İdris KENÇ ile Söyleşi (Bir Nefeslik Zaman Üzerine)
Edebiyatın en kadim meselelerinden biri olan zaman ve ölüm kavramları, bu metinde yalnızca tematik bir arka plan değil; aynı zamanda anlatının kurucu unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar, “zamanı” lineer bir akıştan çıkarıp kişiselleştirirken “ölümü” de kaçınılmaz bir son olmaktan öte, bir yüzleşme alanı hâline getirir. Nitekim metnin daha ilk satırlarında “Zaman, o gece hastane odasına ağır adımlarla girdi.” ifadesi, soyut bir kavramın somutlaştırılarak anlatıya dâhil edildiğini açıkça göstermektedir.
Ahmet karakteri üzerinden kurulan bu anlatı, bireysel bir ölüm anını evrensel bir sorgulamaya dönüştürürken; geçmiş ile şimdi arasında kurulan geçişler, belleğin sürekliliğini ve insanın varoluşsal kırılganlığını gözler önüne serer. Özellikle çocukluk anıları, köy yaşamı ve aile ilişkileri üzerinden şekillenen hatıralar, ölümün eşiğinde yeniden anlam kazanır.
Bu bağlamda eser, yalnızca bir “veda hikâyesi” değil; aynı zamanda geç kalmışlık, pişmanlık ve sevgi üçgeninde insanın kendisiyle hesaplaşmasının derinlikli bir anlatımıdır.
— Metnin başında “Zaman” ve “Ölüm”ün kişileştirilerek birer karakter gibi sunulması dikkat çekiyor. Bu iki kavramı somutlaştırma ihtiyacınızın arkasında nasıl bir estetik veya felsefi yaklaşım yatıyor?
Bu yaklaşımın temelinde, soyut kavramların insan hayatı üzerindeki mutlak otoritesini görünür kılma arzusu yatıyor. Zamanı “omuzlarından kum taneleri dökülen”, ölümü ise “saydam silueti titreyen, gözleri olmayan ama bakışı olan” varlıklar olarak kurgularken insanın bu devasa güçlerle olan çaresiz ama vakur pazarlığını somutlaştırmak istedim. Felsefi olarak zamanın sadece akan bir nehir değil, aynı zamanda kayıt tutan bir “defterdar” olduğu; ölümün ise sadece bir son değil, yaşamın anlamını mühürleyen bir “tanık” olduğu düşüncesini estetik bir formda sunmayı amaçladım.
— Ahmet karakterinin “Biraz daha zaman…” talebi, metnin kırılma noktalarından biri. Bu cümleyi, insanın varoluşsal korkusunun bir yansıması olarak mı yoksa tamamlanmamışlık duygusunun bir ifadesi olarak mı kurguladınız?
Ahmet’in bu talebi, bir korkudan ziyade derin bir “tamamlanmamışlık” duygusunun tezahürüdür. Metinde de belirtildiği üzere bu, “ısrarla yapılan bir pazarlık değil, yorgun ama inatçı bir dirençtir”. Ahmet, yetmiş üç yılın yorgunluğunu taşımasına rağmen çocuklarına söyleyemediği kelimelerin ağırlığı altında ezilmektedir. Bu talep, hayatın niceliğine (daha fazla yıl) değil, niteliğine (son bir anlamlı dokunuş) duyulan özlemdir.
— Metinde geçen “Yalnızca anı genişletirim, kaderi değiştiremem.” düşüncesi oldukça çarpıcı. Bu yaklaşım, kader ve irade ilişkisine dair kişisel bakış açınızı mı yansıtıyor?
Evet, bu ifade insanın sınırlarını ve aynı zamanda o sınırlar içindeki özgürlük alanını tanımlıyor. Zaman karakterinin ağzından dökülen bu söz, yazılmış olanın (kaderin) değiştirilemezliğini kabul ederken o “tek nefeslik” anın nasıl doldurulacağının (irade) tamamen insana ait olduğunu vurgular. İnsan kaderini sıfırlayamaz ama o son ana sığdıracağı bir cümleyle tüm geçmişin rengini değiştirebilir.
— Ahmet’in çocuklarına söylediği üç cümle — “Sizi seviyorum. Haklıydınız, geç kaldım. Ve sakın birbirinizi bırakmayın.” — anlatının duygusal zirvesini oluşturuyor. Bu üç cümleyi seçerken nasıl bir eleme ya da yoğunlaştırma süreci yaşadınız?
Bu üç cümle, bir insanın hayat boyu biriktirdiği tüm karmaşık duyguların en saf hâlidir. “Sizi seviyorum” varoluşun temeli, “Haklıydınız, geç kaldım” bir özür ve dürüst bir itiraf, “Birbirinizi bırakmayın” ise bir vasiyet ve gelecek inşasıdır. Yazım sürecinde Ahmet’in zihninde pek çok kelime (“Özür dilerim”, “Korktum”) çarpışsa da az sözle çok şey söyleme ilkesi gereği, bir ömrü bu üç temel sütun üzerine oturtmayı seçtim.
— Çocukluk sahnelerinde köy, çınar ağacı ve aile figürleri güçlü bir şekilde yer alıyor. Bu mekânsal ve simgesel unsurların, karakterin iç dünyasını kurmadaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Köy ve çınar ağacı, Ahmet’in köklerini ve kimliğini temsil eder. Çınar, “kökleri geçmişe, dalları geleceğe uzanan” bir sır saklayıcıdır. Ahmet’in çocukluğundaki “toprak kokusu” ve “tandır sıcaklığı”, hastane odasının steril ve soğuk havasıyla tezat oluşturarak karakterin aidiyet arzusunu pekiştirir. Çınar ağacı, Ahmet’in hayalleri (ressamlık) ile gerçekleri (toprak bağlılığı) arasındaki çatışmanın sessiz şahididir.
— “Zaman neden hızlı?” sorusu metin içinde hem çocuklukta hem de ölüm anında tekrar karşımıza çıkıyor. Bu sorunun metindeki işlevi nedir?
Bu soru, yaşamın hızının mekanik saatle değil, duyguyla ölçüldüğünü gösteren bir pusuladır. Ahmet’in kızının sorduğu bu soruya verdiği yanıt, metnin felsefi kalbidir: “Zaman, içinde konuşmadığın anlarda hızlanır; konuştuğun, dokunduğun anlarda yavaşlar.” Bu soru, Ahmet’in hayatı boyunca ertelediği “yavaşlama” ve “yüzleşme” anlarına bir çağrı niteliğindedir.
— Ahmet’in ressam olma hayali ile babasının “toprağa bağlılık” vurgusu arasında bir çatışma var. Bu karşıtlığı bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluk ekseninde mi kurdunuz?
Kesinlikle. Ahmet’in çocukken çizdiği çınar resminin babası tarafından kenara konulması, bireyin kendi renklerini bulma arzusu ile ailenin/toplumun yüklediği “köklerine sahip çıkma” sorumluluğu arasındaki kadim çatışmadır. Babasının “Seni köklerinden ayıracak hayaller kurma oğlum.” uyarısı, Ahmet’in ömür boyu taşıyacağı o meşhur “geç kalmışlık” hissinin de tohumlarını atmıştır.
— Annenin “Sarı Gelin” türküsüyle vedası, metinde oldukça sembolik bir sahne. Bu türkü sizin için neyi temsil ediyor?
“Sarı Gelin” türküsü, metinde hem bir hüzün köprüsü hem de dile gelmeyen acıların melodisidir. Annenin bu türküyle vedası, Ahmet’in belleğinde “ayrılık” ve “kavuşamama” temalarını mühürler. Türkü, bireysel hikâyeyi anonim bir acıyla birleştirerek Ahmet’in son anındaki duygusal atmosferi evrensel bir hüzne taşır.
— Metinde sık sık “geç kalmışlık” hissi ön plana çıkıyor. Sizce insan hayatında gerçekten “geç kalmak” diye bir şey var mı, yoksa bu tamamen zihinsel bir yanılsama mı?
Metindeki perspektiften bakıldığında “geç kalmak” hem bir gerçeklik hem de aşılabilir bir sınırdır. Ahmet “Haklıydınız, geç kaldım.” diyerek bu gerçekliği kabul eder. Ancak Zaman karakterinin de işaret ettiği gibi: “Hiç kimse geç kalmaz; yeter ki geldiği yer kök olsun.” Yani fiziksel olarak geç kalınmış olsa bile ruhsal bir dönüş ve samimi bir ifade, o gecikmeyi bir “tamamlanmaya” dönüştürebilir.
— Okuyucuya bu metinle birlikte bırakmak istediğiniz en temel duygu ya da düşünce nedir?
Okuyucunun kendi hayatındaki “boş sandalyelere” ve “söylenmemiş sözlere” bakmasını istedim. En temel düşünce şudur: Hayat yaşandığı kadar değil, hatırlandığı ve sevgiyle ifade edildiği kadar sürer. Bir nefeslik zaman bile, eğer doğru kelimelerle doldurulursa bir ömrün tüm eksiklerini tamamlamaya yetebilir.
— Bu kıymetli analiziniz ve edebiyatın ruhuna dokunan sorularınız için teşekkür ederim Nurhayat Hanım. Başka bir söyleşide buluşmak üzere.
YORUM
Metin, teknik açıdan değerlendirildiğinde güçlü bir zaman kurgusu ve katmanlı bir anlatım yapısına sahiptir. Özellikle geçmiş ile şimdi arasında kurulan geçişler, bilinç akışı tekniğine yaklaşan bir anlatım diliyle desteklenmiştir. Bu durum, okuyucunun yalnızca bir hikâye takip etmesini değil; aynı zamanda karakterin içsel yolculuğuna ortak olmasını sağlar.
Ahmet’in yaşamı boyunca bastırdığı duyguların, ölüm anında üç cümleye indirgenmesi ise metnin en çarpıcı yönlerinden biridir. Bu yoğunlaştırma, edebiyatın temel işlevlerinden biri olan “az sözle çok şey söyleme” ilkesinin başarılı bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak eser; zamanın akışı, ölümün kaçınılmazlığı ve insanın sevdiklerine karşı taşıdığı sorumluluk üzerine düşündüren, duygusal olduğu kadar felsefi derinliği de olan bir anlatı sunmaktadır. Okuyucuyu kendi hayatındaki “söylenmemiş sözler” ile yüzleşmeye davet eden bu metin, etkisini uzun süre sürdürecek niteliktedir.
Ben Nurhayat Teke, başka bir söyleşide buluşmak üzere hoşça kalın.
Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu


