Komün’den Créteil’e direnişin kostümleri ve anlatının mülkiyeti üzerine
Je suis tombé par terre, / C’est la faute à Voltaire, / Le nez dans le ruisseau, / C’est la faute à Rousseau. *
— Gavroche’un şarkısı, Victor Hugo, Sefiller (1862)
* Düştüm yere yüzüstü, Voltaire’in suçu bu; / Burnum oluğa gömüldü, Rousseau’nun suçu bu.
Bir panter, bir pankart
Ekim 2026’nın ikinci haftasında Fransa’daki liseli hareketinden dünyaya en çok yayılan iki görüntü de sahteydi. Birincisinde Pembe Panter, Paris’te bir tazyikli su aracının önünde polise el sallayıp kaçıyordu. İkincisinde bir liseli, yazım hatalarıyla dolu bir pankart tutuyordu. Panter Meksika’dan Arjantin’e, oradan Türkiye’ye milyonlarca kez görüntülendi. Malta’da bir gazete onu Avrupa’daki gençlik protestolarının simgeleri arasında saydı. Pankartı ise Rassemblement National’den bir meclis üyesi alaylı bir notla paylaştı. Kısa süre sonra teyit platformları iki görüntünün de yapay zekâyla üretildiğini ortaya koydu. Panter, 2015’te Erivan’da çekilmiş bir Reuters fotoğrafından alınmıştı. Su aracı ise 2025’te Nairobi’deki bir eylemin görüntüsünden kesilip Paris’e taşınmıştı. Pankartın köşesinde OpenAI filigranı duruyordu.
İki görüntünün aynı haftaya denk gelmesini rastlantı olarak görmüyorum. Biri hareketi şiirleştiriyor, öteki liselileri cahil gösteriyordu. Ortak yanları, liseliyi kendi hikâyesinden çıkarıp yerine bir figür koymalarıydı. Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi’nde öğrenciler 17 Eylül’de öğretmenlerin grevine katıldıklarında otuz beş kişilik sınıflardan, yetmeyen sandalyelerden ve öğretmeni gelmediği için boş geçen derslerden söz ediyorlardı. Bir ay sonra dünya onları bir çizgi film karakteri ve bir imla hatasıyla hatırlıyor.
Direnişin anlatısı kime aittir? 1789’dan bu yana her kuşak isyanını bir önceki kuşağın elbisesiyle giydi ve her bastırma kendi sahte fotoğrafını üretti. Bugün değişen tek şey, o kostümü artık bir algoritmanın dikmesi.
Geçmişin gardırobu
Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’inde, insanların yepyeni bir şey yarattıklarını sandıkları anda geçmişin ruhlarını yardıma çağırdıklarını, onlardan ad, slogan ve kostüm ödünç aldıklarını yazar. 1789 devrimcileri Roma Cumhuriyeti’nin togasını giymişti. Saint-Just’ün “Mutluluk, Avrupa’da yeni bir kavramdır” cümlesi bile Sparta’dan ve Roma’dan devralınmış bir erdem sözlüğüyle kurulmuştu.
Bu gardırop sonraki kuşaklara da devredildi. William Doyle’un belirttiği gibi 1871’de “Komün adının kendisi 1792’yi çağrıştırıyordu”. Komünarlar kendilerini sans-culotte’ların yeniden doğuşu olarak görüyordu. 1968’de işgal edilen Odéon Tiyatrosu’nda bir öğrenci “Sözü, atalarımızın Bastille’i aldığı gibi aldık” diyordu. Michel de Certeau bu cümleyi daha sonra bir kitabının tezine dönüştürdü. 2026’da bir liseli kartona şunu yazdı: “Allez à l’opéra, nous on prend la Bastille.” Siz operaya gidin, biz Bastille’i alıyoruz.
Bu pankart, yazının ilerleyen bölümlerinde anlatacaklarımı tek satırda söylüyor. Kalenin yıkıldığı yerde bugün bir opera binası duruyor; devrimin meydanı kültür tüketiminin adresi olmuş. Liseli bunun farkında. Gardıroptan bilerek ve alayla Bastille’i seçiyor, operayı yetişkinlere bırakıyor. Ödünç alınan bir kostüm, kimden alındığı bilindiği sürece konuşan bir dildir. Bu bilgi unutulduğunda kostüm bir üniformaya dönüşür.
Pembe Panter bu ikinci türdendir. Onu liseliler ödünç almadı, başkaları liselilere giydirdi. Üstelik giydirilen kostüm, hakları bir film stüdyosuna ait bir karakterdi.
Kundakçı kadın, kundakçı çocuk
Paris Komünü Mayıs 1871’de Kanlı Hafta’yla bastırıldığında şehir yanıyordu. Galiplerin ilk işi yangına bir yüz bulmak oldu. Buldukları yüz bir kadın yüzüydü: pétroleuse, yani elinde gaz yağı şişesiyle dolaşan kundakçı kadın. Evrim Kepenek’in hatırlattığı gibi kadınların yangınlarda bir payı olduysa bile bu pay çok küçüktü. Suçlamanın amacı doğruyu bulmak değil, olayın öznesini değiştirmekti. Komün’ün kadınları birden şişe taşıyan bir siluete indirgendi: kızlar için okul işleten Louise Michel, La Sociale’i yöneten ve kız çocuklarının eğitimi üzerine yazan André Léo, işçi kadınları örgütleyen Elisabeth Dmitrieff.
Bu indirgemenin aracı görüntüydü. Fotoğrafçı Eugène Appert, Komün’ün ardından oyunculara sahnelettiği ve parçalarını birleştirdiği fotoğraflardan Crimes de la Commune adlı bir dizi hazırladı. Barikatların önünde poz veren komünarların fotoğrafları ise polisin elinde kimlik tespitine yarayan kanıtlara dönüştü. Siyasal fotomontajın ilk büyük örneklerinden biri böylece bir isyanın bastırılması sırasında ortaya çıktı.
2026’da bu söylem pek değişmedi. Eylül sonundan itibaren haber bültenleri “yakılan ya da yağmalanan” yirmi dört okulu sıraladı. Eğitim Bakanlığı saldırıların bir kısmını eylemlere sonradan katılan dış gruplara bağladı. Buna rağmen Adalet Bakanı savcılardan sert cezalar istedi ve verilen hasar için ailelerin mali sorumluluğunu gündeme getirdi. Gözaltına alınan beş bin kişinin yüzde seksen yedisi reşit değildi. Kundakçı kadının yerini kundakçı çocuk aldı. Lens’te polisin attığı bir ses bombasını yerden aldığı bildirilen ve elini kaybeden on beş yaşındaki çocuk da, Tours’da bir gözünü kaybeden on altı yaşındaki öğrenci de bu tabloda birer dipnot olarak kaldı.
Komün’den bugüne gelen bir miras daha var ve suçlama dili onu görmezden gelir: öğretmen. Créteil’deki hareket öğrencilerin değil, öğretmenlerin greviyle başladı. Louise Michel’in sınıfıyla Saint-Exupéry Lisesi’nin öğretmenler odası aynı çizginin iki ucunda duruyor. Direnişi çocukların saldırganlığı olarak anlatmak isteyenler bu çizgiyi görmek istemez. Çünkü bu çizgiden bakıldığında isyan, öğrenmenin ve öğretmenin doğal bir uzantısı olarak görünür.
İkinci el 1968
Hareket büyüdükçe bir tarih herkesin ağzına yerleşti: 1968. Jean-Luc Mélenchon 5 Ekim’de “1968’den beri ülkenin gördüğü en güçlü lise ve üniversite gençlik hareketi”nden söz etti. Bu karşılaştırmanın biyografik bir arka planı da var: Mélenchon 1968’de liseli bir eylemciydi. Elli sekiz yıl sonra kendi gençliğinin adını bugünün çocuklarına veriyor.
Karşılaştırma kolayca benimseniyor, çünkü yanında hazır bir anlatı getiriyor: barikat, duvar yazısı, iktidara yürüyen hayal gücü. Oysa harekete yakından bakınca bu anlatının parçaları yerine oturmuyor. Roel Janssen’in deyişiyle 1968’in Paris’inde öğrenciler “can sıkıntısına karşı” ayaklanmıştı. Refah içinde bunalan bir kuşak yabancılaşmayı sorguluyordu. 2026’nın liselisi ise bolluktan değil yoksunluktan söz ediyor. Sıcaklığı 40 dereceyi bulan sınıflar var. Ders saatlerinin onda biri öğretmensiz geçiyor. Seine-Saint-Denis’te öğretmenlerin yarısı sözleşmeli ya da mesleğe yeni başlamış. Thomas Piketty’nin hesabına göre 2017’den bu yana öğrenci başına düşen reel kaynak yüzde yirmi azaldı. Piketty meseleyi tek cümleyle özetliyor: “Sorun yalnızca bir bölüşüm sorunu.” 1968’in sloganları imkânsızı istiyordu. 2026’nın pankartları ise bir sandalye, bir öğretmen, bir okul hemşiresi istiyor.
Bu yüzden 1968 benzetmesi düşünsel bir tembellik. Bugünün somut taleplerini dünün efsanesinin ışığında okuyor ve talepler o ışıkta görünmez oluyor. Üstelik benzetmenin dayandığı 1968’in kendisi de büyük ölçüde bir efsane. Gabriel Rockhill’in gösterdiği gibi bugün “68’in filozofları” diye andığımız isimlerin çoğu barikatlardan uzak durdu. Foucault olayların büyük bölümünü Tunus’ta geçirdi. Lacan bir yıl sonra Vincennes’te öğrencilere “Devrimciler olarak arzuladığınız şey bir efendidir. O efendiyi bulacaksınız” diyecekti. En çarpıcı örnek Bourdieu. Öğrenciler onun Varisler’inden ilham alıyordu. Ama Passeron’un anlattığına göre Bourdieu o günlerde kafede oturup sınav kâğıdı okuyordu. Kitap sokağa indi, yazarı inmedi. Sorbonne’da bir kara tahtaya yazılmış cümle bu durumu iyi anlatır: “Yapılar sokağa dökülmez.”
Mesele kişisel tutarsızlıklardan ibaret değil, işin içinde bir piyasa da var. 1968 zamanla bir marka olarak dolaşıma girdi. Bu markanın yüzü, sokağa gerçekten inen Sartre, Henri Lefebvre, Castoriadis ya da Sitüasyonistler olmadı. Kariyerlerini sonradan bu haleyle parlatanlar oldu. Şükrü Argın’ın aktardığı bir cümle aynı sonuca öteki taraftan varıyor: “Biz ana aksı, ana ekseni elimizden kaçırdık.” Mitchell Abidor’un karşılığı kısa: “Fakat sermaye kaçırmadı.” Bugün 2026’yı 1968’e benzetmek, liselilere sermayenin elinden kaçırmadığı bir mirası ikinci el bir elbise gibi uzatmak demek.
Pembe Panter konuşmaz
Pembe Panter’in en bilinen özelliği hiç konuşmamasıdır. Çizgi filmlerinde derdini jestlerle, ironiyle, muziplikle ve kaçarak anlatır. 1968’in en büyük iddiası ise sözü almaktı. Elli sekiz yıl sonra liseli hareketinin dünyada en çok tanınan yüzü dilsiz bir karakter oldu. Oysa liseliler pankartlarında konuşuyordu: “Daha az polis, daha fazla öğretmen.” “35 öğrenci için 1 öğretmen, 1 öğrenci için 5 polis.” “Bir kabus gördüm, polis gençlere biber gazı sıkıyordu.” Bu cümlelerin her biri bir şiir dizesi kadar yoğun. Ama dünyanın aklında onlar değil, onların yerine susan panter kaldı.
Karakterin kökeni de bu sessizliğe uygun düşüyor. 1963 tarihli filmde “Pembe Panter” aslında bir hayvanın değil, çalınan bir elmasın adıydı. Panter ise jenerik için çizilmiş bir süsten ibaretti. Yani çalıntı bir değerin adını taşıyan bir süs. Debord’un Gösteri Toplumu’nda anlattığı, imgelerin insan ilişkilerinin yerini aldığı dünyaya bundan uygun bir örnek düşünmek zor.
Bu adın siyasi bir geçmişi de var ve o geçmiş bugünü anlamamıza yardım ediyor. 1990’da New York’ta Queer Nation üyeleri, LGBT bireylere yönelik sokak saldırılarına karşı devriye gezen bir öz savunma grubu kurdular. Kara Panterler’den esinlenerek grubun adını Pink Panthers koydular. Film stüdyosu MGM 1991’de bu ad yüzünden dava açtı ve kazandı. Grup adını değiştirmek zorunda kaldı. Direnişin panteri telif hakkının panterine yenildi. 2026’da aynı mülkiyet sorusu yeniden karşımızda. Fransız yazar ve fotoğrafçı Frédéric Vignale görüntünün kendisine ait olduğunu, Facebook’un da bunu onayladığını söylüyor. Oysa panterin hakları ona ait değil, isyan ise hiç değil.
Vignale’in yapıtını savunurken yazdıkları, sanatla direniş arasındaki ilişkiyi bugün düşünmek için öğretici bir belge. Le Mague’ın aktardığına göre Vignale yapıtını “şiirsel bir anomali, insani gerilimlerin büyük tiyatrosunda hayal gücünün küçük bir kazası” olarak tanımlıyor. Ardından hemen bir özür geliyor. Yapıt “hiçbir yıkımı, hiçbir saldırıyı” haklı çıkarmıyormuş. Kolluk kuvvetleri “zor, kimi zaman tehlikeli bir görev” yapıyormuş. “Gençliğin zorluklarına duyarlı olup şiddeti onaylamamak” mümkünmüş. Bu cümleleri tek tek ele alırsak hiçbirine itiraz etmek zor. Yan yana koyduğumuzda ise bir yapıtın daha ortaya çıkar çıkmaz nasıl teslim olduğunu görüyoruz. Panter tazyikli suyun önünden kaçıyor, yaratıcısı ise polisten izin istiyor. Gavroche barikatta şarkı söylerken kimseden af dilemiyordu.
Bu görüntüler karnavalı hatırlatıyor: Antalya’da 2025’te biber gazından kaçan Pikachu kostümlü eylemci, Tiran’daki pembe flamingolar, Paris’te sarı yelek giydirilmiş bir Özgürlük Heykeli. Bahtin’in tarif ettiği karnaval, yani iktidarı gülmecenin içinde tersyüz eden halk gülmecesi, bugün çizgi film kostümleriyle sürüyor gibi görünüyor. Ama karnavalın gücü, maskenin ardındaki bedenin gerçekten orada olmasından gelir. Pikachu kostümünün içinde biber gazını soluyan bir insan vardı. Pembe Panter’in içi boş. Ortada giyilmiş bir kostüm de çekilmiş bir fotoğraf da yok. Erivan’dan bir panter, Nairobi’den bir su aracı ve Paris’teki öfkeden devşirilmiş bir kolaj var. Karnaval burada evcilleşiyor ve hiçbir risk almadan başkaldırının görüntüsünü tüketmenin aracına dönüşüyor.
İmla
İkinci sahte görüntüye dönelim. Panter hareketi güzelleştiriyordu, pankart ise küçük düşürüyordu. Küçük düşürmek için de liselinin imlası seçilmişti.
Bir edebiyat öğretmeni olarak bu ayrıntıyı geçiştiremem. Öğretmeni olmayan, ders saatlerinin onda biri boş geçen, otuz beş kişilik sınıflarda okuyan bir çocuğun yazım hatasıyla alay etmek, okulu bu hale getiren siyasetin kendi karnesini çocuğun alnına yapıştırmaktır. Hata gerçek olsaydı bile sorumlusu belliydi. Hatanın uydurma olduğu ortaya çıkınca durum büsbütün açığa çıkıyor. Liselinin cehaletini icat etmek gerekmişti, belki de gerçek pankartlar fazla iyi yazılmış olduğu için.
Jules Vallès 1881’de Le Bachelier’yi “Yunanca ve Latinceyle beslenip açlıktan ölenlere” ithaf etmişti. Okul ona bir dil vermiş ama bir gelecek vermemişti. O dil Komün’ün barikatlarında bir silaha dönüştü. 2026’da okul liseliye ne dil veriyor ne gelecek. Sonra da liselinin dilini küçümsemek için bir makineye başvuruluyor. Okulun çöküşü hem isyanın nedeni oluyor hem de isyancıyı aşağılamanın aracı.
Devrim bu bağı biliyordu. Lepeletier’nin hazırladığı ve onun ölümünden sonra Robespierre’in 1793’te Konvansiyon’da okuduğu eğitim planı, yoksul çocuğun neden okula gidemediğini açıkça yazıyordu: “Yoksul çocuğa öğrenimi açık tutuyorsunuz ama her şeyden önce ona ekmek gerek.” Plan, beş ile on iki yaş arasındaki bütün çocukların “kutsal eşitlik yasası altında, aynı elbiseleri” giymesini ve “aynı yemeği” yemesini öneriyordu. Bunun masrafını da açıkça “zenginin sırtına” yüklüyordu. Babeuf da “Ulusların yazgısı, insanların eğitimde tuttukları yola bağlıdır” diye yazmıştı. İki yüz otuz yıl sonra Créteil’deki bir pankart aynı hesabı daha kısa yoldan yapıyor: “Polisler için daha az para, liseler için daha fazla para.”
Voltaire’in suçu
Hugo, Sefiller’de Gavroche’u 1832 barikatının önünde, ölü askerlerin fişekliklerini toplarken öldürür. Çocuk kurşun yağmuru altında şarkı söyler: Yere düştüysem suç Voltaire’in, burnum oluğa girdiyse suç Rousseau’nun. Şarkı, devrimin bütün felaketlerini filozofların kitaplarına yükleyen dönemin muhafazakâr nakaratının bir parodisidir. Bu düzen söylemini bir sokak çocuğunun ağzında gülünç hale getirir. Gavroche, suçu edebiyata yükleyenlerle alay ederek ölür.
Bu sahne direnişle edebiyat arasındaki ilişkinin iki yönünü birden gösteriyor. Bir yanda iktidar, isyanı her zaman kitaplara, düşüncelere, küçük bir azınlığın kışkırtmasına bağlamak ister. 2026’da suçlanan ad Voltaire değil La France insoumise, ama cümlenin kuruluşu aynı. Öte yanda edebiyat da isyanın hazırlayıcısı sayılmaktan hoşlanır. Murat Sarıca devrimin ilk safhasını “düşünürlerin ve yazarların hazırladıkları” bir safha olarak tanımlar. Bu övgü tehlikelidir, çünkü yazarı isyanın sahibi yapar. Bourdieu kafede sınav kâğıdı okurken sokakta dolaşan Varisler bunun en iyi karşı örneği. Kitap isyanı hazırlamış olabilir, ama isyanı yapan kitabı okuyan öğrencidir.
Komün’ün edebiyatı bu yanılsamaya en az kapılan edebiyattı. Eugène Pottier Enternasyonal’in sözlerini yenilginin hemen ardından, Haziran 1871’de yazdı. Vallès üçlemesini sürgünde kaleme aldı. Louise Michel ise anılarını Yeni Kaledonya’daki sürgününden döndükten sonra yazdı. Bu metinlerin hiçbiri isyanın sahibi olma iddiasında bulunmadı. Hepsi kaybedenlerin tanıklığını kayda geçirmeye çalıştı. Komün’ün görsel kaydı Appert’in sahte fotoğraflarına kaldıysa, Komün’ün hafızasını Appert’in elinden şarkılar ve anılar kurtardı.
Şükrü Argın, 1968’in ellinci yılında Goethe’yi anımsatan bir formül kullanır: Deneyim yeşildir, anlatı gri. 2026’da deneyim liselilerin elinde. Kalabalık sınıflar, biber gazı, kaybedilen bir el ve bir göz onların. Anlatı ise başkalarının elinde: bakanlık bilançolarında, parti açıklamalarında, yıldönümü benzetmelerinde, yapay zekâ kolajlarında. Hepsi gri, hepsi birer kostüm.
Direnişin edebiyatına bugün düşen iş, Komün şarkılarının yaptığını yapmak, yani anlatıyı deneyimin sahibine geri vermek. Konuşması gereken, Pembe Panter’in arkasında görünmez kalan liseli. Kartona kendi el yazısıyla, belki gerçekten bir iki yazım hatasıyla “Bir kabus gördüm” diye başlayan cümleyi yazan çocuk. O cümle, yazının başındaki iki sahte görüntüden daha gerçek, Vignale’in “şiirsel anomali”sinden daha şiirsel. Gavroche’un şarkısı bugün o kartonda sürüyor. Suç Voltaire’in değil. Suç, o pankartı okumak yerine bir panterin fotoğrafını paylaşanlarda.
Kitaplar: William Doyle, Fransız Devrimi (Dost); Murat Sarıca, 100 Soruda Fransız İhtilali; Devrim Yazıları: Robespierre, Saint-Just, Marat, Danton, Babeuf (Belge); Roel Janssen, 1968. ‘You Say You Want a Revolution’ (Balans, 2018); Victor Hugo, Sefiller; Jules Vallès, Le Bachelier.
Yazılar ve haberler:
- Şükrü Argın, “Elli Yıl Sonra: Mayıs ‘68’i Anımsamak, Anmak, Anlatmak ve Anlamak”, Ayrıntı Dergi, 15 Mayıs 2018.
- Gabriel Rockhill, “‘1968 Düşüncesi’ Efsanesi ve Fransız Aydınları”, İştirakî, 17 Ocak 2024.
- Evrim Kepenek, “Paris Komününün feminist ruhları”, bianet, 18 Mart 2021.
- Gürbüz Evren, “Fransızlar iktidara öfkelendiğinde neden ‘À la Bastille’ diye bağırırlar?”, Independent Türkçe, 13 Ekim 2026.
- Mélina Loupia, “Pancartes truffées de fautes, Panthère rose…”, Clubic, 19 Ekim 2026.
- “La Panthère rose face aux canons à eau : Frédéric Vignale…”, Le Mague, 18 Ekim 2026.
- Efsun Akay, “Fransa’daki Pembe Panter görüntüleri viral oldu”, Onedio, 18 Ekim 2026.
- “Protests sweep across Europe as young people demand change”, MaltaToday, 18 Ekim 2026.
- “Fransa’da 1 ayın geride kaldığı lise eylemlerinde öğrencilerin pankartları öne çıktı”, Anadolu Ajansı, 17 Ekim 2026.
- “Why Are Students Protesting Across France?”, TIME, 2 Ekim 2026.
- Mélenchon’un Mayıs 1968 karşılaştırması, Yahoo Actualités, 5 Ekim 2026.
- Robert Zaretsky, “Everyone in France Wants to Claim the Legacy of 1968”, Foreign Policy, 18 Nisan 2018.
- “Pink Panthers (advocacy group)”, Wikipedia.
- Thomas Piketty, “Des centaines de milliers de jeunes travaillent dur pour obtenir leur bac, mais rien n’est prévu pour les accueillir dans le supérieur”, Le Monde, 17 Ekim 2026.