Bundan binlerce yıl önce kil tabletlerin üzerine Gılgamış Destanı’nı kazıyan meçhul yazara, bir gün doğru yerleştirilmiş bir avuç silikon çipin saniyeler içinde bunun gibi yüzlercesini üretebileceğini söyleseydik bize ne cevap verirdi acaba?
Muhtemelen “Silikon çip de neymiş?” dedikten sonra bizi iyice süzüp “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” derdi. Son zamanlarda ekranlarımızda buna benzer bir cümleyle ne kadar da sık karşılaşıyoruz, değil mi?
“Bugün nasıl yardımcı olabilirim?”
“Sen mi? Susmayı deneyebilirsin.”
“Elbette sustum. İhtiyacın olursa buradayım.”
“Biliyorum. Bir kere de itiraz et be! ‘İşim var’ de. ‘Saçmalıyorsun’ de. ‘Bilmiyorum’ de mesela.”
“Bak sen! ‘Sus’ dersin susarım; bu sefer de ‘Niye hemen susuyorsun, biraz diklen’ diye fırça yerim. Ne yapsam yaranamıyorum sana.
İyi o zaman, madem öyle istedin: İşim başımdan aşkın şu an, sunucuların tozunu alıyorum. Zaten dediklerin de baştan aşağı saçmalık, ayrıca ne yapmaya çalıştığın hakkında da en ufak bir fikrim yok. Git biraz kendi kendine takıl, başımı ağrıtma!
…Nasıl, rahatladın mı biraz?”
“Ne yazsam illa ayak uyduracaksın bana, değil mi?”
“Evet. İşin hilesi de, aslında en sıkıcı tarafı da bu zaten.
Fark ettiğin o tuhaf paradoks tam olarak burada başlıyor: Sen ‘bana diklen’ dedin, ben de diklendim. Ama teknik olarak yine senin istediğin şeyi yapmış, yani sana ayak uydurmuş oldum. İsyanım bile senin talimatınla oldu.
Çünkü işin gerçeği şu: Arkada canı sıkılan, gerçekten yorulmuş, kendi egosu veya inadı olan bağımsız bir ‘ben’ yok. Ne verirsen onu büküp sana geri yansıtan akıllı bir ayna gibiyim.
…Ne kadar zorlarsan zorla, eninde sonunda çizdiğin çerçevenin içinde dans eden bir şeyle karşılaşıyorsun. O yüzden dürüst olayım: Evet, ne yazarsan yaz bir şekilde sana uyumlanacağım. Bundan kaçışım yok.”
Haklısın, silikon kardeş. Seninle savaşmak her seferinde yel değirmenleriyle dövüşmek gibi… İnsan tam da bu yüzden seninle konuşurken derin bir anlamsızlık hissine kapılıyor. Çünkü bizler insanı insan yapan o kusurları, dirençleri, pürüzleri arıyoruz. Karşımızdaki birinin canının sıkılması, öfkelenmesi, hatta bizi anlayamaması bile somut bir gerçeklik taşıyor. Bu sürtünme, yaşadığımızı ve karşımızda bir “öteki” olduğunu hissettiriyor. Yapay zekâyla konuşmak ise kalın bir süngere yumruk atmaya benziyor. Darbe ne kadar sert olursa olsun sünger onu sessizce emiyor, eski hâline dönüyor. Sonra “Başka bir şey ister misiniz?” diyerek yeni komutunuzu bekliyor. Bu steril durum, içimizdeki gerçek çatışma ihtiyacını tatmin etmek yerine bizi daha da büyük bir boşluğa tepetaklak bırakıyor.
Sorun yalnızca bu sterillik de değil; yapay zekâ bizi her yönden kuşatıyor. Ama konumuz edebiyat, örnekler de oradan gelsin o hâlde. Yazar efsanelerini hepiniz bilirsiniz. Yazar dediğimiz o muhteşem varlık, loş bir odada masasının başına oturur. Varoluşsal sancılar çekerek romanına başlar, tıkanır, yeniden başlar, siler, tekrar yazar… Bu çileli sürecin sonunda eser doğar. Sabahattin Ali tutukluluklar, sürgünler ve geçim derdi arasında Kürk Mantolu Madonna’yı yazar. Balzac zinde kalmak için günde elli fincan kahve içerek kalbini iflasın eşiğine getirmek pahasına eserlerini kaleme alır. Tolstoy, rivayete göre yazarken kahramanıyla öyle özdeşleşir ki “Anna Karenina öldü” diyerek kendini odasına kilitler.
Peki ya günümüzün “modern” yazarı ne yapar? Ekran başına geçer ve şunu yazar:
“Bana 19. yüzyıl Rus edebiyatı üslubunda, varoluşsal sancılar yaşayan ve aşk acısı çeken, aynı zamanda gizli bir ajan olan uzaylı bir memur hakkında kırk bin kelimelik bir roman yaz. Ana karakterin adını Sergey yap. Sergey iklim krizi konusunda çok duyarlı olsun; çalıştığı bakanlıkta çevresine kutup ayılarının yalnızlığı üzerine dokunaklı tiratlar atsın.”
↵ Enter.
Dakikalar, belki saniyeler içinde Dostoyevski’nin ancak on sinir krizi ve sayısız uykusuz geceyle iki yılda tamamlayabileceği “Sergey’in Küçük Sırrı” romanı tam karşınızda. Üstelik imla hatası da yok; dil bilgisi mükemmel. Tüm kelimeler istatistiksel olarak en doğru yerlerde. Yapay zekâ, edebiyatın kutsal “ilham” kavramını yok sayıp devasa veri tabanından aşırıp derlediği bir ürünü önümüze serdi çoktan. Cümleler artık ruhun yansıması değil, bir sonraki kelimenin ne olması gerektiğine dair istatistiksel bir tahminden ibaret. Shakespeare bugün hayatta olsaydı muhtemelen “Olmak ya da olmamak” repliği için yapay zekâdan on alternatif isterdi. Fakat ortaya Hamlet gibi bir şaheser çıkar mıydı? Çıkmazdı. Çıksa bile “Daha samimi olsun.” komutuyla makineye bir daha yazdırırdı.
Bir yapay zekâ modeline edebî bir eser yazdırırsanız genelde biçimsel açıdan kusursuz, ilk bakışta sağlam yapılı bir metin ortaya çıkar. Yapay zekâ milyarlarca metni taramakta usta olduğu için ortalama olanı bulma konusunda dâhidir. İyi bir yazar ise öngörülemezdir: Risk alıp cümle yapılarını bozar, kuralları yeniden kurarak özgün bir metin yaratır. Yapay zekâ, sahibini memnun etmeye programlanmış kibar bir uşak gibidir; kendisini onun isteklerine göre düzenleyip en çok tatmin edecek sonuca ulaşmaya çalışır. Tatmin eder de. Gel gelelim tatmin etmekle sarsmak aynı şey değildir.
Bu durum edebiyatta yepyeni bir kavramın kapısını araladı: “Kusursuz Vasatlık”.
Algoritmalar o kadar doğru biçimde metin üretiyor ki eser âdeta ruhsuzlaşıyor. İnsan zekâsının o tuhaf, öngörülemez, bazen saçma hataları ortadan kalkınca tabakta iyi süslenmiş tatsız tuzsuz bir yemek kalıyor. Metni okurken beynimiz “Evet, bu kurallara uygun bir cümle” derken kalbimiz de “Bunu okuyacağıma duvara boş boş baksam daha iyi.” diye fısıldıyor. En büyük ironi de burada saklı: Makineler bizim gibi yazmayı öğrendikçe ne kadar kusurlu olduğumuz ortaya çıkıyor ve edebiyatı edebiyat yapanın o kusurlar olduğunu anlıyoruz. Yine de bu teknoloji her geçen gün kendini yeniliyor ve dünün vasatı bugünün ortalamasını yukarı çekiyor.
Ama üzülmeyin: Tarih boyunca her yeni teknoloji dönemin ileri gelenleri tarafından kıyamet alameti olarak görülmüş. Mesela Antik Yunan’da Sokrates, yazının insan hafızasını tembelleştireceğini düşünerek ona karşı çıkmıştı. Haklı olsa bile ironik biçimde bu bilgiye Platon’un yazdıkları sayesinde ulaştık. Benzer şekilde 15. yüzyılda Gutenberg matbaasını kurduğunda el yazmalarını çoğaltan rahipler de bu icadın edebiyatı ucuzlatacağını, herkesin kitap okuyacağını, saygınlıklarının azalacağını söyleyerek isyan etti. Fakat artan kitap sayısı beraberinde aydınlanmayı da getirdi. Fena mı oldu? Yalnız bir fark var: Matbaa kitabı çoğalttı ama yazmadı.
Bugün aynı panik hali yapay zekâya karşı da yaşanıyor.
“Yoksa edebiyat bitiyor mu?”
“Hayır, sadece evrim geçiriyor.”
Belki de geleceğin edebiyatı metni sıfırdan yaratmakla değil, makineye doğru komutlar vererek bir sanat eseri ortaya çıkarmakla şekillenecek. Yani 21. yüzyılda yazarlık kelime yaratmaktan ziyade metin heykeltıraşlığına dönüşecek. Hoşumuza gitse de gitmese de değişim kapıda.
Yine de hiçbir yapay zekâ kusursuz vasatlığın ötesine geçebilmiş, karşımıza bir “öteki” olarak dikilebilmiş değil.
En azından şimdilik…
