Serinlik ürpertince, sımsıkı kapattığı gözlerini açtı. Bir süre hiçbir şey göremedi. Koyu bir sis sarmıştı çevresini sanki. Bir direğe sıkıca sarılmış olan kollarını gevşetti. Biraz rahatladı. İki elini birbiri ile buluşturup, ovuşturdu. Sonra gözlerine dokundu, gözyaşı siler gibi bir hareket yaptı. Gözyaşı var mıydı, fark etmedi. Şimdi daha iyi görüyordu. Yirmili yaşlarının sonunda, bir sıkıntıdan kaçıp başka bir sıkıntıya koşarken, elini sımsıkı tuttuğu minicik kızına hissettirmeden, birden ortalığın böyle buğulandığını ve çevreyi paramparça olmuş bir aynadan görür gibi algıladığını hatırladı.
Ne korkunç bir akşamdı. Öncesinde ve sonrasında daha pek çok böyle anısı vardı. Ama onun korkmaya veya telaşlanmaya hakkı yoktu. Yoksa aynı sıkıntıları kızı da yaşardı. O annesinin her zaman bir çözüm bulacağına inanıyordu. Bu inanç kaybolmamalıydı. Uzun yıllar kaybolmadı da fakat sonradan bu ortak üzüntüleri hatırlamamak için annesini terk etmeyi seçti. Belki de çok iyi etti. Çünkü “anne” hiç unutamadı. Yanında durduğu direğin aslında kurumuş, ölüme terk edilmiş bir ağaç olduğunu fark etti. Yoksa Zeze’nin portakal ağacı mıydı bu?*
Sakın kurumasın! Akşamın en gizemli dakikaları olduğunu bir süre sonra anlayabildi. Güneş henüz batmamıştı fakat o güzelim kızıllık gökyüzünü yavaşça süslemeye başlamıştı.. Ayaklarında sıradan rahat bir ayakkabı ve üzerinde pamuklu, bol bir elbise vardı. Etrafta çanta ya da elinden bırakmış olduğu hiçbir şey görünmüyordu. Denize çok yakın olduğunu başlayan serinlik ile gelen o güzelim kokudan anladı. Ellerini ceplerine soktu birinde bir kâğıt mendil diğerinde bir elli ve bir yirmi lira vardı. Oldukça uzak bir mesafeden belli belirsiz trafik gürültüsü geliyordu. Elleriyle saçlarını düzeltti ve seslere doğru yürümeye karar verdi.
Henüz ölmemişti ve görebiliyor, duyabiliyor durumdaydı. Trafik gürültüsü birden hafifledi, kızartma ve anason kokuları birbirine karışmaya başladı. Hafif bir ud dokunuşu eşliğinde yumuşacık, buğulu bir erkek sesi; “..nereden sevdim o zalim kadını bana zehretti hayatın tadını..” diyordu. Bütün bu olanlar bir rüya mıydı yoksa gerçek mi? Kafası iyice karıştı. Hava iyice kararmadan buradan uzaklaşmalıydı. O oldum olası karanlıkta sokakta ve yalnız olmaktan korkardı. Ama neredeydi ve nereye gidecekti? Onu henüz bilmiyordu.
Bu yemek kokularının geldiği yerde, en azından nerede olduğunu öğrenir ve belki de bir yerlere telefon etme fırsatı bulurdu. İçeri girdi, çekinerek. “İyi akşamlar lavabonuzu kullanabilir miyim?”
“Hoş geldiniz.” Boynunda yıkanmaktan rengi atmış bir bez sarkan, mutfak önlüğü temiz fakat eskimiş, yaşlı adam az kalsın, “Sevgi Hanım!” diyecekti, hemen sustu. “Buyurun, içeride sağdaki kapı.” Kadın usulca içeri yürürken; “Yirmi lirayı tuvalet için kullanır belki elli lira ile telefon ederim” diye düşünüyordu. Ama henüz kimi arayacağını da bilmiyordu. İçeri girmesini bekleyen adam, hemen boşları toplarken kadını görüp, şaşkınlıktan donup kalan oğlana döndü. “Çabuk Kemal Bey’e haber ver, Sevgi Hanım burada.” Dedi. Ud çalan adama eliyle devam işareti verdi.
Kadın geri geldiğinde lokantanın terasında, kendisi için hazırlanmış bir masa gördü. Saygı ile eğilen sevimli patron: “Sizi yemeklerimizi denemeden göndermek istemeyiz” dediğinde masada oturan bembeyaz saçlı, kendisine çok yakışmış minicik bir sakalı olan adamı gördü. Hiç yabancı gelmedi ama çıkaramadı. Gecenin geri kalanı huzurlu ve sessiz bir hafta sonu yemeği gibiydi. Ne öncesi konuşuldu, ne sonrası belliydi. Yalnız bu an vardı. Adam mutluydu, kadın ise artık korkmuyordu, nedenini bilmeden… Güneş şimdi sakin bir şekilde sulara gömülürken; mor salkımlar ile yaseminlerin kokusu dostça güzelleştiriyorlardı havayı. Udi ise; ..şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu.. diyordu adeta fısıldayarak.