“Ağustos Böceği ile Karınca” hikâyesini bilmeyenimiz yoktur. Kökeni Yunan masalcı Ezop’a dayanan bu ünlü fablı, biz daha çok La Fontaine’in kaleme aldığı ve Orhan Veli’nin nefis diliyle Türkçemize kazandırdığı o manzum biçimiyle anımsarız. Şiirin asıl adı “Cırcır Böceği ile Karınca”dır:
“Cırcır böceği çaldı saz,
Bütün yaz.
Derken kış da geldi, çattı.
Seninkinde şafak attı.
Baktı ki yok hiç yiyecek,
Ne bir sinek, ne bir böcek.
Kalktı karıncaya gitti;
Yandı, yakıldı, ah etti.
Üç beş buğdaydan ne çıkar,
Gelecek mevsime kadar,
Birkaç tane borç istedi.
“İnayet buyurun, dedi
Yemin billâh ederim,
Eylüle kalmaz öderim.”
İşin kötüsü, karınca
Borca hiç alışmamıştı;
Bu ricacıya çıkıştı:
— “Ne yaptınız yaz boyunca?”
— “Ne mi yaptım? Saz çaldım, saz!”
— “Ya, öyle mi? Demek ki siz,
Yazı sazla geçirdiniz;
Şimdi de oynayın biraz.”
Fabl; kahramanları genellikle hayvanlardan seçilen, sonunda ders verme amacı güden manzum bir hikâye türüdür. Sözcüğün Türkçe karşılığı ise “öykünce”. Manzum hikâye denildiğinde de olay, yer, kişi ve zaman gibi unsurların şiir biçiminde ve çoğunlukla uyaklı olarak anlatıldığı edebî bir türü anlarız. Bu teorik bilgileri vermemin bir nedeni var: Bu manzum hikâyelerin ezberimizde kolayca yer etmesi ve çıkarılacak derslerin hayat boyu kulağımıza küpe olması amaçlanır. Sanırım bu amaca da ulaşılıyor. Baksanıza, bunca yıldan sonra bile çoğumuz bu hikâyelerin, sözcüğü sözcüğüne olmasa da, özünü gayet iyi anımsıyoruz.
Hikâyede verilen mesajın hepimiz tarafından net anlaşıldığını bildiğimden, bir öğretmen tavrıyla “şair burada ne demek istemiş” sorusunun biraz ötesine geçmek istiyorum. Tamam, karıncanın çalışkanlığını hepimiz takdir ediyoruz. Peki ya ağustos böceğinin, namıdiğer cırcır böceğinin ya da halk dilindeki adıyla orak böceğinin gerçek hikâyesini biliyor muyuz? Merak ediyorum; masalcı Ezop veya La Fontaine, ağustos böceğinin trajik yaşam öyküsünü bilseydi bu fablı yine de böyle yazar mıydı?
Aslına bakarsanız, sıcak bir ağustos gününde Asya’nın en batı ucunda, Babakale sahilindeki bir çay bahçesinde mola verip o şahane koroyu dinleyene kadar ben de bu hikâyeyi bilmiyordum. Sonra merak edip araştırdım.
Orhan Veli’nin mizahi anlatımı güçlendirmek için “cırcır böceği” dediği ağustos böceği, ömrünün neredeyse tamamını toprağın altında geçirir. Gününü gün eden, tembel bir canlı olarak bildiğimiz bu böcek, yer altında sabırla büyümeyi bekler. Türüne bağlı olarak toprak altında kalma süresi 2 ile 17 yıl arasında değişir. Buna karşılık, ağustos böceğinin güneşle buluştuğu yeryüzü ömrü ise sadece 2 ile 6 hafta arasındadır. Yani ömrünün çok büyük bir kısmını karanlıkta geçirir, gün ışığındaki ömrü ise en fazla bir buçuk aydır. Bizim tembel dediğimiz böcek, kış gelmeden, en geç ağustos sonunda zaten hayata veda eder.
Karıncanın alaycı bir dille “Yazı sazla geçirdiniz, şimdi de oynayın biraz,” dediği ağustos böceği, istese de kış mevsimini göremez. Üstelik o şarkıyı söyleyen yalnızca erkek ağustos böceğidir. Yaz boyunca yüksek sesle şarkı söyleyerek dişisini arar. Acelesi vardır çünkü zamanı çok dardır. Tek amacı, bu kısacık sürede eşini bulmak ve kendinden sonraki nesli güvence altına almaktır.
Yani ağustos böceğinin çıkardığı ses, anlamsız bir gürültü değil, aslında zamana karşı yarışan bir aşk şarkısıdır.
Yeraltında sabırla geçirdiği yılların ardından nihayet gün ışığına kavuşan bu canlının gün ışığının tadını çıkarmasını, kısacık hayatını aşkı arayarak geçirmesini anlayamadığımız için mi ona bu haksızlığı yapıyoruz acaba?


