Emekli kondüktör İsmail, yan odadaki münakaşaları duyuyor ama konuşulanları seçemiyordu. Zühre gelin daha ilk günden kapıları çarpmaya başlamıştı. İsmail Amca çocuklaşıp korkmuş; sofradaki o zehirli lokmayı bırakıp kalkmıştı.
Odasına geçti. Her yer jilet gibiydi. Bu koltukta uyumak ona yakışık almazdı. Bastonunu eline alıp ana rahmindeki gibi kıvrılarak koltuğa yattı. Kuduz bir köpek gibi yaşamak ağırına gidiyordu. Tanrı emanetini almamıştı işte. Elindeki alyansın içindeki Gülümser’in yüzüğüne baktı. Zühre gelin bilmezdi. Çocuklar bir gün nereden görüp duydularsa pirzola istemişlerdi. Emekli kondüktör İsmail kasaptan borç alıp getirmişti çocuklara. Onlar yerken İsmail ve Gülümser, “Biz tokuz, siz yiyin,” demişlerdi. Oysa Gülümser çok severdi. Sonra peşlerinden kemikleri sıyırmışlardı.
“Ah, Gülümser yaşasaydı… Kurşun asker gibi cephede savaşırdım,” diyordu kondüktör.
Sabahın kör vakti kalktı. Kapısı açık odada, elinde oyuncak filiyle sere serpe yatan, henüz uykuları çalınmamış torunu Kani’ye baktı.
Kondüktör İsmail aksayan bacağına aldırmayıp omuzlarını bastonunun izin verdiği ölçüde dikleştirdi. Dört çocuğa yetişmek için de kendini motive ederdi eskiden böyle.
Kenar mahallede, on beş yıldır müdavimi olduğu Çorbacı Emin’e geldi. Kendi evine gelmiş hissi veren, içeriden gelen çorbanın kokusuna çekildi. Emin, on beş yıldır aynı hürmetle, “Hoş geldin amca,” dedi. Tezgâhın yanındaki masanın sandalyesini geri çekti. İsmail Amca oturdu. Emin çırağa seslendi: “Oğlum, İsmail Amca’ya bir mercimek!”
İsmail Amca, Emin’e dönüp “Oğlum, ikindi namazına camiye gittiğimde çamaşır makinesi kaçak yapmış, evin bir kısmı yandı. Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin,” dedi.
Emin, hâl dilinden anladığı bu ihtiyara, “Geçmiş olsun İsmail Amca. Sosyal Hizmetlere başvuralım, eskisinden daha sağlam yaparız evvelallah,” dedi.
Kondüktör, “Allah razı olsun evladım,” dedi.
İsmail Amca çorbasını kaşıklarken içi ısındı.
Emin Usta hesabı almadı; “Güzel günlerinde ödeşiriz İsmail Amca,” dedi.
İsmail Amca, yangın yeri olan evinin yolunu tuttu. Avlunun demir kapısını ağır ağır itti. Kirişler kararmıştı ama çatının çöken yerinden gün ışığı dolmuştu eve. Çatının yarısı yıkılmış, tavan içe çökmüş ama bahçede incir ağacının yemişleri göz kamaştırıyordu. İs tutmuş duvarlar hâlâ nemli görünüyor, perdeler rüzgârda sağa sola savruluyordu. Bir kısmı yanmış Mushaf’ı gördü. Öpüp başına koydu. Bahçeye çıkıp kilerin kapısını açtı. Orayı düzenleyip yarısı yanmış yastığı ve yorganı getirdi; kilerdeki yüksek tahtaları sedir yaptı. Döşeğini kurdu.
Kondüktör İsmail kalçasını kırdığında da evlatlarına söylemişti, bugün de aynı şeyi söyleyecek:
İsmail evinde ölmek istiyor.