Sustu devler korosu, sahne boşaldı,
Zaman, bir çocuğun göğsüne paslı bir hançer sapladı.
Küçücük serçe parmağında koca bir dünya sallandı.
Kör bir karanlığın koynunda durdu çocuk,
Güneş kısıldı, gölgeler büyüdü…
Ona ait olmayan yükler emanet edilmişti,
Bir kâbus çökmüştü.
Gölge devler çekildi, karanlıklar kayboldu;
Sadece bir serçe parmak kurtulmadı ağır dünyalardan,
Bir çocuk mendil sallıyor artık onunla gidenlerin ardından.
Bir ömür kendi rüyasına uyandı,
Ben olmayı bıraktı ve yürüdü kendi kıyısında…
Bir süredir durdum, dünyanın dönüşünü izliyorum. Dünya benden habersiz dönüp dururken ben ise çocukluğumun kör karanlığına paslı bir hançer gibi saplanmışım meğer. Çocukken bir rüya görürdüm. Rüya dediysem bir kâbus… Aynı rüyayı defalarca görmüşlüğüm var. Her seferinde çocuk uykumdan sıçrayarak uyanırdım. Annemi, genelde de babaannemi elinde havlu ya da mendille başucumda yüzümü kurularken ve “Tamam güli, bir şey yok güli, geçti güli,” diyerek beni sakinleştirmeye çalışırken bulurdum. Annemin “Uykusuz ne çok zaman geçirdim,” dediği gecelerden biriydi. Yine uykumda, kör bir karanlığın ortasındaydım. Güneşin ayarını kısmışlar gibiydi; gece de gündüz de aynıydı. Sanki güneşi bir yere hapsetmişlerdi de ne doğabiliyor ne batabiliyordu. Onun yokluğunda ne yıldızlar vardı ortalıkta ne de ay… Çocuktum henüz; gök sahnesinin tek ışıkçısının güneş olduğunu bilmiyordum. “Bizim neden güneşimiz yok?” diye ağlıyordum. Öğretmişlerdir muhtemelen ama o yaşlarda derdim başkaydı. Derdim basitti: Güneş bir an önce doğsun, oynamak için evden çıkabileyim; akşam da mümkünse en geç saatte batsın ki dilediğimce oynayabileyim. Ancak komşu köylerin üzerinde hiç batmayacakmış gibi salınarak gezinen güneş, nedense evimizin çatısına bile değmeden geçip gidiyordu bizim oralardan. Sanki buralı değil de bizim köye misafirliğe gelmiş gibi eğreti bir uğrayışı vardı. Mevsimlik işçiler misali isteksiz adımlarla yavaş yavaş gelir, “Ne işim var burada, buralar benim değil ki,” dercesine hızlıca ayrılırdı. Yukarı köylerin güneşiymiş de bize ara sıra çaya uğrayan komşu kızıymış gibi nazlı nazlı gelişi beni çok kızdırırdı. Onun yüzünden karanlık daha hızlı çöküyor, toprak daha geç kuruyor, çiçekler açamadan dökülüyordu.
Evimiz dağların gölgelediği, rüzgârın nadiren uğradığı ama suyun hiç eksik olmadığı bir vadideydi. Bir çocuk için tek başına hiç sıkılmadan saatlerce oyunlar oynayabileceği cennetten bir köşeydi. Tek başına güzel vakit geçirmeyi çocukluğumda öğrendim ben. Hiç sıkılmam kendimden. Doğadan da korkmazdım; neden zarar vermek istesin ki bana? Ama babaannem ve annem, bulutlu havalarda dere kenarına inmemem için beni hep uyarırdı. Neymiş efendim? Dağlara yağmur yağıyormuş da sel gelebilirmiş… Bir de değirmenin etrafında çok dolanmamam tembihlenirdi. Orada da su vardı ama yasağın sebebi farklıydı: Cinlerin ve perilerin oyun alanıymış, bizi orada istemezlermiş. Bana söylenir mi hiç böyle şeyler? Beni hiç tanımıyorlarmış gibi… Korkmadım tabii. Aksine daha çok meraklandım. Yalnız çocukluk geçirenler korkmaz bence; oyun oynayacak birilerini bulma sevinciyle daha çok giderler o değirmene. Ben de öyle yaptım.
Annemler çalışmak için araziye giderken genelde beni de yanlarında götürürlerdi ama yağmurlu havalar hariç… Islanırsam hastalanırdım. Niyetleri beni korumaktı elbet. Onların yokluğunda dışarı çıkmamam için beni sıkı sıkı tembihleseler de evde kalamazdım. Olmazdı! Beni kendimle baş başa bırakamazlardı; biz iki kafadar asla rahat durmazdık. Bir battaniye, bir yastık, ekmek arası bir şeyler, kitabım, defterim, boya kalemlerim ve birkaç oyuncağımı yüklendiğim gibi kaçardık evden. “Biz” diyorum çünkü ben ve kendim o yaşlardan beri iki kafadarız. Amerikan filmlerinde çocukların hayalî arkadaşları olur ya; kimseler görmez, duymaz. Benim de olabilirdi ama ben kendimle vakit geçirmeyi seçtim. Çünkü biz her an birlikte olabiliyorduk. Hayalî de olsa başka birinin gideceği başka bir yer, başka arkadaşları olabilirdi. Oynamak istediğimde gelemeyebilirdi. Ama ben kendimi asla yalnız bırakmazdım. Bırakmadım da…
Gelelim o kâbuslu gecenin sabahına… “Anlat,” demişti babaannem, “Sabah niyetine, suya anlatır gibi anlat… İçin ferahlar.” Korkmuştum ve ağlıyordum. Tesellisi iyi gelse de korkum geçmiyordu. Çünkü onu, annemi, babamı ve tüm sevdiklerimi kaybedebilirdim. Hepsi benim yüzümden ölebilirdi. Beceremezsem dünyadan düşeceklerdi. Bana öyle söylenmişti. Rüyamda yine değirmenin önündeki o düzlüğe battaniyemi sermiş, üzerine çıkınımdakileri yaymıştım. Bir yandan atıştırıyor, bir yandan oyuncaklarımı konuşturuyordum. Derken hava bir anda karardı. Zaten dağın eteğinde, kuytu bir yerdeydim ama bu başkaydı. Başımı kaldırıp göğe baktım. O zaman fark ettim; güneş yerindeydi, kara bulutlar da vardı ama güneşin ardına gizlenmişlerdi. Ortalığı karartan onlar değildi. Kafamı oynatmadan gözlerimle çevreyi kolaçan ettim. Etrafımda başları neredeyse göğe değen, uzun boylu bir sürü gölge vardı. O kadar uzunlardı ki yüzlerini göremiyordum. Ayakları ve elleri kocamandı. Yoksa ben mi ufalmıştım? Alice Harikalar Diyarında kitabını okuyor gibiydim. Ama hayır; ağaçlar, değirmen ve ırmak her zamanki hâlleriyle oradaydı. Biz küçülmemiştik, büyük olan gölgelerdi. Korkudan kalbim hızla çarpmaya başladı. Kaçacak olsam bu uzun bacaklarla beni çabucak yakalarlardı. Kaçmak kurtuluş değildi; beklemek ve neler olacağını görmek en doğrusuydu. Öyle de yaptım. Elimdeki ekmeği usulca yere bıraktım. Isırdığım son lokmayı hâlâ ağzımda geveliyordum, yutkunurken boğazıma takıldı. Bir an nefessiz kaldım. Boğuluyor gibiydim. Az ötede akan sudan bir yudum alabilirdim ama ulaşamıyordum. İçlerinden biri eğildi ve sırtıma dokundu. O an nefesim normale döndü. Elinde kocaman bir küre tutuyordu. Bana uzattı, almamı işaret etti. Ürkerek aldım; çok ağırdı. “Bu da ne?” dedim. “Dünya,” dedi, “Biz gidiyoruz, bir süre buralarda olmayacağız. Madem burayı bu kadar seviyorsun, o zaman buralar sana emanet.” Ve ekledi: “Öyle iki elinle tutmak yok küçük hanım. Serçe parmağının üzerine yerleştir bakalım onu sen…” Tek bir hamlesiyle dünya artık küçük parmağımın üzerindeydi. Tabii sabit duramıyordu, ben de yerimde sabit kalamıyordum. Sarsılıp duruyorduk. Her sarsıntıda birileri düşüyordu dünyadan. “Dikkat et, sarsma!” dedi devasa ses, “O sarsıntılarda en sevdiklerin de düşebilir!” Bu son sözleri oldu. Sonra bir anda hepsi gitti. Ben ve serçe parmağımdaki dünya, kalakaldık oracıkta. “Ben bir çocuğum, koca dünyayı nasıl taşırım?” diyemedim. Bu görevi bana verdiklerine göre yapabilirdim ama sallanmasına engel olamıyordum. Zorlanıyordum ve ter içinde kalmıştım. O sırada uyandım çocuk uykumdan. Babaannemin tesellisine emanet ettim bütün endişelerimi. Ona rüyamı anlatınca kurtulacağımı sanmıştım. Yanılmışım…
Şimdi hatırlıyorum da… Babaannem beni sadece teselli etmiyormuş. Rüyamı yorumlarken kendimi daha iyi hissedeyim diye bana ne kadar güçlü, güvenilir ve sorumluluk sahibi olduğumu söyleyerek aslında ileride nasıl biri olacağımı da fısıldıyormuş meğer. Ya da öyle biri olmam gerektiğini mi anlatmaya çalışıyordu acaba, bilemedim şimdi…
Çok erken yaşlardan beri, taşıyamayacağımdan fazla yükü üzerime alıp etrafımdaki insanların kendi sorumluluklarından kaçmasına izin verdim. Bunu ben başardım, üstesinden de geldim bir şekilde. Taşıdım bütün dünyayı ve başkalarının yüklerini. Kendimi biraz ihmal ettim tabii bu süreçte. Hayallerimin peşinden koştum ama çoğuna yetişemedim. Herkese yetişmeye çalışırken kendime yetemedim. Yine de ben ve kendim hiç ayrılmadık. Üstesinden geldik hayatın. Pes ettiğim de oldu, mücadele ettiğim de… Ne ben kendimi kaybettim ne de o beni bıraktı. Başardığımıza inanıyorum, yoksa bu yaşa gelemezdik. Ama çok yoruldum, hırpalandım, yıprandım. Artık biraz durmak istiyorum. Ve biraz yavaşlamak…
Uzun yıllar rüya görmedim. Gördüklerimin de çoğunu hatırlamıyorum. Uyumak ve dinlenmek, yeni rüyalar görmek istiyorum. Biraz kendimle vakit geçirmeye ihtiyacım var anlayacağınız. Belki asıl rüyamdan şimdi uyanıyorumdur. Bu zamana kadar bir kâbusun içine hapsolmuşumdur belki de… Uzun boylu, uzun bacaklı ve uzun kolları olan o devlerin gölgesinde, güneşsiz kalmıştım bugüne dek. Ya devler çekildi sahnemden ya da güneş sıkıldı beni görememekten, bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: Ben hiçbir yere gitmiyorum ve hiçbir yerde de durmuyorum. Kimsenin hayatını yaşamak istemiyorum, hayalini de… İstediğim tek şey kendimle olmak. Aslında “ben” olmayı bırakıp “kendim” olmak niyetindeyim.
Ve şimdi, serçe parmağımı geri almak istiyorum. Sizin dünyanız sizindir, serçe parmağım ise benim. O bana lazım. Bir mendili sıkıştırıp halay çekeceğim. Sonra kim bilir, o mendili alır dönerim etrafınızda: “Yağ satarım, bal satarım / Ustam ölmüş, ben satarım” diye. “Zambak zumbak, dön arkana iyi bak,” diyene kadar da dönüp arkanıza bakmayın bence. #benibilenlerbilir orada olmayacağım! Mendilim elimde, uzun bir gezintiye çıkacağım. Söylediğim gibi, artık kendi kıyılarımda dolaşacağım…