Seksenli yıllardan, darbenin açtığı yaralardan doksanlara geliyoruz. Türkiye siyasal tarihinin en çok “kaybedilenlerin, infazların” olduğu yıllarıdır. Köylerin yakıldığı, insanların yerlerinden edildiği; faili meçhullerin, satırların, Beyaz Torosların ve yapılan her şeye “terörle mücadele” denilen o karanlık ve korku dolu yıllar… Herkesin paranoyak bir şekilde gölgesinden korktuğu yıllarda ölüm kalım mücadelesi veren insanların ruh hallerini anlatmaya ne sözcükler ne de derin analizler yeter.
Binlerce insanın gözaltındayken kaybedildiği; kimilerinin ensesinden kurşunlanarak tarlalara atıldığı, asit kuyularında, evlerin temellerinde bulunan kemikler… Tüm bu süreçte ailelerin yaşadıkları ve günlerce, aylarca, yıllarca süren aramalar… Cumartesi Anneleri böyle bir mücadele içindeyken ortaklaşıp, sessiz bir çığlık olarak evlatlarını aradılar. Eşler, çocuklar, kardeşler; anne ve babalara ortak oldular. Hukukun sessiz kaldığı o yıllarda tüm acılara rağmen vicdanın sesi olarak hukuku savundular.
İleride akademisyenler siyasi tarihi yazarken doksanlı yıllara ve özellikle Cumartesi Anneleri’ne özel bir sayfa ayıracaklardır. Buralardan bakılmazsa her şey eksik ve yarım kalacaktır. Ne diyor Aydın Öztürk şiirinde:
“Yararsız bir soru biliyorum! Zalim sevmeyi anlayamamış bir yabancıdır kendine. Annenin bir parçasını öldürebilmek çocukluğunu hatırlayamayanların belleksiz ölüşleridir. Kar yağıyor. Durmadan. Rüzgârı oynayışına çağırarak. Kar yağıyor kimsesizler mezarlığına. Oysa hangi kar, evlatsız bırakılmış bir annenin yüreğini ağartabilir?”
Seksenli yıllarda 12 Eylül işkencehanelerinde, cezaevlerinde devrimciler katledilip kendilerine intihar süsü verilirdi. Resmi açıklamalar öyle yapılırdı. Doksanlı yıllarda bu işkenceler başka boyutlara taşınmıştı. İnfaz timleri evlerden insanları alıp işkence ettikten sonra, enselerine kurşun sıkarak bir köprü altına ya da ormanlık bir alana bırakıyorlardı. Tanınmış bir siyasetçi, halk tarafından sevilen biri ya da dağda bir çoban olabilirdi seçilenler. Korkuyu büyüttükçe büyütüyorlardı. O dönemlerden bir karikatür anımsıyorum; Penguen ya da Leman dergisindeydi. Özel Tim’in artık dağlık alanlarda görev yapacağına dair bir haberin karikatürü çizilmişti. Bu haberi duyan bütün hayvanlar dağdan aşağılara doğru panik halinde kaçıyorlardı. İşte böylesine korkunç bir dönemde bizler beyaz tülbentli anneleri görmeye başladık. Ocak ailesi, Eren ailesi, Yıldız ailesi, Kırbayır ailesi, Karakoç ailesi ve diğer aileler… İlk anda aklıma geldiği için söyledim. Annelere, babalar ve çocuklar eşlik ediyordu. Sezai Sarıoğlu’nun dizeleriyle söylersem:
“gözlerim düzeltsin yanlış bakmışsam bir kayıp semahıdır her cumartesi toplanıp göz göze geldiğimiz değer verip tellere konarken kuşlar diz kırıp oturur, dil kırıp susarız yerle gök arasında misafirlikte ne biz kuşlardan fazlayız, ne kuşlar bizden az uçak ona dar acıda eşitlendikçe güzeliz âh”
Bütün zulümleri bir kenara bıraktım; kar, fırtına, yağmur, soğuk, sıcak demeden onurlu bir sessizlik içinde, karanfiller ve fotoğraflarla ülke vicdanına ses oldu anneler. Kayıplar tek tek isimleriyle her hafta anlatıldı. Vicdanları uyandırabilmek için tek seçenekti Galatasaray Lisesi önü. Yarın, doksanlı yılların tarihi yazıldığında, Cumartesi Anneleri’nin onurlu sessizlikleri en önemli tutanak olarak kayıtlara düşecektir. Bir de futbol maçlarına taşınan Beyaz Toros ve Yeşil’in portresi… Şiire geliyorum yine. Şair Hıdır Işık o tutanakçılardan biridir:
“ölüm uğultuları neden hep cellatları hatırlatır? aylardır kuru bir ağaca asılı kalan sesim annemin çığlığında dökülüyor dünyanıza tırnakları çekilmiş parmaklarını tutuyorum annem kayıp oğlunu ararken cumartesi’de”
Ben her zaman, her dönem şiirin belleğine güvenirim ve dönemleri şiirle anlatmaya çalışırım. Çünkü şiir, tarihin en önemli aktarıcısıdır. Bugün Sümerleri, Nartları, Hititleri ve onların destanlarını konuşuyorsak şairler ve şiir sayesindedir. Bu nedenle ısrarla şiire ve söze sığınarak Cumartesi Anneleri’ni konuşmaya çalıştım. Haden Öz’ün dizeleriyle bitirmek isterim:
“o kalabalıkta bir kadın saçlarına ak düşmüş ihtiyarlıktan değil değil ihtiyarlıktan kederden, kederden, kederden kadının elinde bir fotoğraf fotoğrafın altında bir kelime beş harfli”
“* ben ne zaman annemi özlediysem kuşların kanadına sarıldım” – Özgün E. Bulut