Bu Şiir Kömür Kokar
Öyle insanlar gördüm ki
ölüm peşlerine düşmeye korkardıkılları uzamış hayvanların yanısıra
ya kuyulara iniyorlar
ya kuyulardan çıkıyorlardı
kazmaları kürekleri lambalarıyla
ya insanlar gibi toprağın üstünde
ya köstebekler gibi toprağın altındaydılar
bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı
dağlara tepelere doğru bir ayaklanmadır başlıyordu
ikinci düdüğe kadar bütün şehirde tıs yoktu
uyudum uyandım hep aynı seslerdi
anladım insanlar bir vardiyaya giriyorlar
bir vardiya çıkıyorlardı
anladım en kısa ömür insanoğlunun
dusonra kurtlar böcekler ve tarla farelerinindi
İlhan Berk
Muzaffer Oruçoğlu’nun dört ciltlik ‘Grizu’ romanını daha önce Babek Yayın çıkardığında okumuştum. Belge Yayınları’ndan gözden geçirilmiş olarak çıkan 2. baskısını da okudum. Sultan Abdulmecid, Abdulhamid döneminden İttihat ve Terakki dönemine, Cumhuriyetin kuruluş döneminden Kemalist iktidara, oradan da DP’li 1950’li yıllara uzanan dönemleri irdeleyen hem güçlü bir edebiyatla, hem de büyük tarihsel bir kazıyla karşılaştım.
Roman çok genişletilmiş, tarihsel olgular iğneyle kuyu kazılır gibi kurgulanıp çoğalarak büyümüş. Romanı bitirdikten sonra oturup düşünüyorsun yalnız başına: Tarihçilerin yararlanacağı devasa bir roman mı bu? Yok, sadece bu değil. Yıllar yılları kovalıyor. Alman, Fransız, İngiliz, Rus idareciler, gerçek maden sahipleri ve onların yerel işbirlikçileri zamanla değişikliklere uğruyor. Kurulu düzen biraz teknik ve biçimsel değişikliklere uğrasa da, vahşi sistem devam edip gidiyor… Ciltleri bitirdiğinde, “Bir araştırmacıya, bir tarihçiye, ayrıntılarla dolu bolca malzeme de var bu eserde” diyebiliyorsun gönül rahatlığıyla. İşçi sınıfının büyük sancılarla doğup gelişmesini edebi bir titizlikle ilmik ilmik dokuyarak kendi tezgahından geçiriyor yazar. Romanın çoklu pencereleri edebiyat severlere de açılıyor.
Oruçoğlu, okuru şaşırma anaforuna sokuyor… Dört ciltlik Grizu romanı için yıllarca araştırmalar yaptığı, Zonguldak çevresindeki tüm beldeleri… bir büyücü gibi eleğinden geçirdiği kesindir. Yarattığı tiplerin mizaçlarına, ruh dünyalarına giriyor, onları yedi kat yerin altında iki ayağı üzerine dikerek yeniden yaratıyor sanki. 20 yıl madende yük taşıyan, sırtı kanlar içindeki bir katırın acısını; yağlanmış, ziftlenmiş, lavarlarda gezinen bir farenin açlığını duyumsayarak yaşamaya başlıyorsunuz. Kör gözlerin, kolu bacağı parçalanmışların, dahası ruh dünyası paramparça edilmişlerin ortasında geziniyorsunuz. Düşünmeye başladıkça, sizin de ruh dünyanız dalgalanıp parçalanıyor. İşin içinden çıkmanız bir hayli zorlaşıyor. Grizuları bitirdikten sonra, her bir cildini bir kütüklük gibi akıl odalarıma yerleştirip birkaç gün bu sessiz şehirin denizinin kıyısında öylece dolaştım.
Aklımın sağır odalarının birsinden cızırtılı, cırtlak bir ses duyarak, Zola’nın Germinal’ini tekrar okudum. Roman Kuzey Fransa Montsou ve civarlarında geçiyor… Derdim Germinal ile Grizu’ları karşılaştırmak değil, tekrar okuduğum bu dev yapıtların yaratıldığı şartları biraz olsun irdelemekti. Muzaffer Oruçoğlu genç denilecek bir yaşta zindana düşüyor. 13 yıl tutuklu kaldıktan sonra, 30 yılı aşkın bir süre ülkesinden uzakta, sürgünde yaşıyor. Zonguldak civarını, maden ocaklarını görmediği kesindir. Kendisinin deyimiyle, “Zindanda Türkiye İşci Sınıfının Doğuşu ve Gelişmesini inceliyor.” Kanımca, bu incelemeler daha sonra dört ciltlik Grizu romanının embriyonu olarak Oruçoğlu’yla birlikte gezinmeye başlıyorlar.. Oruçoğlu, romanların çıtalarını kurduktan sonra, Melbourne’deki evinin masasının üzerine on yılı aşkın bir zaman boyunca büyük bir plato kuruyor.
Oruçoğlu da, romanlarını yazarken sıkıldığında resme yöneldiğini söylüyor. Onun romanlarını okuduktan sonra resimlerine baktığınızda, resimlerini daha kolay anlıyorsunuz.. Dört ciltlik Grizu romanlarının ürünü olarak tablolarında dolaşan bir yığın madenciye rast gelmeniz pekala mümkündür… Hollandalı ressam Brueghel’e biraz benzetebiliriz onu. Tablolarının çoğunda politik göndermeler görebiliriz mesela. Kim ne derse desin, Germinal nasıl ki Zola’nın başyapıtıysa, Grizu roman serisi de Oruçoğlu’nun başyapıtıdır. Romanlar Cemal ailesinin üç kuşağı etrafında döner gibi gözükse de, Anadolu’nun parçalı coğrafyasının bütün dertlerini kendine dert edindiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Gürcüler ve malsız-mülksüz yerel halk yerin altında zorla ve öldüresiye dövülerek, falakalara çekilerek çalıştırılmaktadır.
“Kahraman Tipleri” hep değişkendir onun. Uysal, kendi halinde, madende bir gözünü yitiren Kör Cemal’i anlamaya çabalarken, karşınıza dövülerek bir gözü çıkarılan ve kolu kırıldığı için çolak olan Devrekli Bayram’ı tanırsınız mesela. Bayram tam bir divanedir… Zehra ile dağlarda gezinir durur. Kendisini yarı canlı hale sokan Cabbar Çavuş’u öldürür… Göçüklerde, Grizularda beşer, onar, yirmişer ölenlerle, yananlarla, bedenleri param parça olup tanınmaz hale gelenlerle birlikte, dul kadınların ve öksüz çocukların sayısı da çoğalır. Bu çocukların hemen hepsi… madenlerde zorla çalıştırılırlar. Öldüklerinde acıkmayacakları hayalini kurabilen gencecik insanlardır bunlar.
Grizu ciltleri arasında zaman hızla akıp giderken, yükselen bir çığlıkla her yan aniden buza keser bazen. Bir bakarsınız, yer altının elleri kazmalı yarı ölüleri yer üstünü istila ediyor. Galeriler, maden idare binaları, Hükümet konağı, karakollar büyük uğultuya boğulur… Oruçoğlu’nun edebiyatında derin bir vicdan ve ‘kahredip yaratanlara’ karşı beslenen büyük bir iyimserlik vardır. Grizu’nun dördüncü cildinin sonunda uğultu büyüyerek çoğalır. Gerçek, yerin altından, gömülü olduğu yerden dışarı fırlar… Menzil dile gelir: “ANKARA! ANKARA!” Grizu romanı, 2011 yılında “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyat Ödülü”ne layık görüldü… Grizu yayınlandıktan üç yıl sonra, 13 Mayıs 2014 tarihinde Soma Madeni’nde büyük bir yangın çıktı… Belki biz göremeyeceğiz fakat dört ciltlik Grizu romanının gelecekte opera ve tiyatro sahnelerine taşınacağından, sinemanın büyülü diliyle beyaz perdeye yansıyacağından eminiz. Belge Yayınları, dört ciltlik bu dev eseri bizlerle yeniden buluşturuyor.