Eleştiri ve Kuram Üzerine

Fatih OTO

Platon bilgi kuramına bağlı olarak sanat hakkında bir takım görüşler ileri sürdü. Homeros’un destanları, ünü, edebiyat sahnesinde boy gösteren eserler ve sanatın toplum üzerindeki etkisi Platon’u sanatı bir rakip gibi görmeye sevk etmiş olabilir. Platon, felsefesini aşkın bir bilgi kuramı (epistemoloji) üzerine kurar. Ölümsüz ruh bilginin de taşıyıcısıdır. Bilginin kaynağını madde ötesinde tümel bir yapı olarak görür. Evren bilgisini kapsayan idealar, Platon’un asıl gerçeklik olarak nitelendirdiği değişmeyen, tümel bilgidir. Buna göre dünya, varlıklar bu ideanın yansıması olup onun yalnızca birer gölgesi, yansımasıdırlar. Yani ontolojik anlamda hakiki değer taşımazlar. Onlar sadece birer yansımadırlar. Buradan sanatın rolüne geçildiğinde, Platon, onun yansımaların kopya edilmesinden başka bir şey olmadığını söyler. Sanatı kopyanın kopyası olarak değerlendirerek, “Bir ayna da aynı işi yapabilir” der. Hatta sanatın yansıtmacı özelliği nedeniyle, insanlara kötü örnek olabilecek şeylerin de yansıtıldığını ileri sürüp kötüler. Aristoteles ise onun bu görüşlerine katılmaz, eleştirir. Örneğin Platon’un, hakikati aşkın bir tümellikte görüp maddi olanı ikincil değerde yansıma olarak değerlendirmesine karşı çıkar.

Aristoteles ontolojisinde maddî olan, aşkın bir formun dünyanın varlıksal alt öğelerine kadar inerek formlaştığı ölçüde değer kazanır. Platon’un idea dediği formu, maddenin birleşik bir öğesi olarak ele alır. Sanat yansıma da olsa hakiki, öz olanı verebilecektir. Hatta imgeleme, yaratıcılık kavramını da işin içine alan bir saptamayla sanatın yalnız olanı değil, olabilir olanı da yansıtabileceği değerlendirmesini yapar. Böylece Aristoteles’te sanat, Platon’un ileri sürdüğü basit bir kopya olmanın çok ötesine geçer. Aristoteles’in Poetika eseriyle sanat konusunda işlediği görüşleri önemini koruyarak günümüze kadar gelir. Daha sonraki birçok sanat kuramının da biri aşkıncı, diğeri dünyevî olan bu iki sisteme dayandığını çıkartılabiliriz. Aristo, sanatı işlevleri açısından değerlendirdiğinde arınma (katharsis) sağladığını, bilgi verici, eğitici olduğunu söyler. Genel olarak doğa görünür olandır ama sanat yoluyla görünürün arkasındaki hakikiliğe, öze inilir. Platoncu sanat görüşünde ise doğalcı anlayış denilen yalnız görüngü dünyasına ait bir yansıma ortaya çıkıyor ve buradan hareketle, hakikatin ancak ideada olduğu ileri sürülüyordu. Aristo bu görüşü tersine çevirmiştir.

Yeniplatoncular ve Plotinos, Platon’un felsefesini çıkış noktası kabul ettikleri halde sanatın değerliliği ve işlevi konusunda Aristoteles’in görüşüne benzer bir tutum almışlardır. Aşkıncı bir bağlam çizgisini koruyarak sanatın tanrısal bir formun yansıtılmasında işlevinin olduğuna, önemsenmesi gerektiğine hükmetmişlerdir. Neoklasizmde kendini gösteren sanatın özü ve geneli yansıtması anlayışından sonra sanat ideal olanı yansıtır anlayışı ortaya çıktı. Sanatta doğa kavramı, onun olduğu gibi alınıp yansıtılması değil düzenlenmiş, idealleştirilmiş olan bir yöne çekilmesiydi. Sanatçının ortaya çıkardığı kurguların, sanatın yapısının hakikatle ilişkisi ne olacaktır, sorusu sonraki dönemlerde sanat felsefesinin tartışma konusu olmuştur. Bir eserin zevk vermesi isteniyorsa hoşa gitmeyen şeyler atılıp yalnız güzel ve hoş olan şeyler seçilir ama o zaman bu, gerçekliği ne kadar yansıtmış olur? Yalnız yüceleştirilmiş bir doğa ve mükemmelleştirilmiş bir dünya tasviri için de benzer soruyu sorabiliriz. İdealleştirme neoplatonculuğa dayanmaktadır. Daha sonra Schelling estetiğinde de görüldüğü gibi (Oto, Gün. San. 2013; Oto, Es. ve San. 2017) tanrının yansıyan formu ancak güzel olabilir ve sanatçı kaotik doğadan (doğa, insan) o formu çekip çıkarmasını, yansıtmasını bilen kişidir.

Doğadaki eksiklikler bu yolla tamamlanmış olur. Aristoteles’te de form maddeyi içinde eritmekte, aşkınsallıktan gelmekteyse de sanatın yansıtıcılığında dünyevi olanla sentezlenmekteydi. Daha sonra modern dönemdeki idealistler de sanatı tanrısal biçimciliğe bağladılar. Sanat, aşkından gelen biçime engel oluşturan maddenin kusurunu gidermekti. İdealist görüş 18. yy’da İtalya’dan Fransa’ya ve İngiltere’ye atlayarak devam etti. Rönesans’ta ve neoklasik dönemde (18.yy.) edebiyat kendine özgü mesafelerle ahlak dersi veren, ilahî formu taşıyan bir yerde bulundu. Yol gösterici, bilgi veren, erdemli bir hayat süren kahramanlar idealize edildi. Batıda edebiyat eserlerinin yayınlanması, halkla bağlantı kurabileceği özel, yeni bir pencere açması, sanatın ne olduğu konusunda kuramların ortaya çıkmasını da beraberinde getirdi. Örneğin edebiyat bilgi verir mi, sanatçıyla ilişkisi nedir, nasıl ortaya çıkar, sanat nedir türünden sorulara yanıt arandı. İngiliz edebiyat eleştirmeni Ivor Armstrong Richards edebiyatın dışarıdan bir yansıtma değil, duygusal bir aktarım olduğunu, bilimsel bilgiden farkını savundu. Bu açıdan edebiyatta hakikat ilişkisini dışarıda bıraktı. Richards, edebî dilin doğruluk ya da yanlışlığa bağlanamayacağını söyler. Sanatçı dış dünyayı yansıtmaz, o kendi duygularını ifade eder

Eseri sanatçının doğallığına bağlayan bu anlayış, romantizm ve lirizm açısından kapsayıcı olabilir ama diğer türler için hiç de uygunluk taşımaz. John Hospers edebiyatta önermesel olmayan bir hakikat olduğunu ileri sürer. Olguya dayalı tasvirci önermeler kısmen yer alırsa da bunlar yapıtta belirleyici olan şeyler değildir. İnsan doğasına ait bilgi farklı bir biçimde verilir. Bazı roman karakterleri öyle abartılı yaratılmışlardır ki onların hakiki olduğunu söyleyemeyiz ama insan doğası hakkında bize önemli bilgiler verir. Her iki eleştirmen de edebiyat dilinde önermesel hakikatleri kabul etmez. Oysa edebiyatta önermesel hakikatler belirtik ve örtük olarak bulunur. Eserde yalnız konunun görünümünün anlatılmasının dışında yargılar ileri sürüldüğünde ortaya bir tez çıkar. Bu tez bazen açık biçimde, bazen de örtük biçimde verilebilir. Okur bunlara katılır ya da katılmaz. Örneğin Ziya Gökalp şiirlerinde din, Turan, milliyetçilik fikirleri belirtik önermelerle işlenir. Getirdiği önermeler düşüncesindeki doğruluğu dayatan iddialar içerir, biçim, uyak ve nakaratla desteklenir. (…) Dünya görüşü okuru yapıta ya yakınlaştırır ya uzaklaştırır. Önerme örtük olarak, sanatsal yedirme yapılarak verildiğinde bir dayatma olmaktan çıkar. Örneğin Edip Cansever’in asker temalı Tahtakale isimli şiirinden: (…) Burada askerin içinde bulunduğu dünya, oradan çıkartabileceğimiz psikolojik, sosyolojik yansımalar hümanist bir biçimde verilmiş, düşünceler dil içinde eritilebilmiştir.

Sanatta kurgu önemli rol oynar. Edebî eser kurgular üzerine kurulur. Bu durumda doğruluk, hakikat iddiası ne olacaktır? Düşünsel ifadelerin önerme niteliği taşıdığını biliyoruz. Belirtik önermeler bilgilendirme verirse de yapıta estetik bir değer kazandırmaz. Bu sorunun aşılmasında örtük önermeler hem estetik hem düşünsel bir değer olarak ortaya çıkacaktır. Bilim dilinde estetik değer aranmadığı için önermeler belirtik olup örtük önermeye yer verilmez. Edebiyat semantiği örtük anlamları kullanır. Okur anlamı eserin gidişatından, tonlamalardan, karakterlerin davranış ve düşüncelerinden çıkarır. Yani baştaki soruya dönecek olursak kurgulanmış anlatım yorumlanarak örtük hakikat çözümlenir. Ortaya konulmak istenen tez, kavramlar, mantık yoluyla değil sanat yoluyla verilmiş olur. Burada yaşamdaki gibi karmaşa haline gelen bir gidişat, kopukluklar, anlamsal sapmalar, değişik ruh hallerinin yansıması vardır. Tezdeki felsefe sanatsal yönden dile getirilir. Ancak örtüklük bazen anlam kaybına yol açabileceğinden kısmen belirtik hakikat olarak da işlenir. Tabii bu eserde verilmek istenen mesajla ilgili olup aynı zamanda bunu alımlayıcının ne kadar algılayıp algılayamayacağıyla da ilgilidir. Fikir yönü olmayan, duyguya dayanan, örneğin aşk konulu lirik türler yaşam dünyası ve hakikatle ilgilenmez. Tez ileri süren yazarlar ise, alımlayana hayat ve dünya görüşü hakkında bir şeyler söylemek isterler. Tolstoy’un ahlakçılığında, Gorki’nin toplumsal gerçekçiliğinde, Balzac’ın burjuva alaycılığında bunları gözlemlemek mümkündür.

Richards’ın estetiğinde sanatın duygu işi olduğunu görmüştük. Romantizmde dışa dönük, geneli kapsayan bir yansıtmacılıktan içe dönük, duyguların ifadesi olan bir yansıtmacılığa geçildi. Sanat toplumun, dışsal olanın aynası olmaktan çıkıp sanatçının yaşantısına, iç dünyasına yöneldi. Neoklasiklerde sanatçı da duygulara yer verir ama bu kişisel değil ortak olana yöneliktir. Romantizmle sanatçı dışı yansıtıcı, aracı olmaktan çıkıp kendisi amaç durumuna geldi, yani dikkat eserden ziyade sanatçıya çevrildi. Anlatımcı sanat anlayışı kendini bu şekilde gösterir. R. G. Coolingwood ve B. Croce sanatı, kendine dönük yaratma edimi olarak değerlendirir. Onlara göre sanat, sanatçının duygularının ifadesini taşıyan bir yaratma işidir. Duygular bilince çevrilerek betimlenir. Burada sanatçının alımlayana, okura hitap etmek gibi bir kaygısı yoktur. O yalnız kendi duygularını dile dökme yönünde kullanır. Özcü yansıtmacılıkta ise sanatın işlevi alımlayanla, okurla ilgiliydi, ona dönüktü, eğlendirirken eğitiyordu. Çünkü sanat bir bilgi değeri taşımaktaydı. Romantizmde bu anlayıştan çıkılmıştı. Anlatımcılıkta da -Tolstoy anlatımcılığı bunun dışındadır- okura yönelik bir edimde bulunmaktan (duygu düşünce uyandırmak vb.) uzak durulur. Böyle bir çaba zanaatçılık olarak değerlendirilir. Mesele okuru bilgilendirmek değil, kendini ifade etmektir.

Croce sanatta bilimsel bilginin olmadığını ancak sezgisel bilgi olduğunu savunur. Sezgi de doğrudan sanatçının kendinden kaynaklanan bilgidir. Locke ampirizminde de sezgisel bilgi en hakiki bilgi olarak görülmekteydi. (…) Tolstoy ise anlatımcılığı aktarım gücü ve başarısı olarak değerlendirerek Batı anlatımcılığından farklı bir yerde durmuştur. Ona göre sanat, sanatçının yaşadığı, deneyimlediği duyguların en bulacı, samimi bir şekilde okurda uyandırılabilmesidir. (…) Neoklasizm ve romantizmden sonra endüstriyel ve pozitivist gelişmelerle gerçekçilik akımı ortaya çıktı. Stendhal, Balzac, Zola, Flaubert bunun örnekleridir. Sanat yansıtıcı bir ayna ödevini görüyordu. Stendhal, sanat yapıtını yol boyunca gezdirilen aynaya benzetti. Gerçekçiler kendi düşüncelerini karıştırmamak şeklinde tarafsız bir gözlemci ilkesi benimsedi. Rusya’daki gerçekçilik akımı Batıdakinden farklıdır. Tolstoy, Çehov, Gorki, Belinski, Dubrolyubov, Çernişevski gibi eleştirmen ve yazarlar gerçekçilik ilkesinde, yansıtmanın tarafsızlıktan değil, öze ait olanın belirtilmesinden yana oldular. Marksist sanat görüşü toplumcu gerçekçi yansıtma kuramına dayanır. Marks ve Engels’te sanat ayrı bir başlık altında açılıp incelenmemiştir. Ancak daha sonra gelen Marksist estetikçi ve sanat felsefecileri kuramlar geliştirdiler.

Sovyet Rusya’nın sanat anlayışında birinci dönem Marks, Engels, Plehanov’un görüşlerini taşır ve resmî görüştür. Plehanov, Kant’ın estetik görüşlerine yakın olmakla beraber sanatı yararcılığa da bağlıyordu. (…) Marksizm’in sanat kuramı, ilk başlarda alt yapı olan ekonominin üst yapıyla ilişkisine bağlanıyordu. Ekonomik yapı üst yapıyı, üst yapı da sanatı belirler görüşü vardı. (…) Sanat hakikati ortaya çıkarmak, bilinç kazandırmak için farklı yollar kullanır. Kafka’nın örtük mesaj ya da önermeler içeren Dönüşüm adlı öyküsü gerçeküstücü bir anlatıyla başlar ve öykü boyunca devam eder. Sanatta verilen önerme, bir düşünce ister olgusal ister gerçeküstücü olsun başka bir düşünceyi doğurur ki bu da reflektif (aşamalı düşünme) bir edim taşır. Hakikat, refleksiyonla beraber ortaya çıkar. (…) Sanatta araç-amaç ilişkisini sorgulamamız gerekir. Sanat öze inmek istediğinde bilgiyi ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Eser amaca yönelik olduğuzaman bir fikir üretmek, öze inmek ihtiyacını duyar. Bu yaşam dünyasındaki herhangi bir konuya ilişkin olabilir. (…) Sanatta hakikate ulaşmanın yolu kurgunun kendisiyle olur. Haberdeki, bilimdeki objektif bilgiyle sanattaki bilgi farkı burada ortaya çıkar. Kurgu estetikle biçimlendirilir, sanat diliyle kurulur. İzlenecek bu adımlarda sanatçının yaratıcılığı rol oynayacaktır. Sanatın işi görünür olanı göstermekten çok hakikati, yani doğru olanı, zihindeki bilinci ortaya çıkarmaktır. Demek ki sanatın hakikiliği onun öze, içeriğe inme çabasıyla açıklanabilecek bir şeydir. Burada reflektif sanat olarak adlandırdığım bir yaklaşım kendini gösterir.

Kaynakça
Eagleton, T. (2014). Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi, İletişim, İst.
Fischer, E. (1990). Sanatın Gerekliliği, Verso, İmge, Ankara
Hegel, (2011). Çev: Bozkurt, N. Say, İst.
K. Marx, (1976). Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Y. Ankara
K. Marx, F. Engels (1996). Çev. Bilgi A. Seçme Mektuplar 1844-1895, Evrensel Basın Yayın, İst.
K. Marx, F. Engels (2013). Alman İdeolojisi, Evrensel Basın Yayın, İst.
Moran, B. (1988). Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İst.
Oto, F. (2017). Estetik ve Sanatın Felsefi Kökenleri, KKM, Ankara
Oto, F. Schelling… Güncel Sanat, Sayı 23, 2013
Oto, Locke Deneyciliğinin Eleştirisi… Gün. San. Sayı 83, 2023
Oto, Bir Eleştiri Yöntemi… Gün. San. Sayı 84, 2023

En Yeniler

Tanpınar’ın Gözüyle Şair

Bünyamin DURALİ

Bir Sinema Şiir Buluşması: ‘Rüzgar Bizi Sürükleyecek’

Erinç BÜYÜKAŞIK