Köy Enstitüsü ruhunu benliğinde taşıyan o bilge ozan ve yazarla yollarımız, ilk kez Muğla’nın o kendine has entelektüel ikliminde kesişmişti. O dönemler şehir, sanatın ve edebiyatın soluğuyla nefes alıyordu; sendikalar ve dernekler, fikir işçilerini ağırlamaktan onur duyar, onları halkla buluşturmak için adeta birbirleriyle yarışırlardı. Siyasi atmosferin nezaketi, bugünün aksine, birleştirici bir güç gibiydi. Bir mülki amirin edebiyatçıları bir külfet olarak görmesi akla hayale gelmez; aksine bir kaymakam gelir, o söyleşilerin başköşesine büyük bir iştahla kurulurdu.
Muğla çevresinde bir yerde sanatın sesi duyulsa, sanki gizli bir çağrı yapılmışçasına büyük bir heyecan dalgası yayılırdı. Marmaris’ten Köyceğiz’e, Fethiye’den Datça’ya kadar insanlar bir otobüse doluşur, Köy Enstitülü o şanlı yılları yad etmek için yollara düşerdi. Şimdilerde ne yazık ki burnumuzun dibindeki etkinlikleri bile görmezden gelip geçiyoruz; o günlerin o muazzam toplumsal coşkusu yerini derin bir duyarsızlığa bıraktı.
Aradan geçen yıllar boyunca onun dizelerindeki dirençle beslendim; o tertemiz moral kaynağını, dimağları taptaze öğrencilerime de birer azık gibi taşıdım. Özellikle “Ahlat Ağacı” şiiriyle, bozkırın ortasında bir köy çocuğu olmanın o soylu kıvancını iliklerimde hissettim; gözlerimdeki yılgınlık bulutlarını o şiirin rüzgarıyla dağıttım.
Tanışmamızın üzerinden henüz iki hafta geçmişti ki, posta kutumda adıma gönderilmiş o sanat dergisini görünce sevincimden yerimde duramadım. O gün okulda o dergiyi heyecanla göstermediğim tek bir meslektaşım kalmamıştı. Eve adeta ayaklarım yere değmeden, uçarak gittim. Kolay mıydı? Taşranın sessizliğinde, sanata susamış bir halde yaşarken bir dergi sayfasında kendi adımı, kendi şiirimi görmek dünyalara bedeldi.
Bu kıvılcım içimde sönmeyen bir yangına dönüştü. Önce “Birikim” adlı okul dergisini hayata geçirdik. Ardından Ortaca topraklarında filizlenen “İspinoz” dergisine öğrencilerimle birlikte omuz verdik. Rahmetli Yükselecek Demirel’in emekle ördüğü “Damla” dergisinde ve nihayet Türkiye’nin dört bir yanındaki pek çok mecrada yazılarım, şiirlerim boy göstermeye başladı. Sanatın o sıcak iklimine artık tamamen ısınmıştım.
Zaman, yatağını bulan bir ırmak gibi akıp giderken takvimler yine bir 17 Nisan’ı gösteriyordu. Yine Muğla’daydık; bu kez gökyüzü daha bir yıldızlıydı. Mehmet Başaran, Fakir Baykurt ve Oktay Akbal gibi edebiyatın dev çınarları oradaydı. Çevremiz, Köy Enstitüsü ruhunu taşıyan, anılarıyla yaşayan öğretmenlerle çevriliydi; Köyceğiz’den Suphi Tuncer’in gülen yüzünü hâlâ anımsarım. Söyleşiler masalara sığmaz, heyecanlı sohbetler gecenin karanlığını delip geçerdi; kimse o efsunlu havadan kopup gitmek istemezdi.
Her etkinliğe, zihinlerinde yeni ufuklar açılsın diye gönüllü birkaç öğrencimi de götürürdüm. Mehmet Başaran, her karşılaşmamızda içimde saklı duran filizleri gün ışığına çıkarır, kulağıma o altın küpeyi küpe ederdi: “Öğretmenim, dergileri asla hafife alma! Yazının gerçek mutfağı dergilerdir, orayı boşlama. Kitap çıkarmak için de acele etme!”
E-postanın henüz hayatımıza girmediği, dergilerin gazete bayilerinden veya kitapçılardan heyecanla takip edildiği o zahmetli ama samimi günlerde, bu öğütleri yüreğimin baş köşesine koydum. Ulaşabildiğim her kültür ve sanat dergisine hiç usanmadan şiirlerimi, öykülerimi, denemelerimi gönderdim. Kimisi okunmadan tozlu raflara, kimisi çöpe gitti; kimisi “gelecek sayıda” müjdesiyle sıraya girdi. Ama ben yazmaktan ve o mutfakta pişmekten asla vazgeçmedim.
Mehmet Başaran’dan öğrendiklerim, sadece kelimelerden ibaret değildi; o bana hayatın ak dikenleri arasında kendine yol açmayı, kızıl çalılar etrafımı sarsa da yılmadan yürümeyi öğretti. Yazıya, şiire ve öyküye küsmemeyi; hem kendimi hem de çevremi yeşertmeyi ondan devraldım. O, Köy Enstitülü yıllarını anlatırken sanki bir tarih canlanır, biz de o anlatımın içinde kaybolurduk. Yaşama bu denli dönük okulların kapatılmasının derin sızısını yüreğimizde hisseder, isyanımızı sessiz ama derinden yaşardık. Öğretmen, ozan ve yazar olmanın o çeliğe su vermek kadar sert ama tavizsiz gücünü ondan gördüm.
Başaran’ın şiirlerini okumak, okutmak ve onun fikirlerini omuzlarımda taşımak benim için en soylu onurdur. Toplamda sadece üç kez bir araya gelmiştik; ancak o üç dokunuş ve saatlerce süren sohbetler, bir ömre bedel bir rehberlik sundu bana. Köy Enstitülü bir sanatçı olmak bambaşka bir şeydi; dokunduğu toprağı yeşerten, kıraçları yeşile boyayan bir idealizmdi bu. Ozanımızı bugün hâlâ yüreğimin en derin köşesinde yaşatıyorum. Belki de bu yüzden toplumsal meselelerin o çengelli ayraçlarında dolanıp duruyorum; her iğneyi, her sancıyı sözcüklerime yükleyip sayfalara dökmem ondandır.
İlk yayınlanan şiirimle bir kelebek hafifliğinde kanatlanıp uçtuğum o günü asla unutamam. Umudumu kırmayan, yolumu aydınlatan ozan öğretmenim; ruhun daima mutlulukla dolsun. “Deve dikenlerinin gülü” olan o şiirce sözcüklerin, şimdi gün ışığında demleniyor. Zihnimin kıvrımları senin sohbetlerinle, dizelerinle dopdolu. Şiir elini senden aldım ve şimdi o eli, senin öğrettiğin gibi öğrencilerime uzatıyorum. Biz şimdi seninle, senin şiirinle çoğalıyoruz.
Dilimde burcu burcu tüten, biraz kıraç biraz bulutlu dizelerin yankılanıyor:
“…Ne de dolmaz çilen varmış / İlk defa kırağı yaktı canını / Aşkı sonra bulutların / Rüzgarın cilvesi değil miydi / Döken yapraklarını / Durmuşsun kırların bir ucuna / Ah senin halin köylü hali / Yaşarsın kıraç toprakta / servi- simin misali”
Artık nerede bir ahlat ağacı görsem, bilirim ki Başaran ozanımızın selamı var o dallarda. Seni kaç kişi daha dillendirecek, kaç kişinin azığına katık olacaksın bilemem; ama o kır kıraçta toprağa tutunan direncin asla unutulmayacak. Ahlat ağacına şiir yazan koca çınara, rüzgârın cilvesiyle düşen her yaprağa bin selam olsun…