İnsana insanlık erdemiyle sahip çıkarak, insanlığın ürettiği Antakya Alevi toplumunun Ras es-Seni ve Kıddes Bayramları kültürel araştırmalar adına üzerinde konuşulması gereken ritüellerdir.
14 Ocak’ta (Kanun-i Sani’nin 1. ve Rumi-Şemsi takvime göre yılın ilk günü) kutladığımız Ras es-Seni Bayramı ve 19 Ocak’ta kutladığımız Kıddes (Rumi-Şemsi takvime göre yılın 6. günü) bayramıdır. Her iki bayram da Mezopotamya (Beyt Nahreyn) ve Suriye/Asur bölgesinin tamamının ortak bayramı olarak ortaya çıkmıştır. Basra Körfezi’nden başlayıp sırtını Zagros Dağları’na veren, oradan Torosların eteklerinden Doğu Akdeniz kıyısı boyunca uzanıp Nil’in derinliklerine inen ve bir ismiyle de “Verimli Hilal” ya da “Hilal el-Hasibi” olarak bilinen bu bölge, evrensel tarihin omurgasını teşkil eder.
Bu bölgenin köklü halklarından biri olan ve uygarlık mirasının her aşamasını kültürel dokusunda taşıyan Arap Alevileri, “7 Doruk/Kubbe” algısı ile insanlık birikimini sahiplenmektedir. Aleviler, Hay’dan gelip Hu’ya gittiklerini kabul ederler. Bu algıdan hareketle; insanın, inancın ve kültürel birikimin belirli bir tarihsel kesitle sınırlandırılamayacağını, tam tersine her dönemin özgünlüğüne bağlı olarak yeni bir toplumsal sistemin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu söylemin sosyolojik teorilerde karşılığı çoktur; ancak bunu toplumsal evrim teorisiyle açıklarsak daha yerinde olur.
Nitekim Alevilerin en önemli şahsiyetlerinden ve Şeyh ed-Din olarak kabul edilen Hasibi şöyle demektedir: “Akıl süzgecinden geçmeyen hiçbir şey, şer-i olamaz.” Meseleye bilimsel verilerle yaklaştığımızda, Hasibi’nin bu yaklaşımı yaşadığı dönem açısından devrim niteliğindedir.
Bu yazdıklarım, hiçbir milliyetçi reflekse kapılmadan, tarihin yeniden tasarlanması gerektiği kanaatimden oluşmaktadır. Bu, gelenekselden geleceğe sürdürülebilir bir kimlik tasarımını getirebilecek temel yollardan biridir. Tarihi yeniden düşünürken iktidarların tarihinin dışına çıkmak; çok uluslu kapitalizm, kültürel türdeşleşme ve tüketim kültürünü sorgulayarak bugünkü uygarlığın ahlaki bunalımlarını da göz önüne almak gerekir. Çöken bir uygarlığın karşısına neyi ve nasıl koyacağımızı düşünmek; yeni kurum ve değerlerin toplumsal evrimle ortaya çıkmasına ve uygarlık birikimini sentezleyerek gelecek toplum tasarısına katkı sunma gayreti içinde olmamızı sağlar.
Bu satırlardan sonra tarihsel doğruları tespit edebilmemiz için dört ana temel noktayı derinlemesine araştırmamız gerektiği kanısındayım:
- Emeviler ve Abbasiler dönemi ağırlıklı olmak üzere, İslam adına uydurulan hikaye ve tasarıları sorgulamak,
- Alevilerin Yavuz dönemindeki katliamlarla bir travma ve toplu bir medeniyet kaybı yaşamaları meselesinin sorgulanması,
- 1900’lü yıllarla başlayan ulus inşa projeleri kapsamında ortaya atılan “tarih tezleri” ve bunların etkileri,
- Modernleşme, postmodernleşme ve emperyalizmin küreselleşmesi ile bunların toplumsal dinamiklere etkisi.
Bunun dışında; işçi göçü, kültürel edinim, kültürel değerlere ulaşılabilirlik ve siyasetin ideolojik müdahaleleri sonucunda yaşanan kültür ve demokrasi bunalımı da ele alınmalıdır. Bu sorgulamalar yapılırken kültürel üretimin görünürlüğünü artırmak, yaratıcı beyin göçünün önüne geçerek koordinasyon komiteleri oluşturmak, kültürel ve sözlü tarih çalışmalarıyla yereli kayıt altına almak hedeflenmelidir. Buradan hareketle “demokratik toplum, sürdürülebilir kimlik, dayanıklılık ve ekolojik kent” hedeflenerek tarih yeniden harekete geçirilmelidir. Bu yapılırsa bireyden topluma uzanan bunalım aşılarak mutluluğun resmi çizilebilir ve toplum yeniden kurulabilir.
Bu satırlardan sonra konunun özüne dönecek olursak; meselenin özü Arami, Asuri, Keldani ve Arap halklarında yatar. Tespit edebildiğim kadarıyla her şey Akitu (Akito) ile başlar. Akitu, 7000 yıl önce Babiller tarafından yeni yıl kutlaması olarak ortaya çıkarılmıştır. Nisan ayında; yeni gün, yeni başlangıç, baharın gelişi, doğanın yeniden dirilişi, karanlığın yerine aydınlık ve bereketin ortaya çıkışı ile anlamlandırılır. Nitekim Aramice konuşan tüm bölge bu bayramı “Tarım/Ziraat Bayramı” olarak kutlamıştır.
Bugün Süryani halkı, 1 Nisan’da Akitu Bayramı’nı kutlar. Akitu; ilahın suretinin taşınarak su kenarında yer alan mabede götürülmesi, orada dini ritüellerin yanı sıra kutlama ve şenliklerin tertip edilmesi anlamına gelmektedir. Bu ritüel, “Akitu sineynem” olarak da bilinir. Bu kutlama bir boyutuyla Temmuz’un (Demmuz) ölümden sonra yeniden canlanmasını ifade eden; doğadaki çiçeklerin ve yeşilliğin tüm insanlığa ferahlık, bereket ve mutluluk getirmesi adına yapılan bir bayram olarak da bilinir.
Bu bayram Fenikelilerde “Ümmü Zülüf” (Zülüflü) lakaplı İştar’a adanmıştı. İştar; doğanın anası, bereketin, güzelliğin, doğumun, sabah ve gece yıldızlarının tanrıçasıydı. Suriye’deki Alevi toplumunda “Al Ayn Ümmü Zülüf” ve “Zülüf Mavlaya” şarkıları hâlâ söylenir.
MÖ 1450-1195 tarihleri arasında Lazkiye’nin Ras Şamra bölgesinde bir ticaret kenti olan Ugarit döneminde “kuz-li” şeklinde iki kelimenin kullanımı dikkat çeker. “İlahın Dönüşü” anlamına gelen ve bugün bizlerin “Kuzelle” olarak kullandığımız kelimenin bu dönemde ortaya çıktığı; bereket tanrısı Baal’ın kuraklığı yok etmesi adına kutlandığı şeklinde de tarihe geçmiştir. Suriyeli tarih bilimci Haydar Naise ise “kuzli” kelimesinin Arami dilinde “yeni başlangıç” anlamına geldiğini belirtmiştir. Bu iki kelime zamanla evrilerek “kuzelle / kuvve-zelle / el-kuvve zilliya” olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu şekliyle, mutlak olarak küfrün zelil olması ve Hakk’ın zafer kazanması anlamında kullanılmıştır. Bir başka yaklaşımda ise “kavzele, kavzelet, kizlet, kezzela, kuzellet” şeklinde, “ateşin harlanma anı” ya da “ateşin harlanması” anlamında da kullanılmaktadır.
Bu kutlama, Roma’nın bölgemizde egemen olması ve Hristiyanlığın ortaya çıkışıyla yeni bir şekil almıştır. Roma’nın bölgeye Jülyen (Rumi-Şemsi) takvimini dayatması ile kutlamalar nisan ayından ocak ayına kaymıştır. (MÖ 100-44 yılları arasında hüküm süren Julius Caesar tarafından MÖ 46’da Jülyen takvimine geçilmiş ve takvime son halini İmparator Augustus vermiştir.)
Hristiyanlığın Kadıköy ve İznik konsilleriyle aldığı kararlar kapsamında ortaya çıkan değişikliğe tabi olanlar “Melkit / Melekit” (Kral taraftarı) olarak anıldılar. Bunun dışında kalan Süryaniler kutlamalarını nisanda yapmaya devam ettiler. Rum Ortodokslar ise kutlamalarını ocak ayına taşıdılar. Roma’dan dolayı bahsi geçen takvim Rumi (Şarki) Şemsi takvim olarak anılır. 1582 yılında ise 13. Papa Gregorius (1502-1585) Gregoryen takvimini kabul ettirince, Hz. İsa’nın doğumunu başlangıç olarak alan takvimle yılbaşı 1 Ocak’at taşındı. Bugün dünyanın kullandığı takvim ve 31 Aralık kutlaması bu şekilde ortaya çıkmıştır.
Rumi-Şemsi yılbaşı ritüelleri, günümüzde hâlâ bazı Ortodoks toplumlarda uygulanmaktadır. Bu kutlamalar; Kalandar, Calandrier, Kalandarya, Kalanta (Yunan), Kalantaris (Rum), Kalandefota (Pontus) olarak adlandırılmaktadır. Türkiye’de Sakarya’nın Akyazı; Trabzon’un Maçka, Yomra ve Çaykara; Rize, Düzce, Adapazarı ve Artvin’in kimi bölgelerinde bu gelenek sürdürülmektedir. Bu anlamda Karadeniz halkları geçmişten bugüne bu kutlamayı taşımışlardır. Bu kutlama Abhaz, Rum ve Gürcülerde mevcuttur. 13 Ocak’ı 14 Ocak’a bağlayan gece çeşitli şenlik ve tarihi ritüellerle bu kutlama gerçekleştirilerek günümüze kadar gelmiştir.
Ras es-Seni gibi Kıddes de tarihin derinliklerine doğru yol aldığımızda su kültüne ve su uygarlıklarına dayanır. Bu uygulama ilk olarak Aramice bir kelime olan “Kıddes / Gıttas” (suya batma, suya dalmak, suda arınma ritüeli) olarak ortaya çıkmıştır. Mezopotamya (Beyt Nahreyn) uygarlığından, Arami kültürü ve coğrafyasının bir parçası olan Fenike kültürüne yerleşmiştir. Fenike kültüründen Yunan’a (Zeus kültüne), oradan da Hristiyan kültürüne taşınmıştır. Ancak vaftizin Anadolu’da, Kibele tapınımında da uygulandığı bilinmektedir. Tarihsel bulgular; suyla arınmanın Sarı Irmak (Çin), İndus Vadisi (Hindistan), Sami topluluklarında Beyt Nahreyn, Nebatiler (Şeria Nehri), Fenikeliler (Asi Nehri), Gassaniler (Şam) ve Yemen gibi yerlerde de benzer şekillerde mevcut olduğunu göstermektedir.
(Not: Başka bir yazının konusu olabilecek Yemen ve uygarlık birikimi incelenmeye değerdir. Yemen ve ilk Hristiyanlar meselesi bu alanda araştırılması gereken bir konudur. Bu konuda da Iraklı bilim insanı Fadel El Rubai’nin çalışmalarının gözden geçirilmesini öneririm.)
Kıddes’in bir diğer boyutu ve Arap Alevilerine ulaşmasını sağlayan esas kaynak, Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif dinidir. Bugün ise bu inancın bir boyuttaki mirasçıları Sabiilerdir. Sabiilik, Aramicede “sabağa” yani “vaftizciler” anlamındadır. Bu inanç gerek Fenike kültünde gerekse Harranilerde önemli bir kültürel boyutu ifade eder. (Harraniler, Alevilerin atalarından olup Şeyh ed-Din Hasibi’nin en büyük taraftarı ve destekçileridirler.) Bu iki inanç toplumunda; su, reyhan (mersin/murt/hambeles/habbel-es) ve nbit (sıkma üzüm suyu) kutsal olup; el, yüz ve ağza alınarak bir tür arınma, yeniden başlangıç ya da duaya hazırlık ritüellerinde uygulanır.
Arap Alevi inancına göre ise:
- Kıddes: Kutsal sayma, dua etme, yüceltme, Allah’a şükretme,
- Kıddes Bayramı: Hz. İsa ile ilgilidir.
- Hz. İsa’ya peygamberlik geldiğinde; Mısır’da Ayn Şems şehrinde, kuyusu bulunan yemyeşil bir alanda Hz. İsa kuyudan su çekip kuyu çevresini yıkayarak tertemiz bir duruma getirir. Ardından kuyunun bulunduğu alanı ibadet yeri olarak seçer ve Allah’a dua etmeye başlar. Duada ağzından çıkan her kelimeyi yeryüzünde bulunan bütün varlıkların; başta reyhan (mersin/murt) ve zeytin ağaçları olmak üzere ağaçların, kuşların, taşların, dağların, nehirlerin ve meleklerin tekrarladığı rivayet edilir. Bu varlıkların aynı anda secde ettiği, Hz. İsa’nın ibadetine eşlik ettikleri bildirilir. Tüm varlıkların Allah’a ibadet edip şükretmeleri Kıddes günü kabul edilir ve Arap Alevilerine göre bugün 19 Ocak’tır.
- 6 Kânûn-ı Sâni (19 Ocak) Kıddes Bayramı, diğer adı ile İyd el-Gıttas; Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’yı Ürdün Nehri’nde suya üç kez daldırarak vaftiz (tathir) ettiği gündür. Bu anlamlı gün, Hz. İsa’ya duyulan hürmeti ifade etme adına kutlanan günlerden birisidir. Sonuç olarak Kıddes günü, Hz. Yahya ve Hz. İsa ile bütünleşmiş önemli bir gündür. Allah’a ve peygamberlerine inancı olan her insan için bugün kutsal bir gün olarak kabul edilir.
Bu bilgilere göre Kıddes kutlaması yapan topluluklarda farklı anlamlar yüklense de genel bir değerlendirme yaptığımızda:
- Bedenin bağlılığından kurtulup ruhi aydınlanmaya yükseliştir Kıddes kutlaması. Yahya Peygamber bilgenin kendisidir, Hz. İsa Mesih onun öğrencisidir; ancak Kıddes, Hz. İsa Mesih’in bilgeliğe yükselişidir. Bugünkü toplumlarda Kıddes, ruhi olarak bilgeliğe hazır oluş olarak da kabul edilebilir.
- Sudan ve ruhtan doğmaktır. (“Hayatı olan her şeyi sudan yarattık.” Kur’an-ı Kerim, Enbiya: 30) (Nisa: 136 / Bakara: 285) İncil/Markos: “O sırada İsa, Celile bölgesinin Nasıra kentinden geldi ve Yahya’nın eliyle Ürdün Nehri’nde takdis edildi. İsa sudan çıkar çıkmaz göklerin yarıldığını ve Kutsal Ruh’un güvercin gibi üzerine indiğini gördü.” (Markos 1: 9-10)
- Manevi temizlik olarak da kabul edilir. “Sana ‘Yeniden doğmalısınız’ dediğime şaşma. Yel dilediği yerde eser, sesini işitirsin; ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh’tan doğan herkes böyledir.” (Yuhanna 3) Hz. Yahya, Hz. İsa’yı nehirde su ile vaftiz ettikten sonra şöyle der: “Gerçi ben sizi tövbe için suyla vaftiz ediyorum. Ama benden sonra gelen benden daha güçlüdür. Ben onun çarıklarını çıkarmaya bile layık değilim. O, sizi Kutsal Ruh’la ve ateşle vaftiz edecektir.” (Matta 3: 11-12; Luka 3: 16; Markos 1: 8; Yuhanna 1: 33)
- Hz. İsa buyurur: “Bakın size söylüyorum ki, kalbi kötülükleri seven insanı denizlerin tüm suyu yıkayamayacaktır ve yine size söylüyorum ki, yıkanmayan (abdest almayan) kimse ibadetiyle Allah’ı razı etmek şöyle dursun, ruhu putperestliğe benzer bir günahla yüklenecektir.” İncil’de Hz. İsa’nın vaftizi ile ilgili şöyle bir bölüm geçer: “Öyleyse neye dayanarak vaftiz oldunuz?” diye sordu. “Yahya’nın öğretisine dayanarak vaftiz olduk” dediler. (Elçilerin İşleri, Bölüm 19)
Diğer yandan Hz. Yahya, Yahudi peygamberi olan Hz. Zekeriya’nın oğlu olmasına rağmen Hz. İsa’yı Sabii inancına göre vaftiz etmiştir. Kur’an’da ise Sabiiler anılarak onlardan söz edilmiştir: “Muhakkak ki inananlar, Yahudiler, Sabiiler ve Hristiyanlardan kim Allah´a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Kur’an-ı Kerim, Maide: 69)
Kıddes gecesi, zeytin veya reyhan dalı bir kaba konur; tüm gece gökyüzünü görecek şekilde açıkta bırakılır, sabah bu suyla saç taranır ve yüz yıkanır. Kıddes günü fettukalar (ilahiler/şarkılar) söylenir, şarkılar okunur, hezzura (bilmece) sorulur. Kıddes günü sabah erkenden mezarlıklar ve türbeler ziyaret edilir, kurbanlar kesilir, dualar okunur. Nehir veya denize gidilip suya girilir. Krus, zinglet, kıbbi bissayni, lebni, zlebi, dahrücet, kbeybet gibi geleneksel yemekler yapılır, sofralar serilir. Bayramlaşma yapılır, “aydi” (bayramlık ikram) götürülür, çocuklara bayram harçlığı verilir.
Sonuç olarak; “7 Kubbe” anlayışı ile insanlık mirasını sahiplenen ve insanlık değerleri üretmeye kendini adamış bir inancın sahip olduğu tüm detaylar geçmişten geleceğe uzanırken, Kıddes karanlıktan sonra aydınlığa kavuşmaktır. Aydınlanma yolunda amel eden herkesin, Kıddes’in ışığıyla yolunu bularak menzile ulaşması temennisiyle.
İnsanlık mirasının ve değer üretmenin inancı olan Alevilik, bilimsel olarak toplumsal evrim teorisiyle açıklandığında: Adem Safiyullah’tır, Ademiyiz; İbrahim Halilullah’tır, İbrahimi’yiz; Musa Kelimullah’tır, Musai’yiz; İsa Ruhullah’tır, İsevi’yiz; Muhammed Habibullah’tır, Muhammedi’yiz. Özellikle hepsi ile sır, Muhammed Mustafa ile aşikâr olan Ali’den (a.s.) ötürü de Aleviyiz.
Sözün Erbabı, Nebilerin Üstadı İmam Ali şöyle buyurur: “Ateşi İbrahim’e emin ve serin kılan benim, Benim Nuh’un gemisini batmaktan kurtaran, Benim Musa’ya Tevrat’ı okuyan, benim İsa’ya beşikte kelamı olan, Benim Yusuf’la kuyuda olup kardeşlerinden koruyan; Benim Süleyman’a kilimin rüzgârını sağlayan.” (Envarü’n-Nu’maniyye, 1/31)
Muhammed Mustafa (s.a.a.v.) buyurdu: “Bütün peygamberlerle sır olarak, benimle ise açık isimle gelen Ali’dir.” (Cami’ul-Esrar, 382)
Peygamber Muhammed’in insanlığa getirdiği mesaj ile Aristoteles’in, Sokrates’in, Peygamber Musa ve İsa Mesih’in mesajlarını tarih içinde eşitçe kavrayarak; Ramazan, Kurban, Gadir-i Hum, Paskalya, Pesah, Kıddes, Ras es-Seni, Evvel Temmuz ve Nevruz ile insanlık üretmeye ve insanca yaşamaya adanmış her çabaya ve şahsa saygıyla, Bayramınızı kutlarım.
Küresel çapta demokratik, eşit, adil, özgür, ekolojik ve sürdürülebilir bir gelecek temennisi ile saygı ve sevgiyle…
Asi-Der Yönetim Kurulu Başkanı