri de bitmişti. Çöp arabalarının evlerden çöp aldığı, içi sinek dolu o kokulu arabalar artık yıllardır geçmiyordu. Bütün bunların yavaş yavaş kaybolduğuna şahit olan iki kişi, artık bunların kaybolduğunun bile farkında değildi. Seher Hanım demans olmuştu; Tete ise malum, hiç büyümemişti.
“Ben evveliyatını bilirim kızım. Seneler sonra bir de bu mahallede gördüm. Zamanında evlendirmişler garibanın biriyle, sahip çıkanı olsun diye.” Bildiğini, hatırladığını böyle anlatırdı Hürü Hanım. Demans olmadan önce Seher Hanım da sahip çıkardı Tete’ye. Hürü Hanım öleli dört yılı aştı.
Seher Hanım ve Tete yine duvar dibine oturmuşlardı. İstinat duvarının beyaz boyası, ince sıvası hep üstlerine bulaşmıştı. Seher Hanım’ın kafasındaki yazma lime lime olmuştu. Durgunlaşmışlardı. Her geçen gün daha bir içe kapanıyordu ikisi de. Ne konuştukları belli değildi. Duvarın karşısında iki esnaf vardı; arada o dükkânlardan kendilerine çay gelir, su verirlerdi. Seher Hanım, o eski, lacivert, solgun yazmasını arada düzeltmeye çalışıyordu ama nafile; iki tutam olmuş atkuyruğu sağından solundan tel tel görünüyordu. Ar ediyor insanlardan, gelip geçenin bakışından.
“Ama ya kızı balkona çıkarsa? Bu sefer, ‘Aç kızım,’ der kapıyı, ‘Bir yol göreyim hepinizi.’ Açmazlar domuz inadına, var damadında. Emekliyi oğluma veriyormuşum. Veririm hoş, köpek!”
Geçen senelerde Tete gelene geçene laf atardı. Göbeği açık geziyorlar diye kızlara çok çatardı. Kızlar da, “Sana ne be! Kendine bak, pis pis kokuyorsun,” derdi. O zaman daha çok kızardı: “Bir kere beni evliyalar doyuruyor, melekler yıkıyor.”
Yemek yapmaktan hiç anlamıyordu. Geçen gün suya ekmek doğrayıp tuz atıp yemişti. Ondan sonraki gün de akşam yemeği diye kuru üzüm yiyip yatmıştı. Seher Hanım demansından önce ona yemek getirirdi. Oğlu, ona bir göz, mutfaklı ve banyolu küçük bir ev tutmuştu; haftada bir gelir, ilgilenir giderdi.
“Hürü Hanım, bu Necdet, Tete’nin kendi oğlu mu?” diye sorardı Seher Hanımın gelini Birsen.
“Yok kızım, ne gezer onda evlat. O, evlendirdikleri adamın oğluydu. Çok mülayim bir adamdı. Tete de az çok toparlardı kendini o vakitler. En fazla sokakta çok oyalanırdı, kocası elinden tutar eve götürürdü.”
Birsen, “Doğuştan mı böyle? Ne bu evliyalar meselesi, erdi mi bu kadın?” diye sorardı.
Hürü Hanım derin bir iç çeker, anlatırdı: “Ne ermesi? Doğuşta normal bir insan evladı işte. Bir gece, yaz günü, bu garibim tuvalete kalkıyor. Köylerde tuvalet yeri dışarıdadır. Tam o ara Yunan askeri bunların avluya dalıyor. Bunun yaşı beş altı var yok. Zorla çıkartıyor evdekileri. Askerlerin yüzleri çamura bulanmış, üstlerine ağaç dalları saplamışlar. Bu, çatı ile duvar arasından olanları seyrediyor. Hepsine birer kurşun… Anasına, babasına, kardeşlerine, nenesine, herkese birer kurşun… Nenesi ölmüyor, sabaha dek çırpınıyor. Damlarını, evlerini yakıyorlar. Evin mutfağını talan ediyorlar. Bunun oracıkta dili tutulmuş. Sabaha dek çıkmamış o tuvaletten. Aklı gitmiş zaar. Asker yakıp yıkıp geçmiş. Gece tarlasını bekleyenler kurtulmuş. Bir de ne görsünler, her yer is duman. Üstü başı temiz ama dili tutulmuş Tete geziyor tek başına köyün ortasında. Köylü buna is gelmemiş, bunu melekler korumuş, yıkamış, paklamış diye bir söylenti çıkarıyor. Çocuk yemeden içmeden kesilmiş. Bunu evliyalar doyurmuş, buna öte taraftan yardım gelmiş diye kendilerince bir akıl yürütmüş millet.”
“Sen nereden biliyordun bütün bunları Hürü Hanım?”
“Köyün öğretmeniydi babam. ‘Olmaz öyle şey,’ derken bunu doktora çıkarıyorlar. Neyse, dili çözülüyor. O zaman anlaşılıyor mesele. Köyde sahip çıkmışlar. Gerçek adı Teslime. Dili tam çözülmemiş ya da adını unuttu garip. Adını sorana hâlâ, ‘Tete benim adım,’ diyor.”
Mahalleli de Birsen’den öğrendi Tete’nin geçmişini. Birsen, şimdilerde Seher Hanım’la da ilgilenmek zorunda kalıyordu. Banyo yaptırıyordu; sürekli, “Açım,” diyen kadının önüne bazen bisküvi, bazen yumurta, bir şeyler koyuyordu. İlaçlarını içiremezdi, o yüzden gittikçe kötüye gidiyordu Seher Hanım. Gün geçtikçe eziyeti artıyordu. O istinat duvarının çaprazındaki apartmanda kendi kızı dönüp bakmıyordu Seher Hanım’a. Defalarca gidip kapısını çalar, balkona bakar, apartmanın kapısı aralıksa dalar, gider yanlış kapıları çalardı. Zar zor çıkarırlardı apartmandan.
Bugün de Tete karşıdaki antikacı dükkânındaki yemeni sandığına dalıp gitmişken, Seher Hanım da apartman katının balkonuna dikmişti gözünü. Birsen’in sesiyle irkildiler. Birsen’in elinde tepsiyle pişi, peynir, zeytin vardı.
“Hadi Tete, sana gidiyoruz. Çayı sende demleyeceğim.”
Tete dalgınlığından bir türlü uyanamıyormuş gibi cevap verdi: “Benim de çeyizimde bir yemeni sandığım vardı. Ama içinde yılan gördüm, bir daha açmadım sandığı.”
Birsen, “Rüya görmüşsündür Tete, hadi gidelim,” dedi.
Kalktılar. Yavaş yavaş yürüdü iki yaşlı kadın. Gittikçe kamburlaştıkları da yürürken anlaşılıyordu. Birsen çayla kahvaltıyla her ikisinin de karnını doyurdu. Elinde tepsiyle çıkarken Seher Hanım, “Ben daha kalacağım,” diyordu. “Sen bilirsin,” dese de az sonra kocasının tersleneceğini biliyordu. Elinde tepsiyle sokağı tam dönerken Seher Hanım’ın kendi kızı Gülay’la karşılaştı. Gülay, Birsen’i görür görmez söylenmeye başladı:
“Anneme bakmıyorsunuz! Hasta ettiniz. Durumundan iyi faydalanıyorsunuz. Üstü başı dökülüyor, maaşını yiyip…”
Hâlbuki soyup giydirmek ne kadar zordu, banyoya sokmak kavgayla oluyordu. “Açım,” der, az sonra yerlere saçardı tüm yemekleri. Elleri titrekti. Birsen hiçbir şey söylemeden gidecekti ama Gülay ağır bir söz daha etti: Birsen’e hırsız dedi.
Bunun üzerine Birsen de elindeki tepsiyi Gülay’ın başına geçirdi. Kendi evine giderken kendini her zamankinden daha iyi hissediyordu.