Yordanka Beleva’nın Keder Kitabı İncelemesi İçin Kolaj Görseli

Hayatın Kırışıklıkları: Yordanka Beleva ve “Keder”

Okuma Süresi: 5

Türkçe edebiyatta Sait Faik, dünya edebiyatında Carver sonrası öykünün kanalı değişti. Sait Faik 1906 doğumlu; 1934’ten itibaren kendisini tamamen öykü yazmaya verdi. Alemdağda Var Bir Yılan son kitabı ve onunla bugün daha çok tartışılıyor.

Carver 1938 doğumlu; ilk öyküsü 1960 yılında yayımlanıyor.

İkisinin de en önemli ortak yanı, küçük insanların hayatlarını anlatmaları. İkisi de büyük olayların, kahramanların, olağanüstü hayatların peşinde değiller. Sıradan insanların günlük hayatındaki küçük anlara bakarlar. Aslında şöyle de diyebiliriz: Sait Faik, “Bu insanı gördüm ve onun hayatını merak ettim”; Carver, “Bu insanın hayatında bir şeylerin yolunda gitmediğini görüyorum ama tam olarak ne olduğunu açıklayamayacağım,” diyorlar.

İkisi de gözlemcidir; Sait Faik’te biraz daha gezgin merakı vardır. İkisinin dili de yalın, ekonomiktir; Carver biraz daha minimalist yalınlıktan yanadır. Sait Faik insanı sever, ona doğru yaklaşan bir anlatıcı vardır. Carver’da ise insanlar birbirine çok yakındır ama birbirlerine ulaşamazlar; ayrılıkları da belki burada başlar. Sait Faik insana, doğaya, denize, yaşama açılırken Carver biraz daha karanlık, sıkışmışlığı anlatır.

Şöyle bir sonuç çıkarsak abartılı olur mu bilmem: Carver, Sait Faik’in Amerikan versiyonudur ve ikisi de küçük insanın gündelik hayatını merkeze alan modern öykücülüğü geliştirmişlerdir (geçmişe de saygısızlık yapmayalım).

Sait Faik Türkçe öykünün insanını değiştirirken Carver biraz da modern öykünün anlatma biçimini değiştirdi. 2000 sonrası Türkçe öykü de bu iki mirası alarak biraz da postmodern anlayışla yeniden harmanladı.

Sait Faik + Carver bileşiminin Balkan coğrafyasındaki çağdaş bir karşılığı: YORDANKA BELAVA

İnsanın içindeki eksikliği gören Belava, çok küçük ve gündelik bir ayrıntıdan varoluşsal bir anlam çıkarıyor. Şiirsel bir dili var; kelimelerle ve cümlelerle oynayarak yeni bir anlam katmanı oluşturuyor.

Her öyküsü çarpıcı, en az o kadar merak uyandıracak bir girişle başlıyor:

“Bu hikâyeyi kırk ağaçla, asla orman olamayacak ve manzaradan fark edilmeden yok olacak kırk ağaçla anlatabilirim. Hayır, bu yeşil bir hikâye değil ve eğer bir rengi olacaksa kahverengi olsun diyelim, komşunun ceketinin rengi gibi. Onu o ceketle gömmüşlerdi.” (Keder, sayfa 65)

“Annemi en son otuz yıl önce gördüm, elime iki leva sıkıştırıp bir kamyona bindi. Bu anının faizi, o iki levayı bankaya yatırmış olsaydım alacağım faizden daha düşük. Belki bu yüzden hiç anneme küfretmem.” (Keder, sayfa 22)

85 sayfalık öykü kitabında 20 öykü var. Buradan ne kadar minimal öyküler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu öyküler kısa olmasına rağmen olay örgüsünü de içine alıyor. Bunu yaparken suskunluk ve kederi bellek yoklamasıyla çarpıcı bir dille aktarıyor.

Beleva öykülerinde daha çok aileye odaklanıyor. İlk öyküde (Kara Toprağın Aile Portresi), memesi alınan anneannenin kesilen memesinin hastaneden alınarak bahçeye gömülmesini anlatan hüzünlü bir annelik hikâyesi var. Kaybedilen ile terk edilenin birey üzerindeki etkisi, yas tutmaktan çok benliği yeniden biçimlendirme olarak değerlendirilebilir. Freud’un Yas ve Melankoli metninde olduğu gibi kaybedilen silinmiyor; anneanne onu bahçesinde yaşatıyor. Karakter yas tutmuyor, sadece bahçedeki (vücudundaki) yabani otları temizlemediğini söylüyor.

Beleva’da anne o yalın anlatımı içinde verilirken sanki trajik bir varlık yokluk meselesidir anlatılan. Otuz yıl önce kendisini terk edip giden annesini anlatırken de yine Freud’u anımsarız. Ancak yazar araya öyle cümleler sıkıştırır ki kaybetme ve acı, büyüleyici anlatımın içinde okuyucuya yeni kapılar açtırır:

“Kaçırdığı bakışı bazen zihnime musallat oluyor. Sadece dikiz aynaları sağlam olan terk edilmiş hurda bir otomobil gibi. Kasabanın çıkışında vardı böyle bir araba, içinde oynardım. Bir keresinde yıldırım düştü ve arabayı tuzla buz etti. Ondan hiçbir şey kalmadı. Böylece iki kez öksüz kaldım. Belki bir gün araba hurdalığı açarım, annemin anısını yaşatmak için.” (Keder, sayfa 24)

Beleva’nın öykülerinde hiç politik argüman ya da gönderme olmasa da Bulgaristan’ın yaşamını karakterler aracılığıyla çok güzel veriyor. Takas öyküsünde yalnızlık ve oğullarına özlem; Madam Güneş öyküsünde örtülü çağrışım yaratarak toprağın altında güneşli bir yatak isteyen kadını anlatırken nötrino (ışık hızıyla hareket eden) olmamız gerektiğini de sıkıştırıveriyor.

Sadece Bulgar edebiyatının değil dünya edebiyatının da bir yazarı olacağa benziyor Yordanka Beleva. Minimal öyküde yaratıcı, hareketli bir dil sunan, okuyucunun yepyeni hikâyelere yelken açmasını sağlayan yazarın bu kitabı, modern öykünün geldiği yeri de gösteriyor; Sait Faik ve Carver’ı da unutturmadan.

Yazarın Dünyasından

Kafkaesk tarzda, başı mühür şeklinde tasvir edilmiş bir memuru, Charlie Chaplin tablosunu ve tekinsiz bir şehir sokağını gösteren sürreal illüstrasyon.

Coşkulu Dağınık

Turan HORZUM’un “Coşkulu Dağınık” öyküsü; büyük şehirde yalnızlaşan bir tapu memurunun, pavyon ışıkları ve bir tokatla sarsılan içsel hesaplaşması.
Van Gogh tarzında, kalın ve kıvrımlı fırça darbeleriyle resmedilmiş bir açık hava yüzme havuzu. Havuzun kenarında oturan yeşil mayolu bir kadın, yüzen insanlar, havuzun arkasında gür ağaçlar ve girdaplı, yıldızlı bir gece gökyüzü görülüyor.

Havuzlu Düşler

Turan HORZUM’dan İki kadının toplumsal baskılara rağmen yeşeren aşkını, bir çocuğun hüznünü ve aidiyet arayışını anlatan etkileyici bir modern zaman öyküsü.