Sahilden yükselen o gitar sesi, sanki evrenin bizim için gönderdiği bir onay belgesiydi. İspanyol gitarının telleri, rüzgârın hamlesiyle geriliyor, her notada biraz daha kırılganlaşıyordu. Bakışlarımız, ufukta eriyen geçmiş anılarımıza takılıp kalırken, eskiden canımızı yakan ne varsa dolunayın süt beyazı ışığında yıkanıp temizleniyordu. Dolunay, yeminlerimizin altına imza atmaya çabalayan bir şahitti.
Dış dünya; hırsları, yargıları ve mükemmellik arayışıyla fersah fersah uzaklara yelken açmıştı. İnsanlar, nedense bu iki aşığın bedeninde kusurlar aramaya çıkmışlardı. Hâlbuki biz, o eksiklerin birbirini tamamlayan mozaiğinin parçalarıydık. Anne köpeğin yavrusunu öperek iyileştirmesi gibi, biz de yaralarımızı öperek sağaltıyorduk. Birbirimizin karanlık yollarını aydınlatmaya çalışan ateşböcekleriydik. Gitar sesi yaklaştıkça ezgiler kalbimize dokunuyor, sanki bu evrensel duyguya aracılık etmekten mutluluk duyuyorlardı.
Sed ut perspiciatis unde omnis iste natus error sit voluptatem accusantium doloremque laudantium, totam rem aperiam, eaque ipsa quae ab illo inventore veritatis et quasi architecto beatae vitae dicta sunt explicabo. Nemo enim ipsam voluptatem quia voluptas sit aspernatur aut odit aut fugit, sed quia consequuntur magni dolores eos qui ratione voluptatem sequi nesciunt. Neque porro quisquam est, qui dolorem ipsum quia dolor sit amet, consectetur, adipisci velit, sed quia non numquam eius modi tempora incidunt ut labore et dolore magnam aliquam quaerat voluptatem. Ut enim ad minima veniam, quis nostrum exercitationem ullam corporis suscipit laboriosam, nisi ut aliquid ex ea commodi consequatur? Quis autem vel eum iure reprehenderit qui in ea voluptate velit esse quam nihil molestiae consequatur, vel illum qui dolorem eum fugiat quo voluptas nulla pariatur? At vero eos et accusamus et iusto odio dignissimos ducimus qui blanditiis praesentium voluptatum deleniti atque corrupti quos dolores et quas molestias excepturi sint occaecati cupiditate non provident, similique sunt in culpa qui officia deserunt mollitia animi, id est laborum et dolorum fuga. Et harum quidem rerum facilis est.
Kadehlerimizi tokuşturduğumuzda çınlayan cam sesi, doğanın binbir sesine karıştı. Gündüz ile gecenin farkını ayıramaz olmuştuk. Sevgilim coşkuyla, “Sevelim sevilelim, gerisi sadece tatlı doğa gürültülerinden ibaret kalacaktır,” dedi. Şarabın artık damarlarımızdaki kanın katalizörü; toprağın, denizin ve gecenin özü olduğunu anladık. Gece bitmesin, güneş doğmasın istiyorduk. Yarını düşünmeme özgürlüğümüzle, kendimizi gecenin şefkatli kollarına bırakmıştık.
Yavaşça ayağa kalktığımızda, adanın çamları bir koro gibi şarkımıza eşlik ediyordu. İyot kokusu ciğerlerimize dolarken, ruhumuz bir tüy kadar hafifleyerek ormanın derinliklerine karışıyordu. Zaman, adanın kayalıklarına çarpan dalgalar gibi ritmik ama belirsiz bir hal almıştı. Gökyüzü, dolunayın gümüşi beyazlığından şafağın uçuk pembe tonlarına evrilirken biz hâlâ oradaydık. Gündüz ve gece, ufuk çizgisinde tek bir vücut olmuştu; tıpkı bizim aşkımız gibi.
“Bak,” dedi Elif, sesi sabah serinliğiyle berraklaşmıştı. “Güneş doğuyor ama ay hâlâ orada. Birbirlerinden vazgeçmiyorlar.” Gerçekten de gökyüzü o an ikisine de ev sahipliği yapıyordu. Biz de öyleydik; hem yakıcı bir güneş kadar tutkulu hem de dolunay kadar dingin ve şifacı. Birbirimizin gözlerinde aradığımız o “kendimiz”, sonunda bulunmuştu.
Ellerimiz artık sadece dokunmak için değil, tek bir ruhu taşımak için kenetlenmişti. İçimizdeki o kırılganlık, artık bir zayıflık değil, en sert fırtınalara bile esneyerek karşı koyan bir söğüt dalı gibi dirençliydi. Sahilden gelen gitar sesi susmuştu ama ezgisi her hücremizde yankılanıyordu. O narin tellerden dökülen notalar, bizim adımıza tutulan falların cevabıydı. Gelecek artık korkutucu bir belirsizlik değil, bu gecenin mirasıydı. Yarın, ancak bu gecenin güzelliğini taşıyabildiği sürece anlamlı olacaktı.
Ayağa kalktığımızda üzerimizdeki çam iğnelerini ve adanın tozunu silkelemedik; onlar gecenin madalyaları gibi üzerimizde kalsın istedik. Şişemizde kalan son damlaları bizi koruyan ağaçların köklerine döktük. Bu, doğaya bir teşekkür merasimiydi. “Duyun bizi!” diye fısıldadım adanın derinliklerine; “Kusur aramayan tüm dostlar, bu aşkın şahidi sizlersiniz.”
Sevgi ve şefkat, artık kalbimizde kilitli kalmayacak; her bakışımızda dünyaya saçılacaktı. Güneşin ilk ışıkları denize vurduğunda her şey daha belirgindi ama büyüsünden hiçbir şey kaybetmemişti. Biz, bu adanın çayırlarında dans eden, şarabını hayatla paylaşan iki ruhtuk. Elif bana döndü, gözlerinde geceyle gündüzün birleşimi vardı. Gülümsedi ve tüm öykümüzü özetledi: “Şerefe aşkım…” Kadeh kaldırmamıza gerek yoktu; ruhlarımız çoktan birbirinin şerefine içmiş, sarhoşluğuyla ebediyete ulaşmıştı. Aşka, sevgiye ve bizi biz yapan o kusurlu mükemmelliğe… Şerefe!