Bir gölge figürün, diğerine mavi-beyaz bir maske uzattığı an.

Dorian Gray’in Portresine Jungiyen Bir Bakış

Okuma Süresi: 5

Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi eseri genellikle estetik ve ahlâk üzerinden yorumlandı. Ancak bu çalışma, eseri Carl Gustav Jung’un psikoanalitik arketipleri üzerinden ele almayı amaçlamaktadır.

Jungiyen psikolojide persona, topluma uyum sağlamamız için taktığımız maskedir; kabul görmeyi amaçlayan yüzümüzdür. Gölge ise reddedilmiş benlik, karanlık ikiz anlamına gelir; bastırılmış arzularımız ve öfkelerimiz gölgede saklanır. Jung, itiraf edilmeyen arzuları ve kişiliğin bastırılmış taraflarını tanımlamak için “psişenin (ruhun) gölge yüzü” terimini kullanmıştır.

Jung’a göre sağlıklı bir ruh olabilmesi için ego, yani bilinçli zihnin merkezi, gölgeyi tanımalı ve onunla yüzleşmelidir. Bastırılmış parçalar bilinçli kişiliğe entegre edilerek ruhsal bir denge kurulabilir. Gölge, bireyin karanlık tarafını temsil eder. Bastırıp gölgeye hapsettiğimiz olaylar, cinsel istekler ve fanteziler gölgede kendini besler. Oscar Wilde’ın eseri, gölge ile egoyu yüzleştirememenin trajedisini ele alır.

Persona, Gölge ve Yüzleşme

Romanın olay örgüsü, ressam Basil Hallward’ın Dorian Gray’in saf ve büyüleyici güzelliğini keşfetmesiyle hız kazanır. Ressamın büyülenerek tuvale aktardığı o muazzam portre, Dorian’ın toplumsal maske ile içsel karanlığı arasındaki bölünmenin başlangıcı olur. Basil’in büyülenmesinin hemen ardından sahneye Lord Henry Wotton çıkar. Henry, hedonizm (hazcılık) fikirleriyle Dorian’ı etkilemeye başlar; hayatın tek amacının deneyim ve haz olduğunu söyler, günahlardan kurtulmanın tek yolunun günahlara teslim olmak gerektiğini aşılar.

Lord Henry; gençliğin ve güzelliğin geçici olduğunu, yaşlanıp çirkinleşeceğini söyler. Bunun üzerine Dorian, “Keşke tablo yaşlansa da ben hep genç kalsam!” diyerek ruhunu karanlığa teslim eden ilk adımı atar. Dorian hep genç kalır, fakat tablodaki resmi yaşlanacaktır. Lord Henry, Dorian’ın içindeki bastırılmış arzuları, kibri ve kötülüğü (gölgeyi) uyandıran bir kışkırtıcıdır. Dorian, toplumun onayladığı o saf maskesinden (persona) sıyrılmaya burada başlar.

Anima Yansıması ve Trajik Kopuş

Lord Henry’nin zehirli haz felsefesiyle beslenen Dorian, tiyatro oyuncusu Sybil Vane ile karşılaşır. Jungiyen psikolojide bir erkeğin zihnindeki ideal dişil imaj olan anima, dış dünyadaki bir kadına yansıtılır. Dorian, Sybil’in kendi kişiliğine âşık olmaz; kendi zihnindeki o saf, estetik ve idealize edilmiş anima simgesini Sybil’e yansıttığı için ona hayran kalır.

Sybil, Dorian’a duyduğu gerçek aşk yüzünden rol yapma yeteneğini kaybedip sahne maskesinden sıyrıldığında, Dorian’ın zihnindeki o kusursuz anima yansıtması bir anda çöker. İnsan, iç dünyasındaki estetik beklentiyi yitirdiğinde, yansıtmanın nesnesi olan kişiyi de gözden çıkarır. Dorian’ın Sybil’i acımasızca terk etmesi ve genç kadının intiharı, Dorian’ın kendi içsel animasıyla sağlıklı bir iletişim kurma şansını yok eder. Bu trajik kopuşun ardından tablo değişmeye başlar: Dorian, tablodaki elinde beliren kan lekesiyle dehşete düşer. Dorian’ın ruhu artık gölgenin kontrolüne girmeye başlamıştır.

Vicdanın Susturulması ve Kaçınılmaz Son

Sybil’in trajik ölümünden sonra Dorian, gölgesiyle yüzleşmemek için tabloyu yaşadığı evin tavan arasına saklar. Yıllarca Londra sokaklarında zevk düşkünü olarak yaşamaya devam eder. Toplum içinde asil, saf ve masum bir persona sergilerken; kilitli kapının ardındaki tablo, onun her günahıyla biraz daha çürüyen gölgesini barındırmaktadır.

Bu bölünme, yıllar sonra eserin yaratıcısı ressam Basil’in eseri görmesi ve Dorian’ın ressamı vahşice katletmesiyle daha da derinleşir. Jungiyen açıdan Basil, Dorian’ın vicdanını ve ahlaki yönünü temsil eder. Dorian kendi gölgesinin gerçeğiyle yüzleşmek yerine, o gölgeyi kendisine hatırlatan vicdanın sesini, yani portrenin yaratıcısını katlederek susturmayı seçer.

Eserin finali, Jungiyen psikolojideki gölgeyle yüzleşme krizinin trajik ve kaçınılmaz bir örneğidir. İşlediği cinayetin ve ruhundaki çürümenin yükünü taşıyamayan Dorian, tavan arasına dönerek kendi yarattığı canavarla, yani gölgesiyle baş başa kalır. Dorian, günahlarını kabul edip gölgesiyle yüzleşmeye cesaret gösteremez. Tam tersine, vicdan azabını susturmak için elindeki bıçağı tabloya saplar. Ancak bu hamle tuvale değil, doğrudan Dorian’ın kendi kalbine saplanır.

Bu hamle, gölgenin tamamen inkâr edilmesidir. Jung’a göre gölgeyi yok etmeye çalışmak, psişenin kendini yok etmesi demektir. Tuvaldeki portre ilk günkü saf ve kusursuz güzelliğine (personasına) geri dönerken; yerde yatan ceset, yıllarca bastırılan, gizlenen ve inkâr edilen o çürümüş, çirkin canavara, yani gerçek gölgeye dönüşür.

Tıpkı Dorian Gray gibi kendi gölgesini kucaklayıp onunla yüzleşmeyen birey, ruhsal bir yıkıma sürüklenir. Jung’un deyişiyle gölge reddedildikçe yok olmaz, çok daha yıkıcı bir şekilde geri döner.

Yazarın Dünyasından

Andrei Tarkovsky Portre Çizimi

Saf İyiliğin Dışlanmışlık Tarihi

Cihat YILDIZ, Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia (1983) filmindeki sarsıcı “Bir Delinin Haykırışı” sahnesini odağına alan bu yazı, Domenico karakterinin modern dünyaya yönelttiği felsefi eleştirileri ve onun “deli bilge” kimliği üzerinden toplumsal duyarsızlığı derinlemesine irdeliyor.