Masasının başında oturmuş, elinde bir kitap tutan, bıyıklı ve koyu renk takım elbiseli bir adamın klasik tarzdaki yağlı boya tablosu. Arka planda kitaplar, yazılar ve bir dünya küresi görülüyor.

Halil Cibran’dan ‘Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme’

Okuma Süresi: 8

Önsöz: 1949 doğumlu Emin Maalouf (İng./Fr. yazımı: Amin Maalouf) da Halil Cibran (1883-1931) da Lübnan doğumlu. İkisi de Hristiyan Arap, ikisi de Lübnan dışında. Maalouf, 1976’dan beri Paris’te yaşıyor. Cibran, ilköğrenimini Lübnan-Beyrut’ta tamamladıktan sonra ABD-Boston’a göç etmiş. 1898’de Lübnan’a dönerek Maruni Kilisesi’ne bağlı Mehadü’l-Hikme’ye girmiş, burada mükemmel derecede Arapça öğrendikten sonra 1903’te Boston’a dönmüş. Doğu-Batı sentezi anlayışında iki büyük yazar. İkisi de Orta Doğu ve Akdeniz çevresinin kültür ve söylencelerini her yönüyle iyi bilir. Emin Maalouf, daha çok tarihsel romanlarıyla tanınmıştır; Halil Cibran ise deneme ağırlıklı yazılarıyla ve resim çalışmalarıyla. Resim bilgisini geliştirmek amacıyla 1908-1910 arasında Paris’te yaşamış, 1912’de New York’a yerleşmiş, Arapça ve İngilizce deneme ve öyküler yazmış özgün bir mistik yazardır.

Emin Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya başlıklı deneme kitabında şunu demişti:

“Bu kitabı yazmamdaki amaç, (…) geç kalındığını ama çok geç kalınmadığını söylemek. Çöküşü ve gerilemeyi önlemek amacıyla bütün gücümüzle harekete geçmemenin bir intihar, bir suç olduğunu söylemek. (…) Düşünce ve davranış alışkanlıklarımızı kökünden değiştirme, hayalî gerçekliklerimizi kökünden değiştirme ve öncelikler ölçeğimizi yeniden oluşturma cesaretinin gösterilmesi gerektiğini dile getirmek.”

Batı’yı, İslam âlemini barbar olduğu ön kabulüyle mahkûm etmesi nedeniyle yererken Doğu’yu da kendisine dönüp bakmaması ve özeleştiri yapmaması nedeniyle eleştiren Maalouf için ben de zamanında şu değerlendirmeyi yapmıştım: “Keşke Maalouf materyalist-sosyalist bir yazar olsaydı. O zaman bunca zeki, derin saptama ve eleştirileri çok daha sağlam bir tabana otururdu.” Demem şu ki, bu yönden iki büyük yazarda da ortak bir eksiklik var bana göre.

Yapıtın ‘Öndeyiş’ başlıklı ilk metninin giriş paragrafında bakın ne diyor Halil Cibran:

“Kalbimin hüznünü insanların sevinciyle değiştirmem asla, kederle gözlerimden dökülen yaşların kahkahalara dönüşmesini de hiç kabul edemem. Hayatımın hep gözyaşı ve gülümsemeyle sürüp gitmesini isterdim. Kalbimi arıtan, hayatın sırlarını ve muammalarını anlamama yardımcı bir gözyaşı ve beni insan kardeşlerime yakınlaştıran Tanrı’ya şükrümün ifadesi olan bir gülümseme; kalbi ezik olan herkesle paylaştığım bir gözyaşı ve var olma sevincimi dile getiren bir gülümseme.”

Hayli romantik, insancıl, mistik ve de içten bir serenat değil mi? Üstün bir anlatım gücü.

Kitaptaki denemelerden birinin başlığı yapıta ad olmuş. Kitap 1914’te yayımlanmış. Hem öykü hem kısacık, inanılmaz kısalıkta denemelerden oluşuyor. Sona doğru bu metinler iki, üç, beş sayfaya çıkıyor. Bunca kısa ama bunca sarsıcı bir deneme yazabilmek ancak büyük yazarların harcıdır. Peki, ne anlatıyor bu metinler? Ruh, aşk-âşık, hayal gücü, kader, merhamet, mutluluk-mutsuzluk, kalp, şair, barış-savaş, Tanrı-tanrılar, ahiret-ilahi güç, hayat-ölüm, zengin-yoksul… Bu temalar metafizik-mistik bir bakış / duruş penceresinden ama içten bir haykırış ve olağanüstü şiirsel bir dil-anlatımla… ABD penceresinden öyle görmüş dünyayı anlaşılan.

Deniz Kızları başlıklı metinde âşığın sevgilisine yazdığı mektupta savaş karşıtlığını şöyle ifade ediyor:

“… Anlamsız sebeplerle ülkeleri yıkmak için savaşa çağıran şu yurtseverlik nedir? Bahtsız köylüye dayatılan, nüfuzlu kişilerin savsakladığı, soyluların evlatlarının aldırış etmediği bu görev nedir? Görev, barışı ulusların arasından sürmek, yurtseverlik insanların hayatındaki huzuru bozmak ise o zaman göreve de yurtseverliğe de elveda diyebiliriz…” (s. 16)

Genç kıza bunları askerdeki sevgilisine söyleten yazar, ne yazık ki ardından şunu da söyletiyor:

“Hayır, hayır sevgilim, demin söylediklerime kulak verme. Vatanın için cesaret ve tutkuyla dolsun yüreğin. Aşktan gözü görmez olan, ayrılık acısıyla bilinci bulanıklaşan genç bir kızın sözlerini dinleme…”

İsrail’in Gazze’ye, Lübnan’a vahşetle, ABD’yle el ele pervasızlıkla İran’a saldırdığı günlere denk geldi bu kitabı okumam. Doğu-Batı sentezi duruşuyla tüm dinlere, inançlara sahip çıkan, içten bir inanmış, bir ermişin metinleri diyelim. Bu mistisizmini Yahudilik, Hristiyanlık, İslamlık hatta daha öncesi bir panteizmi, Budizm’i kucaklayan derin bir dindarlık, bir hümanizm / hoşgörüyle insanı, toplumu, yaşamı sorguluyor. Kuşku duymamamız gereken bir içtenlikle.

Dünyadaki eşitsizliği gören bir vicdanın, böylesine güçlü bir kalem ve zekânın, kurtuluşu ahirete, öbür dünyaya havale etmesi insanı şaşırtıyor, beni de düş kırıklığına uğratıyor; özgürlüğe düşkünlüğünü alkışlasam da. Ne var ki tüm içtenliğine karşın; dünyadaki zengin-yoksul eşitsizliği, yoksulun ezilmişliği, zenginin açgözlülüğü, gaddarlığı saptamaları bir yakınmadan öteye gitmiyor. Haliyle şunu düşünmeden edemiyorum: 1931’de yitirdiğimiz bu değerli yazar bugün hayatta olsaydı, Akdeniz’de, Orta Doğu’da yaşananlar karşısında, bir Lübnansever olarak bu mistik duruşunu ne kadar korurdu? Daha az mı mistik olurdu, yoksa dilsiz şeytanı mı oynardı? Keşke biraz materyalist olabilseydi zamanında. Bugün dünyada en zengin yüzde on, küresel servetin yüzde yetmiş beşine sahip. En yoksul yüzde elli, yüzde ikiyle yetinmek zorunda. Şimdi böyle adaletsiz bir dünyada yakınmak yeterli mi, hele öte dünyadaki cennetle oyalamak olanaklı mı; vicdana, mantığa sığar mı?

Kitaptaki birbirinden ilginç ve çarpıcı elli dört deneme-öykü metninden ‘Doğduğum Gün’ metni, üzerinde durulmaya değer. 6 Ocak 1909’da Paris’te yazmış. Metinde şu cümle var:

“Bugün, dağın doruğuna varan yolun yarısında* bir mola veren o yolcu gibi, bir an durup düşünüyorum…” (s. 120)

Dipnotta da şu çarpıcı açıklama yer alıyor:

“Yirmi dört yaşının alacakaranlığından yirmi altı yaşının şafağına kadar yazılmış bu düz şiirin tam ortasında, Cibran kırk sekiz yaşına ulaşacağı ölümünü sezmişti: ‘dağın doruğuna varan yolun yarısında…’”

Halil Cibran, ‘Dostum’ başlıklı metnin/denemenin giriş paragrafında bakın ne diyor:

“Fukara dostum, seni sefalete mahkûm eden yoksunluğun, sana adalet duygusunu esinleyen ve hayatın özünü kavramayı ilham eden şeyin ta kendisi olduğunu bilseydin, Tanrı’nın senin için belirlediği yazgıdan hiç yakınmazdın. Adalet duygusu dedim, çünkü zengin hep hazineleriyle meşgul olduğu için bilmez adaletin yolunu…” (s. 107)

Yazarın içtenliğine inanmasam “Ağam bizimle, yoksulla eğleniyor” derdim.

Gözü doymayanlarla karnı doymayanlardan sıkça söz ediyor, yoksuldan yana tavır alıyor ama olaylara materyalist, sınıfsal, antiemperyalist açıdan bakmıyor ne yazık ki. Bu duruşta insan ister istemez yazarın ekonomik durumunu da sorgulamadan edemiyor; varsıl pek çok yazarın eşitsiz düzenin karşısında durduğunu bilsem de.

“Derin bir özlem duyuyorum güzel ülkeme, çektikleri yüzünden insanlarını da seviyorum.” (s. 154)

diyen bir yazardır ülkesinde olmasa da.

Aşk, ruh çok geniş anlamda kullanılıyor; mutluluk, hayat, ölüm de. Örneğin ‘aşk’; Tanrı’ya bağlılıktan yurt sevgisi/özlemine, yaşam sevgisinden insanlık tutkusuna ve de karşı cinse duyulan sevgiye açılabilen bir yelpaze.

“Ben kendimi tek bir ülkede bir yabancı, tek bir ulus içinde dışlanmış hissederim. Çünkü bütün yeryüzü vatanım, insanlık da ailemdir benim.” (s. 154)

diyen, diyebilen insancıl bir yazar Halil Cibran.

“Sevgi, insan kalbini nasıl acıyla canlandırırsa aptallık da bilginin yollarını öyle öğretir insana.”

Ama “Tanrı’nın görünen ruhudur yeryüzü.” (s. 155) diyor yazar. Şu unutulmaz kucaklamayı haykıran da odur:

“Camiinde secde eden, tapınağında diz çöken ve kilisende dua eden seni seviyorum.” (s. 156)

Yapıtın son metni ‘Şairin Sesi’ denemesi şu paragrafla bitiyor:

“Sen benim kardeşimsin ve seni seviyorum. Sevgi, en yüce görünümleri içinde adalettir. Vatanın neresi olursa olsun, sana olan sevgimde dürüst değilsem, bencilliğin çirkinliğini sevginin göz kamaştırıcı süsüyle gizleyen bir sahtekârdan başka bir şey olamam.” (s. 158)

Bu yapıtı Türkçeye çeviren Kenan Sarıoğlu’nu alkışlıyorum. Ancak yer yer virgüI (,) eksikliği beni rahatsız etti. Örnek vermeyeceğim, metin uzar.

Sözün sonu:

Bu kısa metinler, bir zekânın ve olağanüstü bir kalemin ürünüdür; hayli romantik, çoğu mistik olsa da. Zengin-yoksul sorunundan, insanın açgözlülüğünden içtenlikle yakınıyor. Ama ne yazık ki olaya metafizikçe yaklaşıyor nedense. Yine de düzen karşıtı bir devrimci gibi eşitsizliklerden yakınıyor, görmezden gelmiyor. Her metin, en kısası bile, üzerinde uzun uzun konuşulup tartışılacak değerde ve yazarın büyük bir kalem olduğunu gösteriyor. Elbette bunca mistik olmasını istemezdim.

BİR GÖZYAŞI BİR GÜLÜMSEME (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2022) VE HALİL CİBRAN

Yazarın Dünyasından