Saatler

Okuma Süresi: 14

Yazarla Tanış

"Kütüphane benzeri bir odada, duvarda 'Chat Noir' posteri önünde oturan, sakallı ve düşünceli bir adamı betimleyen kara kalem çizim."

Erinç BÜYÜKAŞIK

Edebiyat dünyasına “Kaybolan” ve “Göğe Düşen Kuş” eserleriyle gündeme gelen Erinç Büyükaşık, politik bellek, sosyal travma ve tarihsel uzlaşı temalarını merkeze alan bir yazardır. politik bellek, sosyal travma ve tarihsel uzlaşı temalarını merkeze alan bir yazardır. Edebiyat Kolektifi platformunun yürütücülüğünü sürdüren Büyükaşık; spekülatif kurgu ve distopik anlatılar aracılığıyla dijital çağda insan belleğinin korunması ve gözetim gibi konuları işler. Bugüne dek Varlık, Güney, Çığ Dergi, +eleştiri, microscope gibi dergilerde öykü ve eleştirileriyle yazı çalışmalarını gerçekleştirmektedir. Feminist edebiyat teorisine ve mitolojik motiflerin modern anlatıdaki yerine duyduğu ilgi, yazı pratiğinin temelini oluşturur. Eserlerinde edebi eleştiriyi, disiplinler arası bir perspektifle harmanlayarak, toplumsal hafızayı onarmaya odaklanan özgün bir edebi izlek sürdürmektedir.

Sokak değişti. Değişen binbir nice şey gibi… İstanbul’un soğuğu kesici, kıyıcıydı o sabah. Evin gıcırdayan tahta tabanları, her adımda insana ölüme ne denli yakın olduğunu fısıldıyordu. Nail Efendi, yıllar önce göçüp gitmiş ana babasından kalma bu eve, yani kendi tabutuna döndüğünden beri hep aynı histeydi.

Gözleri, iki kapağı da ardına kadar açık, gacır gucur eden ceviz oymalı gardıroba takıldı. İçindeki gömlekler, pantolonlar tıkış tıkıştı; tıpkı zihnindeki anılar gibi. Komodinin üstünde duran kırmızı ve mavi hapları aç karna almalıydı ama kollarını kaldıracak dermanı yoktu. Karşısında asılı duran yeşil kadife perdeleri anacığı kırklı yaşlarındayken kendi elleriyle dikmişti. Anahtarları çoktan kaybolmuş gardırop, rengi solmuş perdeler, odadaki her şey geçmiş zamanın tortusuydu sanki.

Evin her köşesinden bir tadilat feryadı yükseliyordu. Kayan yorganı sızlayan omuzlarına çekti, yastığını düzeltti. Pencerelerin ahşap çerçeveleri boya istiyor, merdivenler elden geçirilmeyi bekliyordu. Geçen kış, çatlaklardan sızan sular yüzünden evin girişi gölete dönmüştü. Yan taraftaki inşaatta ise hummalı bir çalışma başlamıştı yine. Gece gündüz uyutmuyordu bu sokak. Gündüzleri mahallenin yeni yetmeleri boy gösterir, çocuklar bitişik nizam kondular arasında top peşinde koşardı.

Ayaklarının buz tuttuğunu hissedince yorganı biraz daha çekti üstüne. Bu gürültüde tembelliğin yararı yoktu, biliyordu. “Kalk ayağa işte,” dedi kendine. Gece dört kez çişe kalkmıştı. Sokağın uğultusuna deccal gibi uyanmaktansa, yarım kalan rüyalarından birini bitirmeyi denedi. Olmadı. Guguklu saatin kuşu, bastonlu Romen rakamlarının ortasından fırlayıp ötmeye başladı. Saat dokuzdu. İnsan belli bir yaşa gelince, içindeki kurmalı saat onu zaten erkenden uyandırıveriyordu; bu sabah yalnızca miskinlik hakkını kullanmak istemişti. Salondaki o koca odun sobasını yakmalı, çevresindeki muşambaları silmeliydi. Evdeki en ufak bir kırıntı bile huzursuz etmeye yetiyordu onu.

Külçeleşmiş gövdesini yorgandan dışarı doğru sürükledi. Siyatik ve romatizma… Yaş yetmişi devirdi mi, bu illetler insanın gölgesi olurdu. Çayın suyunu koysa, ocağa iki talaş atıp evin ayazını kırsa ne iyi olurdu. Bir de şu hamam böcekleri… Evi yeniden ilaçlatmak şarttı.

Komodindeki kol saatine baktı: Altı. “Hâlâ mı altı?” diye mırıldandı. Saat yanılıyordu; baba yadigarı durmuştu. Oysa pilini değiştireli henüz birkaç gün olmuştu. Demek ki emekli edebiyat öğretmeni Nail Efendi’nin bugün evden çıkması gerekecekti. Haydarpaşa’ya inip çarşıya geçmesi, kalabalığa karışması şart olmuştu. Kaç gündür münzevi bir hayatla kendini ödüllendirirken, bu dışarı çıkma cezası da nereden peydahlanmıştı şimdi? Ama ölü toprağını atmalıydı üzerinden. Belki bu vesileyle, kendi gibi ömrünün son yıllarını ağır ağır hesaplayan ihtiyar saatçi dostu Raif’e uğrardı. Saatin aksayan mekanizmasını çözecek o eski ustalardan yeryüzünde pek kalmamıştı.

“Ah gençliğim…” diye geçirdi içinden. O delikanlı çağlarında kar kış dinlemez, inerdi Haydarpaşa Garı’na. Geldiği yer ve gideceği rota belirsiz bir yolcu gibi, hayaller kurarak deniz kokan sokaklarda yürürdü. Salacak’a kadar uzandığı olurdu. Tipiye, lodosa aldırmadan kaçacağı uzak ülkeleri düşlerdi. Sonunda Anadolu’nun sürgün misali şehirlerinde, memuriyet odalarında kurar olmuştu o kaçış hayallerini. Emeklilikten sonra ise sığınak niyetine baba evine dönüş… Ve o hülyaların kesin bitişi.

Baba evi, gerçekleşmeyen hayallerin mezarlığıydı Nail için. Eski zamanlarda, akşamları babası eve geç gelmediyse, yemek sonrasında anasının yaptığı dut likörü içilir; Ahmet Efendi boğazından kayan Gürcü votkalarıyla demlenirdi. Ajans haberlerinin ardından radyoda hafif müzik saati dinlenir, üstü alacalı yaldızlarla sarılı çikolatalar likör kadehlerinin yanına dizilirdi. Anası Zehra, ölene dek romatizma ağrılarıyla inim inim inlemişti. Buna rağmen, kocasına o likörü ve çikolatayı ikram etmekten bir gün bile vazgeçmemişti. Adamın eve geç gelmediği, Beyoğlu’nda kadeh tokuşturmadığı o ender günlerde, likör bardağını radyonun yanındaki sehpaya bırakıp yemek tabağını uzatmak Zehra için kocasına yeniden kavuşmak demekti. Sofrayı her zaman tam saatinde hazır ederdi ama kocası gelmezdi. Banka müfettişi Ahmet Efendi, şubeden arkadaşlarıyla iş çıkışı vakit geçirmeyi severdi. Zehra onun peşinde dört dönerdi ama adamın yüzü bir kez bile gülmezdi; sevecenlikten eser yoktu babasında.

Anası hep sus pustu. Evin kuytu köşelerinde az mı ağlamıştı… Babası ise yalnızca buyururdu: “Yeme şu çikolataları hanım, kilo aldığını görmüyor musun?” Kadıncağız zayıflamak için yemeden içmeden kesilirdi de adam onun bu güzel görünme çabasını yine de görmezdi. Gözü dışarıda bir adam değildi neyse ki, terfi aldığından beri işleri yoğundu yalnızca. Geceleri kocası yatakta horul horul uyurken, Zehra varlığının yıllardır unutulduğunu düşünerek tavanı izlerdi.

Evin dört köşesi bu analı babalı, o soğuk saatleri çağrıştırıyordu şimdi. Müteahhit, “Kentsel dönüşümle sokaktaki evler yıkılacak, buralara dev bloklar, siteler dikilecek” demişti. Satsaydı, bu kâgir ve çürümüş evin yerine yedi katlı apartman dikilirdi. Onarmakla da uğraşmazdı böylece. Ama hayırdan anlamazdı o paragöz herif. Babadan kalma bir inatçılıkla kaç kez “olmaz” demişti müteahhide. İnsan baba evinde ölmeliydi Nail Efendi’ye göre. Dönüp dolaşıp çürüyeceği yer, kendi hayal çöplüğü olmalıydı.

Zehra, derdini içine ata ata yüreğindeki sızıları büyütmüştü. Son zamanlarında katlanılmaz sancılarla uyanırdı yataktan. “Böğrüm değil herif, yüreğim ağrır” der dururdu kocasına. Ahmet Efendi’nin evde olduğu bir gün, salona külçe gibi yığılıverdi. İlk krizde “Yok bir şeyim bey” dese de, o ağrı yüreğine temelli yerleşti. Kocasının gece yarıları gelişlerini beklerken o dertle büyüdü, yine de sustu. Ahmet Efendi ne karısının ne de oğlunun evdeki varlığını fark etti. Salondaki tekli koltuğunda, boşluğa bakarak düşüncelere dalan ıssız bir adam olarak yaşadı. Zehra’nın ölümünden sonra ise evi büsbütün derin bir sessizlik kapladı.

Nail Efendi yataktan güç bela kalkıp savruk adımlarla salona ilerledi. Ağzına kadar dolu kül tablaları, ortalığa serilmiş gazeteler, kitaplar… Aile albümü koltuğun üzerindeydi. Bir gece önce o fotoğrafları karıştırmak, ölüler geçidinde bir seyahat gibi gelmişti ona. Bir ayağı çukurda olanların, ölen zat-ı şahanelerini ara sıra ziyaret etmesi gerekirdi neticede.

Kitapların arasından sarkan bir fotoğraf, evlerinin kapısını haftada bir aşındıran yengesini hatırlattı. Az zampara değildi amcası İbrahim Efendi de… Fotoğraftaki kadın; derin vatkalı kıyafeti, tüylü şapkası, simsiyah saçları, düz burnu üzerinde el ele vermiş kaşları ve üst dudağının üzerindeki incecik ayva tüyleriyle son derece alımlı, güzel bir kadındı. Anası Zehra, kardeşi İbrahim’le az konuşmamıştı zamanında: “Meyhane zamparalıklarını bırak İbrahim. Bak, ablalık hukukumuza dayanarak söylüyorum; karının iki gözü iki çeşme buraya gelmesi içimi acıtıyor.” İbrahim Efendi bir iki kez söz vermişti ablasına ama en sonunda evi barkı terk edip karısından boşanmıştı. Bu fotoğraf, yıllardır tozlu sayfaların arasında sessizce keşfedilmeyi beklemişti.

Nail, fotoğrafın arkasındaki eski yazı nota kilitlendi:

“Muhterem Efendim, Seninle geçen mesut saatlerimin hatırına… Sabreden, bekleyen ben. M.”

Salonu bugün mutlaka toplamalıydı. Ama önce saat… Dışarıdaki bir iş makinesinin sesiyle irkildi. Sokaktaki tüm ev sahipleri seferber olmuş, evlerini koca camekanlı apartmanlara dönüştürmek için yarışıyordu. Tüm bunlar zihninden geçerken, eski kırık konsolun köşesinde duran annesinin gelinlik saksonya lambasına ve vitrindeki yaldızlı su bardaklarına gözü ilişti. “Bir zamanlar biz de yaşadık ve şu an bu evin tozlanmış çöpleriyiz” diye bağırıyorlardı sanki.

İçinin titremesi geçmemişti ama sobaya talaş ve odun atınca salonun ayazı kırıldı. Baba yadigarı saat sonunda durmuştu ya… “Hadi, sen de abbas yolcusun” diyordu sanki ona. Hızlıca üstüne bir şeyler geçirip evden çıktı. Hareketlerinin yavaşlığı canını sıkıyordu; pantolonunu, gömleğini, kazağını giymek bu kadar uzun sürmemeliydi.

Demir kapıyı arkasından çektiğinde çıkan gürültüden ürktü. Bu kapıyı yağlamalıydı. Sokağa adımını atmıştı bir kere. Yürüyüşü yavaş ve ürkekti. Vapur düdükleri ve martılar… Bu şehirde gençliğinden beri değişmeyen yegane şeyler onlardı. Raif Usta’nın dükkânı uzak sayılmazdı ama bacaklarındaki sızı adımlarını tutuklaştırıyordu. Kaç gündür yürümeye takati yoktu zaten. Saat bozulmuştu işte, ne diye inatla onu diriltmeye çalışıyordu ki?

Gece bastıran tipi yüzünden damlar bembeyazdı. Ama bu şehirde kar tutmazdı; akşama kalmaz vıcık vıcık olur, yağmurla akıp giderdi. Yolda yürürken yine anası düştü aklına. Kocasına, kırk yaşını geçmişken güzel görünmek için yeni döpiyesler almıştı; evde bir kadın olduğunu fark etsin diye… Yatak odasındaki aynalı gardırobun karşısına geçip etajerdeki pudraları, rujları, göz kalemlerini acemice kullanmaya çalışırdı. Yaşına göre güzel kadındı aslında. Gözlerinin feri sönmemişti, kadınlığını hiç unutmamıştı ama Ahmet Efendi onu görmüyor, onunla tek satır konuşmuyordu. Bir hayalete dönmüştü Zehra evin içinde; elinde kahve fincanı, yemek tepsisi ve likör bardaklarıyla dolaşan bir ev hayaletine… Kocası, kardeşi İbrahim gibi çekip gitmemişti belki ama sevgisiz, solgun bir gölge gibi bir arada yaşayıp gitmişlerdi onca yıl.

Raif’in dükkânına vardığında, yandaki kahvehaneden iki sade kahve söyledi. İki eski zaman adamı olarak oturdular, başladılar dünyayı çekiştirmeye. Anası da yengesinin ağlama nöbetlerinden sonra kadını sakinleştirip az mı konu komşuyu dedikoduya tutardı… Dedikodu yengesini kendine getirir, kocasının metreslerini unuttururdu ona. Nail içinden gülümsedi; “Bak hele, yaşlanınca insan anasına da benzermiş.” Raif karısını yıllar önce kaybetmişti, kendisi ise hiç evlenmemişti. Şehir şehir gezerken bir kadınla ömür geçirmeyi hiç düşünmemişti. Aslında gençken başarısız bir evlilik teşebbüsü olmuştu; nişanı atıp onu yüzüstü bırakan Ayşe’yi belleğinden hiçbir zaman tamamen silememişti. Her yenik erkek gibi, o da kendi köşesine çekilmişti Ayşe gidince. Babası Ahmet Efendi, onu torunsuz bıraktığı için Nail’e az kızmamıştı. Öfkesi için her zaman bir mazereti vardı zaten o adamın.

Çarşı, şehrin tüm griliğine rağmen ışıl ışıldı. Vitrinler, dip dibe mağazalar… Raif’in dükkânı, o devasa mağazaların arasına sıkışmış beş metrekarelik bir sığınaktı. İçerideki radyoda Münir Nurettin Selçuk çalımdı yine. Raif onu sevecenlikle karşıladı. Çırağı on dakika önce bir iş için dışarı göndermişti. Akrep çarkları, yelkovanlar, zemberekler… Dükkan, tik tak korosuyla Münir Nurettin’e eşlik ediyordu.

Nail tabureye otururken bir iki kez öksürdü. Raif gülerek, “Bu öksürük meretinden kurtuluş yok. Onunla yaşamayı öğrenmeli insan bu yaşta. Öte tarafa götüreceklerimizden olacak bu da” dedi ve fosur fosur sigarasını tüttürmeye devam etti. “Ne içersin?”

“Sen de otur hele,” dedi Nail, cebinden kol saatini çıkarıp masaya bırakırken. “Baba yadigarı bozuldu sabah sabah. Ben de işin ehline, saatlerin tabibine getireyim dedim.”

Raif saati aldı, gözlüğünü burnunun ucuna yerleştirip akreple yelkovanı yokladı. Yüzünde müstehzi bir gülümseme belirdi. Dükkânın her yanı köstekli saatler ve guguklularla doluydu; elektronik saatlere ömrü boyunca meyletmemişti. Mekanizmayı dikkatle çıkarıp saatin ince işçiliğini hayranlıkla izlemeye koyuldu. “Kurtarırız bu emektarı” der gibi saatin arka kapağını masaya bıraktı.

Nail’in gözleri duvardaki saatlere kaydı. “Şu Junghans, Osmanlı duvar saati değil mi?”

“Moda’daki Martha Hanım gönderdi bakmam için. Çırağı da ona yolladım zaten, kurmalı birkaç saati daha varmış. Ama bunun vadesi dolmuş, ne etsem düzelmez cinsten.”

“Senin şu antika duvar saati ölümsüzlük iksirini bulmuş anlaşılan. Dükkanın maskotu gibi.”

“O benim göz nurum, bilirsin. Kurmalı saat mi kaldı memlekette? Neyse ki seninki zamanında gelmiş hekiminin yanına.”

Çaycı oğlan iki sade kahveyi masaya bıraktığında, saatlerin dilinden anlayan Raif Usta elindeki ince aletlerle zembereği inceliyordu. Bugüne dek ne Rolex’ler, Bulgari’ler tamir etmişti… Akrep yelkovan çıkarma cımbızıyla mekanizmayı titizlikle yerine koymaya başladı.

“Ustam Agop’tan öğrendim bu işi, bilirsin. Bana ne hikayeler anlatırdı saatlere dair… Eski, makbul saatlere benim gibi hayrandı o da. O Alman kurmalılarının başında az ameliyat yaptırmamıştı bana.”

Çelik tornavidayla saatin tüm aksamını yerine yerleştirdikten sonra, kapağındaki işçiliği övmeye başladı. Nail, dostunun uzattığı saatin kapağını meraklı gözlerle inceledi. Kapağın arkasında, bugüne dek hiç fark etmediği, incecik bir el yazısıyla yazılmış bir cümleye ilişti gözü.

Raif o sırada duvardaki eski bir takvimden bahsediyordu: “Nice müşterim sorar, seksen beş yılına ait bir takvim neden on beş ekimde takılı kalmış halde duvarda asılı durur diye…”

“Evet,” dedi Nail, gözü hâlâ kapakta. “Ben de merak ederdim hep.”

“Hayatımın dönüm noktasında bıraktım o takvimin yapraklarını koparmayı. Torunumun doğduğu günde… Şimdi koca kız oldu. Artık kalmadı bu takvimlerden, kimse evine almıyor. Düşünsene; her sayfasında tarihte bugün köşesi, fal yorumları, şiirler, özlü sözler… Kendince bir kütüphane sanki. Mesela on beş ekimde Fransa’da öğrenci eylemleri başlamış, Churchill o gün görüşmüş Stalin’le… Kapaktaki ince işçiliğe hayran kaldın sanırım Nail Efendi?”

Nail, Raif’le göz göze gelmeden hemen önce kapaktaki o eski yazıyı okumayı bitirmişti:

“Ah Ahmet Efendiciğim… Kalp atışlarımı duyman dileğiyle. Senin Meliha’n.”

Kapağı saatçi dostuna geri uzatırken, aile sırrını yaşı yetmişi geçmişken öğrenmenin ağırlığı çöktü omuzlarına. Eli titremeye başladı, kapak neredeyse elinden düşecekti. Suratı kıpkırmızı kesildi. Delikanlı çağlarındaki gibi hiddetlendi bir an. Ah, hayatta olsaydı babasına demediğini bırakmazdı! Anasının asla toz kondurmadığı o Müfettiş Ahmet Efendi, hepsini yıllarca ayakta uyutmuştu desene…

Fakat bir an durdu. Öfkesinin mantığı olmadığını düşündü. O ketum, huysuz, evde kendilerini asla görmeyen adam, belki de hayatındaki diğer kadını oğluna ancak böyle, bu yolla açıklamak istemişti. Ölmeden önce Nail’in avucuna bıraktığı bu saatin bir gün tamir için açılacağını, bu kapağın söküleceğini muhakkak tahmin etmişti.

Raif saati kulağına dayayıp dinledi. “Tıkır tıkır çalışıyor emektar. Bir kahve daha içelim mi o halde?”

“Kalkayım ben,” dedi Nail Efendi, sesi eskisinden daha boğuk çıkıyordu. “Bu havada insan dışarılarda çok dolaşmamalı. Yine uğrarım.”

Tamir ücretini masaya bırakıp saati koluna taktı. Dükkandan çıkarken Raif, uzak bir yere gidiyormuşçasına derin bir vedayla baktı dostuna. Nail’in yüzündeki şaşkınlığı görünce de gülümseyerek ekledi: “Kim bilir, belki yarın öbür gün görüşemeyiz…”

Nail Efendi çoktan çarşının kalabalığına dalmıştı. Zampara babasının yıllarca iki kadını ustaca idare etmiş olmasına mı kızmalıydı, yoksa anasının bu dünyadan erken göçüp gitmesindeki payına mı? Garip bir şekilde, Müfettiş Ahmet Efendi’ye kızamadı. Yetmişinin ortasındayken, babası ona nihayet açılmıştı işte. İlk defa konuşmuşlardı, ilk defa dertleşmişlerdi. O huysuz adam, oğlunun kendisini anlayabileceğini ummuştu besbelli.

Yolda yürürken bacaklarındaki sızının, romatizma ağrılarının hafiflediğini hissetti. Yıllardır babasına karşı içinde büyüttüğü o katı, köklü öfke buz gibi eriyip gitmişti sanki. Yeniden mi sevmeye başlıyordu onu? Yüzünde hafif, geniş bir gülümseme belirdi.

Adımlarını eve doğru sıklaştırırken, dudaklarının arasından eski bir İstanbul şarkısının ıslığı döküldü. Tipi de durmuştu sonunda.

Yazarın Dünyasından

Politik Hiciv ve “Ölü Deniz” İzdüşümleri

Erinç BÜYÜKAŞIK, bu yazısında Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” (2026) adlı stand-up gösterisini inceleyerek, Türkiye’deki politik mizahın geleneksel hiciv çizgisinden sıyrılıp siyasetin bireyin gündelik hayatına, psikolojisine ve bedenine sızan etkisini ele aldığını belirtmektedir.

1950-1980 Türkiyesi’nde Bir “Sivil Hafıza” Arayışı

Erinç BÜYÜKAŞIK, bu makalesinde, Türkiye modernleşmesinin en sancılı kesiti olan 1950-1980 dönemini, devletin monolitik ve doğrusal ilerleme söyleminin ötesine geçerek sivil bir perspektifle masaya yatırıyor.

En Yeniler

Göç Etmeyenlerin Şarkısı

Ümit Ahmet DUMAN

Kutsal Aziz

Mehmet Ali GÜNER

Radyoyu Ben Öldüğümde Kapatabilirsin*

Fatma ALTUN