Eylüldü… Tabiattaki yaprakların zaten kendiliğinden sararıp döküldüğü o felsefi mevsimde, ülkemin yedi coğrafi bölgesine ansızın acılar, kanlar, gözaltılar ve kapıların dipçiklerle kırıldığı o karanlık işkenceler musallat olduğunda takvimler yine eylülü gösteriyordu.
Tabii ki her namussuz canavarın, her postallı tiranın kendince pek makul, pek “ulvi” bir gerekçesi vardı. “Kardeşin kardeşi kırmasının önüne geçeceğiz.” diyerek dümene geçtiler. Ama meğer ambalajlı yalanlarının arkasındaki asıl plan başkaymış: “Kardeşlerin birbirini kırmasına ne gerek var, dümene biz geçelim de her ikisini birden, kökten biz kıralım.” diyerek halkın gözünü boyadı o namussuzlar.
Kendi huzurlarını milletin huzuru diye sattılar; acının üzerine en katranlı acıları kattılar. Anaların yüreğine düşen o kor ateş hiç durmadı. Ağlayan anaların gözyaşı tülbentleri kurumadı ve korkarım ki bu coğrafyanın talihsiz kaderi değişmedikçe bundan sonra da kolay kolay durmayacak.
Sahi, neydi bu eylüllerden bizim talihsiz neslin çektiği, gerçekten bilmem! Hayat dediğin zaten topu topu kaç eylülden ibarettir ki? Ama bizim kuşak adeta eylül tekelcisi oldu. Ben kendi payıma tam iki tane “12 Eylül” yaşadım; biri postalların gıcırtısıyla geldi, diğeri ise sivil elbiselerin şıklığı altında aynı yıkıcılıkla sürdü. Nedir bu neslimin çektiği çile?
Bir keresinde kahve köşesinde, sigara dumanlarının arasında felsefe yapmaya çalışan bir yazar arkadaşım, içindeki o birikmiş irini, o zehirli tortuyu dışarı boşaltmaya çabalayarak şöyle diyordu: “Eğer bir gün bu hayata ve bu memleketin bitmeyen simülasyonuna dayanamayıp intihar edeceksem, korkarım yine bir eylül gününü seçeceğim…” Şiirsel bir veda arzusu mu, yoksa mevsimin üzerimize yüklediği o ağır ironi mi, ayırt etmek zordu.
O meşum eylüllerin ardından, güvercin ürkekliğinde birkaç koca nesil yetişti bu topraklarda. En ufak bir siren sesinde irkilen, gölgesinden bile şüphe eden, “Aman oğlum karışma, aman kızım sesini çıkarma.” ninnileriyle büyütülen sinik kuşaklar… Binlerce yıl geriye gitti halkımın tarihsel ve toplumsal bilinç düzeyi. Aydınlanmanın, sorgulamanın ve felsefenin yeşereceği topraklara beton döküldü.
Kitleler, koskoca bir toplum; bilimsizliğe, cehalete ve dogmatik yobazlığa göz göre göre teslim oldu. Hem de ne uğruna?Bir dilim kuru ekmek, sosyal yardımdan düşen bir torba makarna ve son kullanma tarihi geçmek üzere olan bir koli erzak uğruna! Geleceğini, onurunu ve düşünme yetisini bir erzak kolisinin içine hapsedip mühürlediler.
Fiziken ölmedik belki; kalbimiz atmaya, ciğerlerimiz hava pompalamaya devam etti. Ama ölmekten beter, ruhu çekilmiş,fikri kelepçelenmiş, kendi memleketinde kiracı kalmış köleler olduk yıllardır. Yaşamak buysa eğer, ölülere haksızlık ediyorduk adeta.
İçimizde zaten öteden beri var olan o insani yalnızlığı aldık, besledik, şahlandırdık. Metropollerin devasa beton ormanlarında “Büyükşehirlerin Kıdemli Yalnızlarını” yarattık.
Artık örgütlenmeyi radikal bir suç, yan yana gelmeyi tehdit sayan bir toplumduk. Örgütsüz, teker teker, tamamen savunmasız ve her türlü sömürüye karşı dirençsiz bırakılmış milyonlar… Gençler işsizliğin ve geleceksizliğin derin kuyularında dipleri boyluyor; işçiler asgari ücret denen o sefalet sınırından öte bir kazanç elde edemiyordu.
Sokaklarda eller titrek, başlar önde… Emeğin, alın terinin ve namusun karşılığı, yoksulların asla ulaşamayacağı en üst raflara kaldırılmıştı. Parası olanların, köşeyi dönenlerin, düzenin çarkına çomak sokmayıp yağ sürenlerin keyfi ise her zamanki gibi revaçtaydı. Liyakat müzede bir eser, adatalet ise sadece adliye binalarının tabelasında bir kelimeden ibaretti.
Geceler zifiri karanlık ve uzundu; yalnızlıklara, demliğin dibinde acıyan çaya ve paket paket yakılan ucuz sigaralara arkadaşlık ediyordu. Zaman, insanı yavaş yavaş yutan ağır bir girdap gibi sarmaktaydı mekânı. O uykusuz gecelerde,yastıklara dökülen ama dışarıdan kimsenin görmediği gizli gözyaşlarıyla yazılmış inanılmaz, trajik hayat hikâyeleri birikiyordu her evde.
Hani bir zamanlar o meydanlarda, o coşkulu mitinglerde bağırdığımız o muazzam slogan vardı ya: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!”
İşte o büyük hayal, şimdilerde vahşi kapitalizmin ve yapay yalnızlığın, o şatoda oturan “bireyselleşme” masalının önünde diz çökmekteydi. Herkes kendi küçük ekranına, kendi dar bütçesine, kendi yalnız bencil dünyasına hapsedilmişti.Birleşmesi gerekenler, sosyal medya algoritmalarında birbirine düşman ediliyordu.
Eylül, gerçekten de ölümlerin ayıydı bu topraklarda; toprağa kavuşmanın, yaprakla birlikte genç bedenlerin de kara toprağa düşmesinin ayı.
Ufuktan, memleketin uzak köylerinden, gurbete haber getiren o haberci kuşlar bile bir garip uçuyordu. Neşeyle değil, acı acı öterlerdi; gökyüzünden süzülürken mutluluktan değil, bu kadim coğrafyanın dinmeyen acısından dem vururlardı.
Eylül, toprağın üstündekiler kadar toprağın altındakilerin de mevsimiydi artık. Ama her şeye rağmen, o soğuk ve acı dolu eylül gecelerinde bile, çayın son bardağında ve kâğıda düşen son dizede umudun o kırıntısı gizli kalmaya devam ediyordu. Belki de bir sonraki eylüle kalmadan, baharı hatırlamak gerekti…
Eylül, toprağın üstündekiler kadar toprağın altındakilerin de mevsimiydi artık. Ama her şeye rağmen, o soğuk ve acı dolu eylül gecelerinde bile, çayın son bardağında ve kâğıda düşen son dizede umudun o kırıntısı gizli kalmaya devam ediyordu. Belki de bir sonraki eylüle kalmadan, baharı hatırlamak gerekti…