Dr. Lera Boroditsky, sahne perdesi önünde, siyah giysiler içinde, elleri çırpma veya anlatma pozisyonundayken ve mikrofon önündeyken görüldüğü renkli kalem çizimi.

Dil, Düşünce ve Kültür Üstüne

Okuma Süresi: 14

Yazarla Tanış

"Edebiyat etkinliğinde elinde üzerinde Almanca şiir ve sanat çalışması bulunan bir afiş tutan gözlüklü bir adamın kara kalem portre çizimi."

Mesut ŞENOL

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Eski bir kaymakam ve vali yardımcısı olan Şenol, TRT ve özel kanallarda programlar yapmıştır. Yirmi şiir kitabı ve pek çok edebi çevirisi bulunmaktadır. Naji Naaman 2011 Edebiyat Onur Ödülü ve TULLIOLA-RENATO FILIPELLI 2019 ödülü sahibidir. Papirüs Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği yapmıştır.

Dr. Lera Boroditsky

Çeviri: Mesut ŞENOL

Dr. Lera Boroditsky, dil ve biliş alanlarında çalışan bir bilişsel bilimci ve profesördür. Dilsel görelilik (dilsel bağıntılılık) teorisine en çok katkı sağlayan başlıca isimlerden biridir. Boroditsky; Searle Bursu, McDonnell Bursu, Ulusal Bilim Vakfı (NSF) Kariyer Ödülü ve Amerikan Psikoloji Derneği Seçkin Bilim İnsanı Ödülü sahibidir. San Diego California Üniversitesi’nde Bilişsel Bilim Profesörü olarak görev yapmaktadır. Daha önce Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ve Stanford Üniversitesi kadrosunda görev almıştır.

Soru: Lera, bilişsel bilim ve dilbilim alanındaki araştırmaların düşünceye dair anlayışımızı dönüştürdü. Dil kültürü nasıl etkiler? Lera: Dil, düşünceyi pek çok şekilde biçimlendirebilir. Kendi çalışmalarıma bakacak olursak, dilin düşüncenin temellerini nasıl şekillendirdiğine odaklandım. Mekânı ve zamanı nasıl düzenlediğimiz, renkleri nasıl işlediğimiz, olaylar hakkında nasıl düşündüğümüz gibi çok temel meselelere… Ve gördüğümüz şey şu: Bilişin bu en temel yapı taşlarında bile dil, dünyayı zihnimizde nasıl bir araya getirdiğimiz üzerinde gerçekten derin bir etkiye sahip olabiliyor. Soru: Dilsel görelilik (linguistic relativity) geçmişte reddedilmiş, sonraları ise bazı alanlarda yeniden gündeme gelmişti. Sen ne düşünüyorsun? Eski araştırmacılar yöntemlerinde, seninkilerle kıyaslandığında nerede hata yaptılar?

DİLLER ÖZÜNDE AYNI DEĞİLDİR, DİLLERDEKİ FARKLILAŞMA DÜŞÜNCEYE DE YANSIR

Lera: Chomsky ve o dönemin dilbilim anlayışından doğan güçlü bir fikir vardı: Dillerin özünde birbirinden ciddi bir farkı olmadığı düşünülüyordu. Tabii hiç kimse bu “özün” tam olarak ne olduğunu keşfetmemişti; bu hipotezden ibaret bir iddiaydı. İddia şuydu: Diller temel düzeyde farklılık göstermez. Dolayısıyla, eğer iddianız dillerin temel olarak farklılaşmadığı yönündeyse, farklı dilleri konuşan insanların farklı düşünüp düşünmediğini sormak bile anlamsız hâle gelir. Ancak dilbilimciler sahaya inip farklı dilleri detaylıca inceledikçe, diller arasında gerçekten çarpıcı farklılıklar ortaya çıkardılar. Böylece soru artık “Diller farklılaşır mı?” olmaktan çıktı; çünkü farklılaştıkları çok netleşmişti. Sonrasında ise “Bu farklılıklar düşünceye nasıl yansıyor?” sorusunu sormaya başlayabildiniz. Şüpheciliğin bir başka boyutu da şuydu: Biliş esnek bir şey midir? Dillerin farklı olması bir şeydir, ancak düşünce değiştirilemiyorsa dillerin farklı olmasının bir önemi kalmaz; tüm dilleri konuşanlar aynı şekilde düşünürdü. Fakat bilişsel psikolojide onlarca yıl süren araştırmalar, bilişin ne kadar esnek ve şekillendirilebilir olduğunu gösterdi. Bu iki yapboz parçasını elinize aldığınızda —yani dillerin gerçekten farklı olduğu ve bilişin gerçekten esnek olduğu gerçeklerini birleştirdiğinizde— farklı dilleri konuşan insanlar arasında bu inanılmaz derecede derin farklılıkları bulabileceğiniz bir zemin oluşuyor. Soru: Kendi araştırmalarında ve deneylerinde bu süreçleri tasarlamaya nasıl başladın? Lera: Ben bilişsel psikolog olarak yetiştim; bu yüzden sırf bilişi incelemek için yapılacak en klasik, en temel deney türlerini tasarlayarak işe başladım. İnsanların hafızasını veya kategorizasyon yapma yeteneklerini test etmek, bir sorunu ne kadar hızlı çözebildiklerini ölçmek gibi çok temel tasarımlar kullandım. Yürüttüğüm araştırma programının başarısının bir sırrı da buydu sanırım. Çünkü geçmişte pek çok iddia ya antropologlardan ya da dilbilimcilerden geliyordu. Getirdikleri veriler daha çok saha raporlarına benziyordu. Psikologların ise —ki her alanın neyi kanıt sayacağına dair kendi standartları vardır— bu saha raporlarına bakıp “Bunlar sadece hikâye, gezi günlüğü gibi bir şey, gerçek veri değil” deme eğilimi vardı. Ben ise geleneksel bilişsel psikoloji gibi görünen şeyler yapıyordum; ancak sadece Amerikalı lisans öğrencilerini test etmiyordum. Dünyanın dört bir yanından, çok farklı yerlerde yaşayan insanları test ediyordum. Bu sayede insanlar bu verileri gerçekten ciddiye alıp inanabildiler. “Metodoloji çok tanıdık, çok sağlam; kontrollü bir deney yapılmış, düzgün ölçümler alınmış, bunu gerçekten ciddiye almalıyız” dediler. Bu durum, alanın bu fikre yaklaşımını tamamen değiştirdi. Soru: Bu deneylerde hafıza ve dikkatten, bunların diller arasında nasıl farklılık gösterdiğinden bahsediyorsun. Bu deneyleri ve bulgularını biraz anlatabilir misin?

BİR DİL DÜNYADAKİ BAZI UNSURLARA DİKKAT ÇEKERKEN DİĞERLERİNİ GÖZ ARDI EDEBİLİR

Lera: Tabii ki. Dil, dikkatimizi dünyadaki bazı unsurlara yönlendirip diğerlerini göz ardı etmemizi sağlayabilir. Dünya çok karmaşıktır ve dikkat edebileceğimiz sonsuz sayıda şey vardır; ancak bu bilgiyi işleme kapasitemiz oldukça sınırlıdır. Bu yüzden her dil, dikkat edilecek belirli şeyleri seçer. Örneğin, renk spektrumunu bölme şeklimiz… Bunu yapmanın sonsuz sayıda yolu vardır. Diller bazı seçimler yapar; bazı dillerde renkler için çok sayıda kelime varken bazılarında sadece birkaç tane vardır. Dillerin kesintisiz renk tayfında sınırlar çizdiği yerler dilden dile değişir. Buradan hareketle şunu test edebiliriz: Eğer diliniz bu renk tonları ile şu renk tonları arasında bir ayrım yapıyor ve başka bir dil bunların hepsine tek bir kelimeyle hitap ediyorsa, bu durum sizin o renkleri ayırt etme yeteneğinizi etkiler mi? Örneğin Rusça, açık mavi ile koyu mavi arasında bir ayrım yapar. Açık mavi goluboy, koyu mavi ise sini’dir. Rusça konuşanları, İngilizce konuşanları ve diğer dilleri konuşanları test ettiğinizde şunu görürsünüz: Rusça konuşanlar, farklı isimlerle anılan renkler arasındaki görsel ayrımı İngilizce konuşanlara göre daha hızlı yaparlar. Beyin düzeyinde bakıldığında; insanlara açık maviden koyu maviye doğru yavaşça değişen renk tonları gösterdiğinizde, bu renkleri kategorik olarak farklı isimlerle adlandıran kişilerin beyinlerinde, açık maviden koyu maviye kategorik geçiş yapıldığı anda bir “şaşırma/farkındalık” sinyali (surprisal marker) çakar. İngilizce konuşanlarda ise bu sinyal neredeyse hiç oluşmaz, çünkü onlar için hepsi sadece “mavi”dir (blue). Beyin, henüz çok erken bir aşamada bile o renkleri kategorik olarak farklı işler. “Bir dakika, önemli bir şey değişti” der; ama sadece bu iki rengi farklı kelimelerle ayıran bir dili konuşuyorsanız. Soru: Dikkat ve hafıza üzerindeki bu etkiyle ve farklı dillerin bizi farklı yönlere çekebildiği gerçeğiyle bağlantılı olarak: Sizce olaylardan bahsetmenin “doğru” bir yolu var mıdır?

HER DİL DÜNYAYA DAİR SADECE BİR PERSPEKTİFTİR

Lera: Hayır, elbette yok. Her dil, dünyaya dair sadece bir perspektiftir. Tek bir dilin içinde bile herhangi bir senaryoyu tanımlamak için pek çok seçeneğimiz vardır. Bence en ideal durum, herhangi bir şeyi tanımlarken esnekliğe sahip olmaktır; böylece hassasiyet gerektiğinde daha kesin bir kelime dağarcığı kullanabilir, ama bilmediğiniz bir ayrıntı düzeyine bağlı kalmak istemediğinizde daha genel veya esnek bir dil kullanabilirsiniz. Bir dil size ne kadar çok esneklik ve zenginlik sağlarsa, ifade etmek istediğiniz düşüncelere o kadar sadık kalabilirsiniz. Soru: Peki, dillerin bize sunduğu bu kısıtlamalar ve sınırlar yüzünden insanların ifade biçimlerinde ve dolayısıyla düşüncelerinde dillerinin “tutsağı” olabileceğini düşünüyor musunuz? Lera: Bence insanlar dillerinin yapılarına gereğinden fazla inanıyor. Dillerinin gerçekliği yansıttığını veya gerçekliğe açılan tam bir pencere olduğunu sanıyorlar. Oysa her dil, artık yaşamımız için geçerli olmayan şartlar altında, binlerce yıl boyunca inşa edilmiş insan yapımı bir üründür. İkinci veya üçüncü bir dil öğrendiğinizde, farklı dillerin dünyayı nasıl farklı şekillerde ele aldığını görmeye başlarsınız. Kendi dilinizin yapılarına daha az inanıp şeyleri daha çok sorgulamaya başlarsınız. Aslında hepimiz olayları çok farklı açılardan görme kapasitesine sahibiz. Ancak tek bir dil konuşuyorsanız, dilinizin yapılarının sizi neyi farklı düşünebileceğiniz konusunda yönlendirdiği üzerine düşünmeye pek davet edilmezsiniz. Soru: Dillerin bu çeşitliliğinden bahsetmişken; sizce bu çeşitliliğin kaybolmasının etkisi ne olur?

BİR DİLİN KAYBOLMASI İNANILMAZ MİKTARDA İNSANİ ENTELEKTÜEL EMEĞİN KAYBIDIR

Lera: Dilleri korkutucu bir hızla kaybediyoruz. Şu anda dünyada yaklaşık 7.000 dil var ve bazı tahminlere göre her hafta bir dili kaybediyoruz. Yani 100 yıl içinde dünya dillerinin yarısını kaybetmiş olabiliriz. Hatta bu sürecin şu an daha da hızlandığını düşünüyorum. Bir dilin kaybolması, inanılmaz miktarda insani entelektüel emeğin kaybıdır. O kültürde sizden önce gelmiş tüm insanlar bir araya gelerek bir gerçeklik temsili, bir kozmoloji, tüm bu fikirleri inşa etmek için çalışmışlardır. Dilin son akıcı konuşmacıları da öldüğünde, tüm o entelektüel emek yok olur. Dilbilimci Ken Hale şöyle demişti: “Louvre Müzesi’ne bir bomba atıldığını ve tüm o kültürel mirasın yok olduğunu hayal edin. Bir dili kaybetmek işte böyledir.” Ama bence durum bundan çok daha vahim; çünkü kaybettiğimiz dillerin çoğu iyi belgelenmediği için o bilgiyi herhangi bir şekilde yeniden inşa etme şansımız da olmuyor. Ayrıca o insanların torunlarının hissettiği kayıp duygusu son derece güçlüdür; çünkü geçmişleriyle, atalarıyla ve kendilerini yetiştiren yaşam biçimleriyle olan bağlarını kaybederler. Dolayısıyla dilleri kaybettiğimizde yaşanan kayıp inanılmaz büyüktür. Soru: Bu durumda daha fazla dil öğrenmek ve o kültürü yaşatmak için güçlü bir sebep var. Peki, farklı diller konuşulduğunda diller arasındaki sınırların bulanıklaşması hakkında ne düşünüyorsunuz? Yoksa diller arasında geçiş yaparken onları zihninizde ayırabiliyor musunuz?

DİLLER CANLI VARLIKLARDIR, EVRİLİRLER

Lera: Diller her zaman birbirleriyle karmaşmış, birbirlerinden kelime ödünç almış ve zamanla değişmiştir. Diller canlı varlıklardır, evrilirler. Onları yaratan da ihtiyaçlarımıza uygun şekilde değiştiren de biziz. Bu yüzden birden fazla dil konuşmakta, yeni konuşma biçimleri icat etmekte veya diller arasındaki ögeleri harmanlamakta benim için hiçbir sakınca yok. Bunlar, dil var olduğundan beri doğal olarak gerçekleşen şeyler. Bu durumlar arasında bir taviz ya da kayıp yok; bu sadece doğal bir süreç. Soru: İlk dilinizin Rusça olduğu bir coğrafyadan ABD’ye taşınarak çok farklı dilsel dünyalar arasında geçiş yaptınız. Bu kişisel deneyiminizin araştırmalarınızın tohumlarını attığını düşünüyor musunuz, yoksa başka bir şey miydi? Lera: Kesinlikle yol gösterici oldu. Eski Sovyetler Birliği’nde, neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair çok belirli bir yaklaşımın olduğu ve bilgi akışının çok kapalı olduğu bir ortamda büyüdüm. 12 yaşımdayken ABD’ye taşındım ve aniden büyüdüğüm yerde doğru olan her şeyin yeni yaşadığım yerde tam tersi olduğunu gördüm. İnsanların hayatın en temel meselelerine dair perspektiflerinin ne kadar farklı olabileceğini görmek, tabii ki beni bu konu üzerinde düşünmeye sevk etti. Ayrıca Amerika’daki diğer sınıf arkadaşlarımdan farklı bir bakış açısına sahip olduğum için sık sık tartışmaların içinde kalıyordum. Özgürlük, adalet gibi büyük fikirler üzerine yapılan pek çok tartışmada anlaşmazlığın odak noktasının şu olduğunu fark ettim: Aynı kelimeleri kullanıyorduk ama onları farklı anlamlarda kullanıyorduk. Siz ve ben özgürlük hakkında konuşuyor olabiliriz; aynı şeyden bahsettiğimizi sanıp tartışıyoruzdur ama aslında “özgürlük” kelimesini farklı anlamlarda kullanıyoruzdur. Yani makul bir tartışma bile yürütemiyoruzdur çünkü “özgürlük” kelimesinin tek bir şeyi ifade ettiğine inanmışızdır, oysa pek çok farklı şeye karşılık gelebilir. Bu durum, dil ve düşüncenin birbiriyle nasıl ilişkilendiğini anlama arzumu pekiştirdi; çünkü toplumdaki pek çok önemli tartışma dille yürütülüyor, dile dayanıyor ve bence bazen dil yüzünden karmaşıklaşıyor. Soru: Dilbilim alanında bundan sonra ne görmek istersiniz?

DİLSEL ÇEŞİTLİLİK İNSANIN NORMAL DURUMUDUR

Lera: Bence dilsel çeşitliliğin insanın normal durumu olduğunu kabul etmek gerekiyor. İnsan zihninin gerçekliği algılamak için tek bir yol değil, binlerce yol yaratmış olması, insan zihninin özgünlüğünün ve esnekliğinin gerçek bir kanıtıdır. Eğer norm olarak bu çeşitlilik varsayımından yola çıkarsak, bu bize insan olmanın ne anlama geldiğine dair çok farklı bir mercek sunar; insan zihnini tüm zenginliğiyle keşfetmemize olanak tanır. Her zaman aynı standartlardaki Amerikalı lisans öğrencilerini “insan modeli” olarak alıp geri kalan herkesi bir tür sapma/anormallik olarak görmek yerine; “Tamam, insan zihni çok daha zengin, insanların zihinlerini kullanmalarının çok daha fazla yolu var” diyebilmeliyiz. Bu yaklaşım, kendi düşünce yapımızı genişletmenin yollarını aramamıza da imkân tanır. Sadece diğer insanlara bakıp “A bak, ne kadar garip düşünüyorlar, ne kadar farklılar” demek yerine, aynayı kendimize de çevirip “Neden düşündüğüm şeyleri düşünüyorum? Bu şeylere inanmaya nasıl başladım?” diye sorabilmeliyiz. Bu da size farklı düşünme esnekliği kazandırdığı gibi, sadece miras aldığınız dünyaya değil, gerçekten yaşamak istediğiniz dünyaya uygun yeni düşünme ve konuşma biçimleri icat etme esnekliği de sağlar. Soru: Harika. Son olarak, dünyadaki geçmiş veya şimdiki tüm dillerden birini akıcı bir şekilde konuşabilseydiniz, bu hangi dil olurdu? Lera: Aman Tanrım… Hepsini isterdim! Yaşadığım yer göz önüne alındığında öğrenmemin benim için en anlamlı olacağını düşündüğüm dil Kumeyaay dili olurdu. Bu dil, şu an yaşadığım San Diego’daki toprakların yerli sahiplerinin dili ve hâlâ bu dili konuşan insanlar var. On yıldır yaşadığım bu topraklarla bağ kurmanın ve henüz hiç Kumeyaay dili öğrenmemiş olmamın bilinciyle, bunu öğrenmenin benim için çok anlamlı olacağını düşünüyorum. Gerçekleşir mi bilmiyorum ama dünyada çok yaygın kullanılan başka diller olsa da bazen sadece ruha iyi gelecek bir şey yapmak güzeldir. Bence ruhuma en iyi gelecek dil bu olurdu. Lera: Beni konuk ettiğiniz için ben teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Lera Boroditsky (d. 1976), dil ve biliş alanındaki çalışmalarıyla tanınan, dilsel görelilik teorisinin en önemli çağdaş katkıcılarından biri olan bilişsel bilimci ve profesördür. 1996 yılında Northwestern Üniversitesi bilişsel bilimler bölümünden mezun olduktan sonra, 2001 yılında Stanford Üniversitesinde bilişsel psikoloji alanında doktorasını tamamlamıştır. MIT’deki görev sürecinin ardından Stanford Üniversitesinde psikoloji, felsefe ve dilbilim alanlarında çalışmış, kariyerine günümüzde görev yaptığı California Üniversitesi, San Diego’da (UCSD) bilişsel bilimler profesörü olarak devam etmektedir. Searle Scholar, McDonnell Scholar, Ulusal Bilim Vakfı Kariyer Ödülü ve Amerikan Psikoloji Derneği seçkin bilim insanı unvanlarına layık görülmüştür.

Araştırmaları dil, biliş ve algı arasındaki etkileşimlere odaklanan Boroditsky, konuştuğumuz dillerin düşünme biçimimizi şekillendirip şekillendirmediğini inceleyen çığır açıcı çalışmalara imza atmıştır. Mandarin ve İngilizce konuşanlar üzerine yaptığı çalışmalarla, farklı dillerin zaman kavramını uzamsal olarak farklı şekillerde algılamaya yol açtığını göstermiştir. Ayrıca kullanılan dilsel metaforların, örneğin suç olgusunun farklı şekillerde nitelendirilmesinin, insanların çözüm odaklı düşünme süreçlerini doğrudan etkilediğini ortaya koymuştur. Dilin biliş üzerindeki etkisinin mutlak bir belirleyici olmadığını, ancak düşünce yapısını şekillendirmede güçlü bir rol oynadığını savunan çalışmaları psikoloji, felsefe ve dilbilim alanlarını derinden etkilemiştir.

Yazarın Dünyasından

Vincent van Gogh'un "Yıldızlı Gece" tarzında, girdaplı fırça darbeleriyle yapılmış sürrealist bir yağlı boya tablosu. Merkezde mavi bir şemsiyeyle sola bakan üzgün bir adam, etrafında ve üzerinde düzenli sıralar halinde yüzen çok sayıda küçük kırmızı bomba uçuyor. Arka planda girdaplı bir gece gökyüzü, yıldızlar, bir hilal ve zeytin ağaçları ile buğday tarlaları görülüyor. Renkler canlı sarılar, derin maviler ve kırmızıların kontrastıyla dolu.

Hayatta Kalmanın Yarattığı Vicdansızlık

Mesut ŞENOL’dan Hayatta kalma güdüsünün ve siyasi manipülasyonların vicdanı nasıl devre dışı bıraktığını, ötekileştirme kavramı üzerinden sosyolojik bir metin.
Karl Marx, Sigmund Freud, Michel Foucault, Hannah Arendt, Simone de Beauvoir ve Edward Said gibi tanınmış birçok filozof, sosyolog ve düşünürün portrelerinden oluşan, siyah-beyaz ve sepya tonlarında, kalabalık ve katmanlı bir kolaj çalışması.

Genç Kuşakları ve Toplumu Anlamak

Mesut ŞENOL’dan Alvin W. Gouldner’in eseri ışığında Batı sosyolojisinin krizini, yeni kuşakların radikalleşmesini ve sosyal teorilerin önyargılarını inceleyen analiz.