Bütün mevsimleri yaşamış bedenin kayıtsızlığıyla içinin tepkisiz sesine kulak verenler vardır. Çevresine ilgisiz, acılara duyarsız, sevinçleri umursamaz, varlığını sürdürme derdinde olup sırtındaki yükün ağırlığına, bohçanın doluluğuna veya boşluğuna dudak büken; bakışları ölgün, yüzü solgun, gözleri bön, hiçbir şeyi tahmin edemeyeceğinin ruh hali… Sıska, zayıf, üfleseniz düşecek misali, çarpık incecik bacaklarıyla ayakta kalmaya değil tutunmaya çalışan haliyle, patlak gözlerle bir hortlağı andıran ürkütücü duruşuyla güven vermekten çok uzaklarda. Zaten şimdi burada seninle birlikte olduğunu düşünmeni sağlayacak durumda da değil. Aslında nerede olduğunu ve ne düşündüğünü umursadığım da yok. Çünkü dağarcığında ne olduğunu bilmiyorum; nefret mi, sevgi mi!…
Bağışlamak için sevmeyi bilmek gerekli. Acılara katlanan, yenilgileri kaybetme olarak düşünmez. Yeni başlangıçlar için yenilgiyi tatmalı. Her kaybediş sonrası olgunlaşıyorsa ki —olgunlaşma zihinsel ise anlamlıdır— yeniden küllerinden doğar.
Her şey bir sözcüğün gücüne bağlıdır. Sözcüğün gücü dünyayı değiştirecek kadardır. Her bir sözcük ilk söylendiğinde anlamsız gibi görünse de gücünü kendi içinde barındırır. Önemli olan onu fark edip etmediğimizdir. Ne kadar yakınında veya yakınımızda olduğu ile ilgilidir. Sözcüğün peşine takılıyorum. Götüreceği veya götürmek istediği yere birlikte gitmeli… Sözün dokunulmazlığı, kutsallığı beni peşinden sürüklüyor.
Toprağın “kutsallığı”na inat vatan olan dildir. Dilsiz vatan, değersiz toprak yığıntısından başka bir şey değildir. Kardeşlik hikâyesinin ardındaki asıl vurucu olan ne kandır ne bağdır; dildir. Dil tarihtir. Geçmişin geleceğe taşınmasıdır, yaşamın kendisidir. İşte bundandır sözcüklerin büyüsü ve gücü. Topraksızları birleştiren asıl güç, ortak sözcüklerin sihridir. Her bir sözcüğün tınısının, söylenişinin, vuruculuğunun yürekteki dokunuşu ve etkisidir gerçeğin kendisi. İlk anadan öğrenildiği için de sahicidir. Yalın, saf, katıksız, ince, ışıltılı… Gözlerdeki ve yürekteki ışıltıyı yaratan heyecan…
Sözcüklerle kardeşliğin yoluna girilmez. Dünyanın manevi hazlarını çoğaltan sözcüklerin ortaklığı; dünyanın maddi hazlarının perçinlemesi olan kardeşlik türküsünü söylemez veya söylese de o hazzı, o tadı, o sahiciliği yüreğe resmetmez. Belki bundandır halkların kardeşliği, insanlığın kardeşliği hikâyesi bana itici gelmiştir. Gerçeğin ötesinde yanıltıcı. Habil’le Kabil’in hikâyesi belki de sahiciliğin kendisidir, kardeşlik türküsünün ardındaki görüntüsüyle…
Kalemin gücünün kendisini terk etmesi; yaşam sevincinin ve amacının sona ermesine yol açardı. Bu nedenle sözcüklerle birlikte olmak, bir nevi ayinde zorunlu bulunmaktı. Her sözcüğün dile uzanan serüveni aidiyet duygusunu ön plana çıkarıyordu. Kan bağı, toprak arzusu bunlardan sonra gelip çok çekici görünmüyordu. Üstelik toprağa ait olma mülkiyet tutkusuna yol açacağından; içinde sönükleşen fırtınaların yeniden canlanmasına, arzuların tutkuya, tutkuların çatışmalara yol açan ihtiraslara dönüşmesine neden olabilirdi. Toprak tutkusu giderek onun bir sonucu olan Tanrısal inançların depreşmesine yol açabilir ve sorularla kendisini yorabilirdi. O ise yaşamından mülkiyeti ve inancı çıkaralı beri kendisini daha huzurlu hissediyordu. Arada çevresindeki karmaşık ve anlamsız yaşamlardan etkilense de dudak büküp uzak durmaya çalışıyordu. Üstelik tarihsel her yolculuğunda karşılaştığı inançsal ve mülkiyet kaynaklı çatışmaların huzur kaçırmaktan; bitkin, yorgun, perişan hayatları miras bırakmanın dışında bir sonucu olmadığını okudukça, derin bir hayal kırıklığı yerini insanlığa duyduğu ümitsizlik haline bırakıyordu.
Her yazılan sözcük bilinçaltına yerleşenlerin dışa vurumu mudur? Veya bir rüyanın görünmesini istediğimiz hali midir? Bilinmeze yol alırken ufkun derinliklerinde sözcüklerin rehberliğine olan inancım ve güvenim pekişiyor. Biz insanları her haliyle birbirine bağlayanın, aidiyet duygusunu pekiştirenin kalesinin dil olduğunu kabulleniyorum. Diğer bütün unsurların arızalı, çıkara yönelik, yanıltıcı, gerçekten uzaklaştırıcı, sonradan ortaya çıkıcı olmasının gerçekliğiyle; dilin kendiliğinden akan, sıradan, saf, çıkarsız, kavratıcı, yakınlaştırıcı, anlamaya ve anlaşılmaya dönük özelliklerinden ve yapısından dolayı kaynaştırıcı oluşuna inanıyorum. Dil yoksa; ortak topluluk, ortak benlik, ortak kimlik, ortak dert, ortak haslet, ortak özlem, ortak sevinç, ortak keder, ortak yalnızlık… yoktur.
Dil; hem kişinin kimliksel varlığını hem de iletişimini sağlayan en önemli unsurdur. İnsanın taşıdığı hiçbir kimlik dil gibi özgün değildir. Bir insanı dilinden koparmaya çalışmak, ilişkisini keserek kendi dilini empoze etmeye çalışmak kadar tehlikeli bir durum olamaz. Böylelikle hem kimliğini yok etmiş oluyorsunuz hem de geleceğini… Bütün fetihçiler; ele geçirdikleri, talan ettikleri, hükmettikleri yeni yerlere öncelikle dillerini götürmüşlerdir. Yerlinin dili aşağılanmış; yetmemiş yasaklanmış, cezalandırılmıştır. İsyanlar da bu noktada baş göstermiştir. Varlığını, benliğini, kimliğini korumak isteyen ile yok etmek isteyen arasındaki çatışma hali…
Issız bir adanın sessizliğinde sözcüklerin anlamsızlığı içerisinde etrafına bakınarak, sözcüklerin ritminden, canlılığından yoksun olmanın yalnızlığıyla dilsize dönüşen birisi için hangi topluluğa, hangi soya, hangi kana, hangi geçmişe, hangi toprağa, hangi yaratıcılığa, hangi kahramanlığa, hangi tanrıya, hangi peygambere, hangi ideolojiye, hangi güce mensup olmasının ne önemi olabilir ki! Her şey sonradan topluluklar tarafından bize yapıştırılır. O yapıştırılan şey her neyse onun kölesi olmaya başlarız. Bütün yaşamımızı o yapıştırılan yeni etiketimiz için harcarız. Özgür bir benliğimiz yok. Özgür varlığımız başkaları için hediye edilip heba olur. İçine fırlatıldığımız bu gezegen ıssız adanın sükûnetini yitirmiş olduğundan; hep bir karmaşa, hep bir kargaşa, hep bir çatışma, hep bir egemen olma halini yaşadığımızdan, tadına varamadığımız yaşamların tükenmezliği ile kendimizi tüketiriz. Benim ruh halimi soracak olursanız; dil dışında hiçbir aidiyete sahip olmamayı tercih ederim. Ancak dünyanın halleri o kadar karışık ki zorunlu olarak bir taraflara mensubiyetle ilişik oluyorsunuz.
Rüyalarda gördüğüm her halin bir başkasının yaşanmışlığı olma ihtimali o kadar yüksek ki. Acaba yaşanmış ve sonlanmış hayatların yüzlerce yıl sonra yeniden ortaya çıkan figürleri miyiz; bizler de yüzlerce yıl sonra başkalarına figüranlık mı yapıyoruz? Gezegenin bu kadar yaşanmaz olması, kirlenmesi, çürümesi, yozlaşması hepimize ait ortak bir günahın cezası mı, sözcükleri iğdiş edilmiş insanların bize verdikleri ceza mı? Bilmiyorum. Bu bilinmezlik hali, bu cevapsız sorularla meşgul olma hali, bu kaygıların ruhsal ezikliği beni sürekli olarak sözcüklerin nahifliği, inceliği, kibarlığı ile karşılaştırdığından biraz ferahlıyorum.
Her şeyin anlamsız ve boş göründüğü bu dünyanın boğucu karanlığından ürperiyorum. Camdan dışarıya bakıyorum. Her yer ve her şey koyu bir sis perdesinin ardındaki karanlığa teslim olmuş. Düşüncelerim ve sözcüklerim bu karanlıktan çıkış için bir yol bulup çıkar mı diye umutsuz beklentiler içindeyim. Ancak şundan kesin olarak eminim ki sözcüklerin varlığının verdiği huzur ve güvenle karanlığı yaracak, oradan yoluma, yolculuğuma devam edeceğim. Hayatın karanlığını yarıp, kaçıp yazının sığınağında kendime yer bulmak değil derdim. Karanlığı olduğu gibi anlatmak, gözümde canlandırmak, kurtuluş için reçeteler olmasa da küçük önerilerde bulunmaktır amacım. Yalnızlığımın sığınağı olarak düşündüğüm yazı serüvenimin karanlığa bir tepki, bir çığlık, bir isyan olması beni mutlu ediyor. Sözcüklerin ayakta kalması, zenginleşmesi, miras olarak kalması, kaybolmadan sürmesi insan olarak var olmamı sağlıyor. Çok şey değil, belki de hiçbir şey; bir kum tanesi kadar hükmüm olmayan bir çaba… Küçümser bir edayla bükülen dudakları, çatılan kaşları arada görmenin burukluğunu da yaşıyorum.
Sözcüklerin çoğalması, sonraki nesillere emanet kalması, özgür olması için duyarlı olmalıyız. Sözü kesmek, engellemek, kısıtlamak, yasaklamak, cezalandırmak ilkel olmanın dışında barbarlıktır. Barbarlık sadece maddi şiddet ve imha değildir. Sözün inkârı, yok sayılması vb. en büyük barbarlıktır. Çağımızda bu barbarlığa başvuran hiçbir güç iflah olmadığı gibi sürekli kargaşa, karmaşa, çatışma halini yaşıyor. Bu toprakların yüz yıldır yeni bir örgütlenmenin ardında huzur bulamamasının arkasındaki gerçek nedir sizce? Düğmeyi yanlış ilikleyerek giydiğin ceketin iticilik, huzursuzluk yaratması gibi… Sözü kesen, kısan, imha ve inkâr eden, cezalandıran hiçbir gücün gün yüzü görmesini de istemem. O güce sessizce destek verenlerin de aydınlıktan, güneşten yoksun kalmalarını, bedbaht olmalarını dilerim. Bence insanlık asırlardır farkında olmadığı bir cezalandırmayı yaşıyor. Her kesilen söz, kelam ceza olarak dönüyor. O toplumun huzuru kaçıyor, kendi olamıyor. Sözünü kestiklerinden, dillerine pranga vurduklarından daha acınası bir hale düşüyor ve sürekli bir acı yaşıyor.
Zamanı yavaşlatmak istiyorum. Zaman yavaş aktıkça keyifli bir ruh haline bürünüyorum. Sözcüklerin derinlüğine, sözün anlamına, kelamın gücüne inanmamı sağlayan; zamanın mecrasındaki sessiz, sakin akışıdır. Sözle varlığım zamanla bağlantılı. Zamana yolculuk söze yolculuğa dönüşüyor. Bu talihsiz olmakla birlikte kadim coğrafya ne çok sözü eritti, tüketti. Tanrıların gazabını üzerinde toplaması ile bu kötülük arasında bir ilişki ve etkileşim olduğunu düşünüyorum. Tanrılar bütün öfkelerini bu coğrafyaya boşaltmaktan zevk alıp mutlu oluyorlar hissi bende oluşuyor. Sanki ağam bizlerle eğleniyor. Ağam bize rehberlik etmek istese de biz algılamakta sorunlu olduğumuzdan tüketiyoruz sözcükleri, kılıçla yok ediyoruz dilleri, kelepçeliyoruz kelamları. Bu coğrafya mutsuzluk sarmalı içerisinde sürekli bir huzursuzluk hali yaşar. Bundandır ölümün kutsanması. Bu dünyada bulamadıkları huzuru; Tanrıların arzuları, istekleri, emirleri doğrultusunda tüketecekleri veya sunacakları ömürlerinin veya bedenlerinin karşılığı olarak cennetinde bulma ümidi. Ütopik bile olmayan, gerçeğinin yanından geçmeyen bir düşün, bir inancın çocuklarının huzura ermesi, bunu bulması olası mı? Kelamı kesmeyecektiniz, sözcükleri engellemeyecektiniz, yasaklayıp cezalandırmayacaktınız. Tanrıların gazabını, öfkesini kendinize yöneltmeyecektiniz. İflah olamayacağınızı bilmiyor idiyseniz öğrenmiş olursunuz. Acınacak durumdasınız.
Sözler, sözcükler, kelamlar dostu olmak isteyenleri bünyesine alıyordu. Dokunanlara, bakanlara içinden aktığı gibi sessizce yöneliyordu. Kırmadan, incitmeden, ezmeden, üzmeden… Büyüklük taslamadan, üstünlük psikozu içerisinde sonradan pişmanlık duyacağı kalp kırıklıklarına yol açmadan köşelerinde bekleyen misafirlerini içine almanın telaşını ve sevincini birlikte yaşıyorlar. Çoğalma, dostça çoğalma, karşılıksız çoğalmanın huzurunu bu coğrafyaya taşımak, kalıcı kılmak. Sonra mı? Bütün gezegende sözcüklerin, sözlerin, kelamların huzuruna ulaşmak ve bunu sağlamak.
Asırlardır güç sahiplerinin dillerle ilgili bakışlarında ve ilişkilerinde zerrecik değişim ve gelişim olmamasından dolayı büyük bir kültürel yıkım yaşanıyor, yaşatılıyor. Adım adım… Sessizce bünyelerin damarlarına şırınga edilen bu duygu ve düşünce belki de en önemli açmaz ve çıkmazlardandır. Kötülük olağan bir davranış olarak sunulduğundan tepkisel karşılığı da yeterince oluşmuyor. Söz daralıyor, söz sıkışıyor, söz boğulmaya başlıyor. Issız bir adaya, sükûnet adasına ulaştığında ise onu dillendirecek kimse kalmadığından adanın kimsesizler mezarlığında kayboluyor.