Kente vardığımda eylülün tozu daha çekilmemişti sokaklardan; Taşbaşı’nın dik yokuşunu tırmanırken ayakkabılarımın burnu kireç beyazına kesmişti. Terzi Cemal Usta beni Çıkmaz Sokak’ın dibindeki o eve yolladı; orada iki katlı bir ev varmış, dikiş işi bol, para peşin ödenirmiş. Kapıyı ilk çaldığımda içeriden bir kadın sesi geldi, açan olmadı uzun süre; sonunda kilit döndü, Behice Abla çıktı karşıma, gözlerinin altı sürmeyle kalınlaşmış, elinde hâlâ tütüyor bir sigara.
— Kim yolladı seni?
Cemal Usta’nın adını söyledim. Başını içeri doğru eğdi, başka bir şey sormadı.
Avlusu daracıktı, ortasında paslı bir musluk damlıyordu durmadan: tık, tık, tık. Üst kattan bir kadın sesi geliyordu, uzun bir şarkının ortası gibi, ne başlıyor ne bitiyordu. Bana bir sepet dolusu kumaş verdiler: yakası sökülmüş poplin gömlekler, eteği patlamış tafta eteklikler. Arada düğmesi kopmuş bir ceket de çıkıyordu içinden. Kimin giydiği, kimin yırttığı sorulmuyordu, ben de sormadım; iğneyi batırdım, teyeli çektim.
Babamın evinde de bir musluk vardı böyle damlayan, mutfak taşlığının köşesinde. Annem Zeliha her gece yıkardı elini o musluğun altında, babam eve her geç gelişinde üstü başı başka bir kadının kokusuyla döndüğünde. Kimse ondan bunun hesabını sormazdı; erkeğin ateşi doğasından derdi annem, annemin sesi bir tık yükselse mahalle üç gün konuşurdu onu. Ben o zaman on üç yaşındaydım, elimi tutup musluğun altına sokardı bazen, “Sen de yıka,” derdi, neyi yıkadığımızı hiç sormadım ona.
Bir gün babamın en yakın dostu, mahallenin muteberlerinden Tahsin Bey, beni bahçede yalnız buldu, elini omzuma koydu; o elin ağırlığını hâlâ hatırlarım, sıcaklığını değil, ağırlığını. Eve girdiğimde annemin yüzüne baktım uzun uzun, söylesem miydi diye düşündüm, sonra vazgeçtim; söylersem önce benim neden bahçede yalnız olduğum sorulacaktı, adamın kim olduğu değil.
Namus dedikleri şey, bakkal tezgâhlarındaki eski, pirinç kefeli teraziler gibiydi galiba: Mekanizma basitti ama ayarı baştan bozuk bir kaldıraç gibi kurulmuştu. Bir tarafa erkeğin cürmü, kaba eli konuyor; öbür tarafa bir kızın orada, bir başına, o herifin yanında öylece duruşu… Gram hesabı yapmaya gerek kalmıyordu; kantarın kolu hep kızı aşağı çekiyor, yer çekimi bile sanki erkeğin lehine hafifliyordu. Ağırlık hep ikinci kesede kalıyordu. O günden sonra evden çıkma bahaneleri aramaya başladım; sonunda terzilik bahanesi işe yaradı, kasabadan kente, Cemal Usta’nın dükkânına sürükledi beni.
Behice Abla bir akşam, dikiş makinesinin sesi arasında, sormadığım halde anlattı bana neden kendi kasabasından çıktığını. On yedi yaşındayken bir amcaoğluyla görüşmüş çeşme başında, iki söz alışverişi kadar bir şey, el bile değmemiş. Biri görmüş, ailesine söylemiş. Babası onu bir hafta eve kapatmış, sonra dayısının evine, oradan da bir teyzesine yollamış; her kapıda “kızımızın namusu iki paralık oldu” diye anlatılmış hikâye, her seferinde biraz büyüyerek. Amcaoğlunun başına hiçbir şey gelmemiş, düğününü yapmış iki yıl sonra.
— Kan akıtmazlar kızım hemencecik, dedi Behice Abla, masrafı çoktur. Elden çıkarırlar. Beni de çıkardılar işte; teyzemin avlusundan çıktığım gece hesabımı kendim tutmaya başladım.
Sesinde ne öfke ne pişmanlık vardı, bir hesap defterinin sayfasını çevirir gibi konuşuyordu.
İkinci haftamda eve yeni bir kız getirdiler. Adı Meryem’di; on dört, belki on beş yaşında, saçları örgülü, lastik ayakkabıları toz içinde. Kimse adını yüksek sesle söylemiyordu, herkes ona “kızım” diyordu, kendi kızları değildi hiçbirinin. Avluda oturup dikiş dikerken izledim onu; un çuvallarının yanına sinmiş, dizlerini göğsüne çekmişti. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Behice Abla ona çay götürdü, yanına oturdu, başındaki tülbendi düzeltip saçını okşadı biraz, sonra kalktı, benim yanıma geldi.
— Neden bakıyorsun öyle?
— Bakmıyorum, dedim, yalan söyledim.
— Bakıyorsun. Yazık diyorsun içinden, değil mi? Bu evde büyüyecek diye.
— Ailesi nerede onun?
— Köyünde. Amcası bir şey yapmış ona, kimse amcaya bir şey demedi, kızı köyden çıkardılar “iyilik” olsun diye, bir daha görünmesin, konuşulmasın diye. Buraya kadar geldi böyle, elden ele.
Cevap vermedim, iğneyi kumaşa batırdım, elim titredi biraz.
— Onu şehrin öbür ucundaki yetimhaneye götürsek, dedi Behice Abla, orada üç ay sonra kapıcının odasına çağırırlar, kimse duymaz. Ya da bir amcaya, bir dayıya teslim ederiz, ilk gece kapı kilitlenir üstüne. Burada kalırsa ateş ona dokunmaz. Ateşi biz tutuyoruz nihayetinde.
O gün anlamadım ne demek istediğini, sadece dikişe döndüm, iğne parmağımı deldi, kanı kumaşa damladı, sildim hemen.
Bir akşam, ezan sesinin şehrin üstüne çöktüğü saatte, kapı vuruldu sertçe. Behice Abla kalktı, duvardaki çatlak aynaya baktı önce, saçını düzeltti, sonra kapıyı açtı. Gelen adamı tanıdım; mahallenin muhtarı Rıza Bey’di, cuma namazlarında ön safta duran, kızını erken yaşta everdiği için “titiz bir baba” diye anılan bir adamdı. Çarşıda herkes elini öperdi ondan geçerken. İçeri girerken başını eğdi, sesini alçalttı, sanki bir mabede giriyordu.
Avlunun köşesinden izledim, kumaş yığınının arkasına gizlenerek. Adam avlunun ortasında durdu, ayakkabılarını çıkardı özenle, sonra dizlerinin üstüne çöktü, kadının ayaklarını tuttu elleriyle, alnını değdirdi oraya, uzun bir süre öyle kaldı. Behice Abla hiç kıpırdamadı, sigarasını içmeye devam etti, adamın başının üstünden bana baktı bir an, gözlerinde pişmanlık da gurur da yoktu, sadece bir alışkanlığın düzlüğü.
Sonra kalktı adam, cüzdanından bir tomar para çıkardı, masaya bıraktı, hiç konuşmadan gitti. Kapı kapandığında Behice Abla döndü bana, beni gördüğünü o an anlamış gibi gülümsedi, gülümsemesinde ne alay ne acıma vardı.
— Gördün mü şimdi, dedi, hiç köpeğin su içişini gördün mü?
— Gördüm, dedim.
— Bu şehrin büyükleri kılığına bürünüp herkesi kandıran saygın adamlar, bize geldiklerinde ayaklarımızı, su emen bir köpek gibi yalarlar. Dışarıda kurt kesilirler, kızını, sokakta yürüyen her kızı yağmalamaya hazırdırlar. Buraya girince köpek olurlar. Biz onların ateşini soğutmasak, o kurtluk dışarıda kalır, ergen kızların masumiyetini ezer, onların etini parçalar.
— Peki bizim namusumuz kimin derdi, dedim, ilk kez sesim yükseldi odada.
Behice Abla güldü, gülüşü acıydı bu kez.
— Bizim namusumuz yok kızım. O koca yükün hepsini bizim sırtımıza yıktılar, kendileri hafifledi git gide. Biz de aldık o lekeyi, cebimize koyduk; artık bizim malımız. Kimse elimizden alamaz; dışarıda kimse bu ağırlığın altına girmek istemez zaten.
Sesi hiç yükselmedi bunu söylerken, komşuya yemek tarif eder gibi konuştu, bir kumaşın nasıl kesileceğini anlatır gibi. Ben de bir şey söylemedim, elimdeki iğneyi kumaşa geri soktum, dikişe devam ettim.
O gece Meryem benim yanımda uyudu, avlunun kenarındaki minderde. Uykusunda konuştu birkaç kez, anlaşılmaz kelimeler, bir ismi tekrarladı sanırım, tanımadığım bir isim. Sabah kalktığımda saçını yeniden örmüş, aynaya bakmadan, elleri hızlı ve emin hareket ediyordu, sanki bunu yıllardır yapıyordu.
Bir ay sonra Cemal Usta’dan haber geldi, dikiş işim başka bir eve devredildi, o evden ayrıldım. Giderken Behice Abla kapıya kadar geldi, elime bir kumaş parçası tutuşturdu, üzerinde sarı iplikle, beceriksizce dikilmiş bir çiçek deseni vardı.
— Meryem dikti, dedi, senin için.
Kumaşı aldım, teşekkür ettim, arkama bakmadan çıktım sokağa. Avludaki musluk hâlâ damlıyordu arkamdan, sesini uzun süre duydum, şehrin gürültüsü onu bastırana kadar.
Yıllar sonra, başka bir şehirde, başka bir musluğun altında ellerimi yıkarken, o kadının sesini duyar gibi oluyorum bazen: köpeğin su içişini gördün mü.
Hayır, demek istiyorum şimdi, gördüğüm şey başkaydı; Namus dedikleri o terazi hâlâ bir yerlerde kurulu duruyordur belki. Bir kefesinde bir kız çocuğunun üflesen kırılacak boynu, dilsizliği… Diğerinde hep aynı kaba el, yer çekimini bile ezen kör ağırlığıyla. Kız ne kadar hafifse ibre o kadar hınçla vuruyor yüzüne.


