Arif Onur SOLAK’tan Ecza Deposu
Modern Türk şiirinde bireysel kırılmalarla toplumsal çözülmelerin iç içe geçtiği bir damar giderek daha görünür hâle geliyor. Ecza Deposu da bu damarın güçlü örneklerinden biri olarak yalnızca bir şiir kitabı değil, aynı zamanda çağın ruhuna tutulmuş bir nabız gibi okunmayı hak ediyor. Arif Onur Solak, metin boyunca bireyin içsel dağınıklığını ekonomik ve politik gerçekliklerle çarpıştırarak çok katmanlı bir şiir evreni kuruyor. Kitapta sıkça karşılaştığımız “geç kalmışlık”, “yetişememe”, “yanlış çağa doğmuşluk” gibi temalar yalnızca bireysel bir melankolinin değil, kolektif bir yorgunluğun da ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Şairin dili yer yer sertleşiyor, yer yer ironik bir tona bürünüyor; fakat her durumda okuru rahatsız eden, düşündüren ve yüzleşmeye zorlayan bir yapı kuruyor.
Bu söyleşide Ecza Deposu’nun şiir dünyasını; onun içsel çatışmalarını, toplumsal eleştirisini ve poetik arayışlarını doğrudan metnin içinden hareketle konuşacağız. Kitabın açılışındaki “Her şeye geç kaldığımız yerden başlıyoruz” ifadesi, bütün metne yayılan bir duygu hâlini işaret ediyor. Bu “geç kalmışlık” duygusu sizin poetikanızda nasıl bir yer tutuyor? Evet, yaşadığım hayat içerisinde içimde hep bir geç kalmışlık hissi olduğu doğru. Duygu ve düşüncelerin net olmadığı ya da insanlarla olan iletişimimize baktığımda bireylerin birbirlerine karşı net olmadığını düşünüyorum. Eskiden sanki her şey daha netti. Yani hayatın akışı da insanların davranış biçimi de berraktı. Netlik de dürüstlüğü beraberinde getiriyor. Bu duygulardan doğan yoksunluk düşüncelerimi ve yaşantımı rahatsız ediyor. Bu yüzden yazılarımda bu duyguyu işliyorum. İçinde yaşadığımız çağ, yani bu bulanıklık beni oldukça rahatsız ediyor ve hiç yaşamamış olsam da her şeyin daha aleni olduğu zamanları özlüyorum sanırım.
“Manipüle edilmiş ekonomik değerlerin kuşatması altında yaşıyoruz” dizesiyle şiire doğrudan ekonomik ve politik bir gerçeklik giriyor. Şiirde bu tür doğrudan toplumsal referansları kullanma tercihinizi nasıl açıklarsınız? İçinde yaşadığımız toplumun yaşamış olduğu politik gerçekliklerin dünyasında bir birey olarak ben de yaşıyorum. İster istemez yaşadığımız düzenin içerisinde maruz kaldığımız her neyse kelimelere dökülüyor. Ki zaten yaşananlara karşı bir duruş göstermek yazarların bana göre asli görevidir. Toplumun yaşadığı kaygılara ya da uğradığı sıkıntılara karşı ses olabilmeli. Tabii bunun için de iyi bir gözlem gerekli diye düşünüyorum. Yazar ait olduğu topluma kayıtsız kalamaz. Kalmamalı da. Şiir bir anlamda şahane bir eylem biçimidir. “Burada bir halk üşüyor” ifadesi oldukça güçlü bir toplumsal metafor. Bu dizeyi yazarken bireysel bir duygu mu yoksa kolektif bir acı mı daha baskındı? Şöyle söyleyeyim, hissettiğim duyguların toplumsal bir karşılığı yoksa sadece kendi üzerimden bir ifade biçimi geliştiririm. Yok, eğer toplumsal bir karşılığı var ve büyük bir kitleyle aynı duygunun etrafında kümelenmişsek bunu kolektif bir ifadeyle dile getiririm. Bu dize, bireysel acımın kolektif olarak da yaşandığı hissiyle yazılmıştı. “İçimizde sürekli kanayan metropol yarası / sağaltılmayı bekleyen bir acıdır taşrada” dizelerinde şehir-taşra karşıtlığı dikkat çekiyor. Bu ikilik sizin şiirinizde nasıl bir gerilim yaratıyor? Sanırım bu ikilik hiç tükenmedi. Şahit olduğumuz pek çok manzara var bununla ilgili. Arabesk müziğin doğuşu bile bununla ilgili. Taşra ve metropol arasında bir türlü uzlaşma sağlanamadığı kanaatindeyim. Ne taşra metropollere ayak uydurabildi ne de metropoller taşrayı kabul edebildi. Bu gerginliğin sebebine gelince, taşralı ya da metropollü olmak diğerini büyük ölçüde reddetmek demek oluyor. En azından gözlemlediğim böyle. Burada meydana gelen ikilik ister istemez yazılara da yansıyor. İtiraf etmek gerekirse, duygusu daha yüksek olduğu için biraz taşranın tarafındayım. Çünkü metropol dediğimizde insan bazen kendisinden bile vazgeçmek zorunda kalabiliyor, çarklara ayak uydurabilmek için.
“Kaçırdığım bütün otobüslerde yoksun” dizesi hem somut hem de metaforik bir kayıp hissi taşıyor. Bu tür gündelik imgeleri şiirsel bir derinliğe dönüştürme süreciniz nasıl gelişiyor?
Şairlerin şiir poetikalarında pek çok şeyle karşılaşabilirsiniz. Mesela kimi şair daha açık olmasını ister şiirin, kimi şairse kapalı anlatım olmasını tercih eder. Ben anlaşılmaktan yanayım. Günlük dili yazının içine ne kadar güzel yerleştirebilir ve şiirsel anlatıma dâhil edebilirsek o kadar anlaşılabiliriz. Söylediğimiz şeyler de suya yazılmış hissini taşıtmaz bize. Ayrıca gündelik imgelerin şiire dâhil olması belki de şiiri daha geniş kitlelere sevdirip ulaştırabilmeyi de getirebilir beraberinde. İnsanlar yabancısı olmadığı bir ifade biçiminde söylenmiş sözlere kayıtsız kalamaz. Çünkü şiirde sosyal gerçekçilikten yanayım. Ve bu gerçekçiliği de gündelik dilimizi doğru bir üslupla şiire katabilirsek sağlayabiliriz. “Seni seviyorum dediğim zaman hiçbir şey değişmeyecek” ifadesi, aşkın bile dönüştürücü gücünü yitirdiği bir çağ hissi veriyor. Sizce modern insan için aşk artık neyi temsil ediyor? Burada sormuş olduğunuz ilk sorunun sebeplerinden birini sunabilirim size. Eski zamanlarda aşkın olduğu yerde her zorlukla başa çıkabilme duygusunun da hâkim olduğunu söyleyebilirim. Fakat içinde yaşadığımız çağın modern insanı aşkın daha olgun şartlarda ortaya çıkabileceğini düşünüyor. Eskilerin “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur” sözü de bu düşüncemi daha çok pekiştiriyor. Artık böyle bir düşünceye sahip olmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Modern insan için artık aşk öncelenebilecek bir durum değil maalesef. Maddenin olmadığı yerde duygunun da var olmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu yüzden de içinde yaşadığımız bu çağ beni ziyadesiyle yoruyor.
“Bizi yanlış bir çağa bindirdiler aslında bütün mesele bu” dizesi oldukça çarpıcı. Bu “yanlış çağ” düşüncesi sizin şiirinizde nasıl bir varoluşsal kırılmaya karşılık geliyor?
İçinde bulunduğumuz dijital çağ ve modernitenin dayattığı ile ruhumuzun yaşamak istediği hayatın uyumsuzluğu su götürmez bir gerçek. Kendi duygusal ve fikirsel yaşantımızı sürdürebilmek oldukça zor bir hâl aldı. Tüketimin ve kapitalizmin dayattığı suni keyiflerin baskısı altında yaşamaya çalışmak oldukça zor. Yıllar geçtikçe de bu baskının şiddetini artırdığını görüyoruz. Bu da geçmişe olan özlemimizi artırırken bugüne yabancılaşıyoruz ve geleceğe de köksüz adımlarla ilerliyoruz. Kendi adıma yaşadığım bu sancılar şiirleşiyor. “Allah’a inanmak çünkü ağrılarımızın ecza deposu” dizesi kitabın adıyla da doğrudan ilişki kuruyor. İnanç burada bir sığınak mı, bir direnç alanı mı yoksa başka bir şey mi? İnanç hayatımda tabii ki önemli bir yer tuttuğu için şiirime de yansıyor. Elbette inanmak her şeyden önce güvenli bir sığınak. Ruhun şifa bulduğu soyut bir mekân olmakla birlikte kuru bir kabul edişin çok ötesinde direncimi ayakta tutuyor. Direnci yüksek bir sığınak diyebilirim.
“Kimsenin hüznü kimsenin hayretine dokunmuyor artık” dizesi, duyarsızlaşmış bir topluma işaret ediyor. Şiir bu duyarsızlığı kırma gücüne hâlâ sahip mi sizce?
Duyarsızlığa karşı en iyi başkaldırıyı inanıyorum ki yine şiir yapabilir. Ben şiirin her alanda mücadele gücüne ve başkaldırı yetisine güveniyorum. İfade gücü yüksek bir şiirin insanın içini kımıldatabileceğini düşünüyorum. Umutluyum yani. Yeter ki çağın dayatmalarına karşı ayak uydurmaktan ziyade ayak direyebilsin şairler. “Modernizmin anlaşılmaz mezarlığına” gömülen değerlerden söz ediyorsunuz. Gelenek ile modernlik arasındaki bu kırılmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Modernizm ve gelenek arasındaki bağın yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum. Elbette zaman ilerledikçe bazı şeylerin değişmesi kaçınılmaz olabilir. Fakat bu değişimler harmanlanarak da gerçekleşebilir. Modernizmi yok saymayan gelenek ve geleneği yok saymayan bir modernlik bir arada yürürse hiçbir karmaşanın yaşanmayacağı kanaatindeyim. Fakat modern olmanın yolu geleneği yok saymak ve reddetmek noktasına geldiği zaman sıkıntı başlıyor.
“Gerçekleşmemiş düşlerin en usta kurucusuyum” ifadesi, şiir öznesinin kendine dönük ironik bir kabulü gibi. Bu ironi sizin şiirinizde nasıl bir işlev görüyor?
Şiir bir anlamda da düş kurmaktır. Hayal etmek… Tabii ki daha önce de bahsettiğimiz gibi “yanlış çağ” içinde bulunduğum hissi, düşlerimizin önündeki en büyük engel olarak duruyor. Bu sebeple de yenilmeye her zaman daha yakın duruyorum ister istemez. Yani maçın favorisi her zaman içinde bulunduğumuz çağ oluyor.
“Düşünce suçuyla kovuldum bütün kalabalıklardan” dizesi, bireyin yalnızlaşmasını politik bir bağlama taşıyor. Şiirinizde bireysel yalnızlık ile sistem eleştirisi nasıl birleşiyor?
Şiir, esasında bir düşünce biçimidir de. Dünyanın neresinde olursa olsun sistemden farklı bir düşünceye sahipseniz ve kalabalık bir şekilde sistemin bir parçası olmaya da gönüllü razı olmuşsa yalnızlığa düşmeniz kaçınılmazdır. Fakat bu bireysel yalnızlık bir tercihin sonucudur. Sistemin dışında kalmayı tercih ederek yalnızlığı seçmek. Ancak bu şekilde dile getirilebilir bazı eleştirel yaklaşımlar çünkü. “Otobüs duraklarında ütülediğimiz yalnızlıklar” gibi imgeler, gündelik hayatın sıradan mekânlarını şiirsel alanlara dönüştürüyor. Mekânın şiirinizdeki rolünü nasıl tanımlarsınız? Mekânlar da elbette şiirin yuvasıdır. Sıradan bir mekânın şiirleşmesi de daha önce söylediğim gibi sosyal gerçekçiliğin bir sonucudur. Günlük yaşantımızın içine dâhil olan mekânlar şiirin içine de dâhil olduklarında daha samimi ve gerçekçi bir üslup kazanır. Yoksa okurun zihninde canlanmadığı mecralardan bir anlatım sunmak, okuru o şiirden uzak tutar. Hâl böyle olunca şairin de okurla irtibatı kesilir. Okurla ortak mekânlarda buluşabilmek şiiri güçlü kılan öğelerden bir tanesi. “Beni en iyi Descartes anlardı” ifadesiyle felsefi bir gönderme yapıyorsunuz. Şiirinizde felsefenin yeri nedir? Şiir de yazıyla ifade edilen bütün metinler gibi aslında bir düşüncenin ürünü. Aslında şiirle pek çok şeyi sorguluyoruz; hayatı, aşkı, siyaseti, toplumun yaralarını vb. Bu sorgulamalarla birlikte neden böyle olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bu sebeple de felsefe benim için şiiri besleyen en önemli damarlardan bir tanesidir. Felsefe nasıl soru sorarak anlam aramak için yola çıkıyorsa şiir de sorgulayarak anlamaya ve anlaşılmaya çaba gösteriyor. Kitabın genelinde hissedilen öfke, ironi ve hüzün arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu üç duygu sizin için şiirin kurucu unsurları mı? Şiir genel itibariyle benim için huzursuzluk hâlinin bir yansımasıdır. Bu yaşanan rahatsızlık hissi de hüznü doğuruyor. Bu hüznü ironik bir dille ifade etmeyi seviyorum, okurun zihninde daha kalıcı bir yer tutuyor. Tırnak içinde söyleyecek olursam şiir bir kavga biçimidir uyumsuzluklarla. Bu kavgayı verebilmek için de daima diri bir öfke lazım. Bunların yanında şunu da ekleyebilirim sanırım, empati yerine diğergâm olmak. Başkasının da huzursuzluğunu anlamak yerine bizzat hissetmek. Bu dört duygunun önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim benim açımdan.
YORUM Ecza Deposu, çağın ruhunu yalnızca betimleyen değil, onu doğrudan sorgulayan ve yer yer ifşa eden bir şiir kitabı olarak dikkat çekiyor. Arif Onur Solak’ın şiiri; bireysel melankoliyi toplumsal gerçeklikle kesiştiren, gündelik hayatın sıradan ayrıntılarını derin bir varoluş problematiğine dönüştüren bir yapı kuruyor. Kitap boyunca tekrar eden “yetişememe”, “yanlışlık”, “yorgunluk” ve “öfke” temaları aslında modern insanın parçalanmışlığının şiirsel bir haritasını sunuyor. Şairin dili ise bu haritayı çizerken ne tamamen lirik ne de tamamen politik bir hatta kalıyor; aksine bu iki alan arasında gidip gelen dinamik bir söylem kuruyor. Sonuç olarak Ecza Deposu yalnızca bir şiir kitabı değil, aynı zamanda bir çağ eleştirisi, bir iç döküm ve bir yüzleşme metni olarak okunabilir. Okuru rahatlatmayan, aksine huzursuz eden bu şiir evreni tam da bu yüzden etkileyici ve kalıcı bir iz bırakıyor. Ben Nurhayat Teke, başka bir söyleşide buluşmak üzere hoş kalın. Eğitimci, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu nurhayattt.teke26@gmail.com