Konuk: Onur AKYIL
Edebiyat çoğu zaman bir anlatı olarak karşımıza çıkar; bir hikâye, bir karakter, bir olay örgüsü… Ama bazı metinler vardır ki anlatmaz, sorgular. Rahatlatmaz, rahatsız eder. Okuru bir yere götürmez; tam tersine bulunduğu yeri tartışmaya açar.
Bugün konuşacağımız Onur Akyıl’ın Şair ve Korkuları adlı eseri tam da böyle bir metin. Şairin kim olduğu, şiirin ne olduğu, okurun nerede durduğu… Hatta daha da ötesi, gerçeklik ile korku arasındaki o görünmez bağın neyi temsil ettiği üzerine sert, yer yer yıkıcı bir düşünce alanı açıyor.
Bu metin yalnızca edebiyata değil; edebiyatın etrafında kurulan tüm yapılara, iktidarlara, alışkanlıklara ve kabullere de eleştirel bir yerden bakıyor. Okuru da bu tartışmanın pasif bir izleyicisi değil, doğrudan muhatabı hâline getiriyor.
Şimdi gelin, bu yoğun ve sarsıcı metnin izini birlikte sürelim.
Şair ve Korkuları, klasik anlamda bir edebi metin değil; daha çok bir düşünce metni, hatta yer yer bir manifesto niteliği taşıyor. Okuru konfor alanından çıkaran, onu sorgulayan ve hatta suçlayan bir dili var.
Metnin en güçlü tarafı, “şair” kavramını kutsallaştırmak yerine parçalayarak yeniden kurmaya çalışması. Şair ne yalnızca bir üretici ne de yalnızca bir birey. O, metinde açıkça ifade edildiği gibi, “gerçeklik ve korku arasındaki bağ” olarak konumlandırılıyor. Bu tanım, şairi hem merkezi hem de son derece kırılgan bir noktaya yerleştiriyor.
Okur ise alışıldık biçimde yüceltilmiyor; aksine sorgulanıyor. Hatta yer yer metnin en sert eleştirisine maruz kalıyor. Bu da metni daha çarpıcı hâle getiriyor çünkü okur, bu kez metnin dışına çıkamıyor; doğrudan hedef hâline geliyor.
“Anlamın direnci” kavramı ise metnin felsefi omurgasını oluşturuyor. Şiirin varlığı, değeri ve hatta hayatta kalma ihtimali bu dirence bağlanıyor. Direnç yoksa metin de yok, şiir de yok.
Sonuç olarak bu eser; kolay okunacak, hızlı tüketilecek bir metin değil. Aksine, okurdan çaba isteyen, onu zorlayan ve yer yer rahatsız eden bir düşünsel yoğunluk taşıyor. Ama tam da bu yüzden kıymetli: Çünkü edebiyatın yalnızca anlatmak değil, sarsmak olduğunu hatırlatıyor.
Söyleşi
“Okur” kavramına metin boyunca oldukça eleştirel bir yerden yaklaşıyorsunuz. Okurun şiirle kurduğu ilişkiyi neden bu kadar sorunlu bir zeminde değerlendiriyorsunuz?
“Okur”. İlginç bir sözcük; içeriği, dolayısıyla anlamı da ilginç. Ben “okur” derken birilerinden değil, belki de sınıfsal bir konumdan, ayrışmadan bahsediyor olabilirim. Böyle düşünülebilir. Çünkü “okur” olmak bir tercih olduğu kadar okur olmak da ayrı bir tercihtir. “Okur” olmak temelinde ve/veya köklerinde ne olduğu belli olmayan tüketici bir yığını işaret edebileceği gibi bunun tam karşısında yer alan, nihayetinde paranın ve gücün yani sermayenin asla onaylamayacağı bir azınlığı da işaret ediyor olabilir. Bu ayrımı yakalamak ya da en azından bu ayrımın peşinde, arayışında olmak durumu benim açımdan oldukça değerli, önemli değil.
Altı çizilmesi gereken bir şey var burada, metnin içinde de değinildiği gibi ben şiir ve şairi, sanat ve sanatçı genellemesi bağlamında kullanıyor da olabilirim. Bu da yine Şair ve Korkuları ile bir kavram ilişkisine geçildiğinde düşünülmesi gereken bir şey. Öyleyse üzerinde durulması gereken, sanat eserini yaratan kadar tüketen de (ki bu nihayetinde bir tüketim ilişkisidir) politik bir bilince sahip olmalı. Politik bilinç mi? Evet, politik bilinç; dikkat, ideolojik bağımlılık ya da kısır döngü değil, politik bilinç. Zemin, sorun, ürün ve okur arasındaki ilişkiyi bağlayan, ölçülmesini ve değer üretmesini sağlayan bağ bu, burada.
Demek oluyor ki bir şiir okunduğunda ya da bir film izlendiğinde, çoğunluk yalnızca okuma ve izleme eylemlerine bir işlerlik kazandırıyor; diyor da olabilirim. Böyle olduğunda da okuma, izleme gerçekleştiğinde de o sanat nesnesi ile ilişki kurulduğu, beğenildiği ya da beğenilmediği, kavrandığı ya da kavranamadığı bağlamında çabuk karar veriyor olunabilir; işin aslı öyle değil demeye de getiriyor olmalıyım. Açlığı tarihselleşmiş, sonra da katılaşmış bir açın kuru ekmeği pastayla bağdaştırmasının doğallığı buradan geliyor.
Kısacası seçen okur öleli çok oldu, şimdi yalnız kendi sığlığını sanatla ilişkilendiren bir okur var. Yüzyıl öncesinin dil atılımlarını hâlâ ve hatta ancak anlayabilen bir okur. Ben mesela kendi adıma ona yazmıyorum, çünkü o okur, okuma bilmiyor.
“Gerçeklik ve korku arasındaki bağ” ifadesi metnin temel kavramlarından biri olarak öne çıkıyor. Şairi bu iki kavram arasında konumlandırmanızın temel nedeni nedir?
Korku gerçekliğin dışına taşar; onayı ve faşizmi doğurup gerçeği kendi içinde bir yanılsamaya çevirir. Ülke sanatı, edebiyatı da artık neredeyse bunun üzerine işlemektedir. Her şey olması gereken bir normallikte işlese, değer verilen şey bilgi ve bilgiyi işleme olsa bu böyle olmazdı, olamazdı. Ama öyle değil. Budalaların gözünde itiraz kıskançlık demek, eleştiri ise dedikodu olarak işliyor.
Oysa şair dünyada bir kavram olarak erdemle birlikte var oldu; devleti övmek ya da yermek ikilisi açısından da böyle bu. Üstelik şair devleti övdüğü ilk dizelerinde bile, yani Antik Yunan’da bile devlete de onun insanına da tek şey söyledi: Daha erdemli ol. Erdem, erdem, erdem. Erdem adaletin dolaysız versiyonudur, bunu ne çıkarmaya ihtiyaç var. Temel neden bu.
Metinde “anlamın direnci” kavramını vurguluyorsunuz. Bu direncin kırıldığı noktada şiirin varlığı sizce nasıl etkilenir?
Anlamın direnci otonomdur; onu var eden koşullar olsa da oluşu gerçekleştiği anda bağımsızlığını ilan eder. Anasından çıkar çıkmaz bir bebeğin, dili ve bilinci olmasa da ailesini reddetmesi kadar doğaüstü bir gerçekliktir bu. Olması beklenmez, olmasına inanılmaz, gerçekleşme ihtimali dahi gerçek dışı olan bir gerçeklik. Mesele sanatsa sanat her neye dayanarak ilerlerse ilerlesin yaptığı budur.
İşte bu bağlamda eğer anlamın direnci (ki bu benim bir kavramlaştırma denemem) yaşamaya ve reddetmeye daha dünyadaki ilk anından itibaren başlamazsa ortada bir sanat eseri değil, insanı manipüle etmeye yarayan ticari bir meta var demektir. Onu da isteyen istediği, daha doğrusu becerebildiği kadar eğip büker, en azından öyle yaptığını zanneder. Bu da bizi boğar; hepimizi boğar.
“Domates yetiştirmekle şiir yazmak arasında yaşamsal fark yoktur” diyorsunuz. Şiiri bu denli somut bir üretim pratiğiyle eşitlemeniz, şiirin doğasına dair nasıl bir yaklaşımı işaret ediyor?
Yaşam bir bütündür. Öyleyse yaşam etkinlikleri de bir bütündür. Burada vurgu eşitlenmede yatıyor olmalı; kahramanlar yaratmaya korkularımız yüzünden meyilimiz var, söz konusu şiir olduğunda da örneğin korkuyu kavrayan cehalet durmadan “hocalar” yaratıyor. Benim inancım, bir “şairin” kendisine şair bile dendiğinde utançtan yerin dibine girmesi gerektiğidir; neden, çünkü insanla ayrışma başlamıştır. İnsandan ayrı bir yere konmaya başlamıştır, çıplak insan kimliğinden. İnsandan ayrı yere konan insandan ayrıdır; bu kadar basit.
Şimdi zekasının derinliği kuşkulu kimileri kalkıp “Başka nitelemeler için de böyle mi acaba?” diye sormasın. Kastım sanat alanıdır; kaldı ki biri doktorsa doktordur, avukatsa da avukat; bunu belirleyen de adının önündeki ifadeden ziyade, gerekli konudaki dönüştürücü ve değiştirici pratiğidir. Mesele bu.
“Şiir değişir; doğru… Şair de değişir ama ‘şair’ değişmez.” Burada “şair” kavramını tırnak içinde ayrı bir yerde konumlandırmanız neyi ifade ediyor?
Yukarıdaki mesele ile aynı aslında; fakat burada söylenmek istenen, şairin bir kavram olarak tarihsel izleğine dair veriler toplamının belirleyiciliğidir. Ama ısrar edeyim ki insandan ayrı yere konmak, orada tanımlanmak, sınırlanmak bağlamında değil.
Şu ki insan ve genişletirsek canlılık, ontolojik değişime karşı oldukça dirençlidir. Gelişen, değişen, başkalaşan ontolojik olan değil; ontolojik olana sıkı sıkıya bağlı olanlar arasındaki ilişkilerle kesişmek, hatta savaşmak durumunda olan/kalan yasalardır. Yasalar kolektif özneye saldırmanın genel mantığını kurar; neden, çünkü insan değişmez. Yasalar bu yüzden vardır; kötüyü bilmesine ve kategorileştirmesine rağmen değişen insan var mı, yok; kötülük var mı, var. Buralarda geziniyor olabilirim.
“Şairin yalnızlığı gerçektir, şair insanla yalnız kalandır” ifadesi oldukça çarpıcı. Bu yalnızlık şair için kaçınılmaz bir durum mudur, yoksa bir bilinç tercihi midir?
Devrimci algıya bağlılık, yalnızlaşmanın teorize hatta terörize edilerek acısını hafifleten bir şeydir. İnsanın kendini kavraması toplumdan önce kendisiyle çatışmasına dayanır; çünkü toplum her hâlükârda düşmanca bir tavır içindedir; bu da onun uyum zannettiği varlık alanından kopuşla üreyen çürümeye bağlıdır. Çürümenin karşısında yalnız kalmayan çürümeye içindedir, şaşmaz bu.
İnsan gördükçe anlamaz, insan gördükçe merak eder. İnsan okudukça da anlamaz, insan okudukça merak eder. İnsan yaşadıkça da anlamaz, yaşadıkça merak eder. Merak ayrıştırır, yalnızlaştırır; bunun bir bilince işaret etmesi kaçınılmazdır.
Metinde “soyut intihar” kavramı üzerinden şairin yok oluşuna dair güçlü bir çerçeve çiziyorsunuz. Bu kavramla tam olarak neyi karşılıyorsunuz?
Metinde de söylediğim üzere, düşünür olmak için düşünmeye değil, kavramlaştırmaya ihtiyaç vardır. Benim “soyut intihar”la kastım, ölümün askıya alındığı ölüm halidir. Düşünmeden sonraki düşünmeye, kavramlaştırmaya işaret eder bu da.
Soyut intihar; dünya ve ülke sanatında postmodernizm yerine Fischer’in tanımıyla kapitalist modernizmin, sanat üreticisini kapitalin özellikleri doğrultusunda kalıcılığa sürüklemesidir. Bu bağlamda kalıcılık soyut intihardır; herkes ölümü bilmeli, anlamı kabullenmeli ve ölmelidir. Ölmeyen, yaşamakla ilgili bir sorunu olan olarak değerlendirilebilir. Burada bir ters okuma var, onu görmek gerekir.
Soyut intihar; kendine mertebe biçmek, sevgilisi yerine yayınevine ya da şiir ödülüne dosya hazırlamak, kapitalin başarı yanılsamasıyla uyuşmuşken bir junkieyi uyuşturucu kullandığı için aşağılamaya çalışmaktır. Soyut intihar; kendini Marksizmin kavramlarıyla pazarlayıp en küçük dernekten bile konuşma yapmak için telif isteme haklılığını kendinden gören ve bunu emek karşılığı olarak kodlayarak kendine boktan bir kalkan yaratan şarlatanların şu anki konumlarıdır. Çoğaltılabilir. Soyut intihar gerçekleştirenler gibi soyut intiharı gerçekleşenler de gömülmelidir.
Eleştirmenlere dair bölümde eleştirinin işlevini sorgulayan bir yaklaşım sergiliyorsunuz. Günümüz edebiyat ortamında eleştirinin konumunu nasıl görüyorsunuz?
Metinde yeterince açık sanırım; fakat burada şunları söyleyebilirim: Her şeyden evvel eleştiri, en azından eleştirmen tarafından bilinmesi gereken bir şeydir. Bu basit gibi görünen ifade bir fil sürüsünü bile tedirgin etmeli; çünkü fillerin fareler karşısındaki tavrı bilinir.
Günümüz edebiyat ortamında eleştiri, “Herhalde o kadarını da yemezler,” diye düşünenlerin peygamberliklerini ilan etmeye daha müsait zamanlar beklemelerinden, hiç olmazsa bu arzuyla yaşamalarından öte bir şey değildir. Eğer eleştirmen olsaydı ve işe de yarasaydı ne bu kadar yayınevi olurdu ne bu kadar yazar ya da şair… Ya da her neyse, kimse… Konum yok ama bu başlıkta; boşluk bile yok. Çünkü ola ki sağlam bir eleştiri ortaya koyarsanız suçlamalar ardı ardına yakanıza yapışır. Bu konuda ne söylense yetersiz kalacak gibi geliyor, metne bakılabilir.
Metinde şairin zamanla dönüşümüne dair oldukça sert imgeler kullanıyorsunuz. Bu dönüşümün temel kırılma noktası sizce nedir?
Sanırım şöyle: Bir çolak (yürüme ya da düşünme engelli) imparator kıyafeti de giyse aksayarak yürür. Bir görme engellinin gözlüğünün de Ray-Ban olması manasızdır. Kırılma noktası bu; özellikle ülkemizde kimse “adam görmüyor” demez, “gözlüğü Ray-Ban” der. Burada da yine metne bakılabilir.
“Fatalis finis” ifadesiyle metni felsefi bir sonuca bağlıyorsunuz. Bu son, bir kapanış mı yoksa yeni bir başlangıç mı?
Fatalis finis, yani ölümcül son. Bu bizim için, benim gibi olanlar için başlangıç; diğerleri için değil.
Yazara Dair
Bazı metinler vardır; okunur ve biter. Bazılarıysa okunduktan sonra başlar… Şair ve Korkuları tam olarak böyle bir yerde duruyor.
Bugün bu söyleşide yalnızca bir metni değil; şiirin, şairin ve hatta okurun kendisini tartışmaya açtık. Alışılmış tanımların dışına çıktık, konfor alanlarını zorladık. Belki de en önemlisi, edebiyatın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda bir yüzleşme alanı olduğunu bir kez daha hatırladık.
Çünkü bu metin bize şunu söylüyor: Şair yalnızca yazan değildir. Şair, gerçeklik ile korku arasındaki o ince hatta yürüyendir. Ve o hat, her zaman güvenli değildir.
Burada kesin cevaplar yok. Belki de hiç olmayacak. Ama sorular var; ısrarcı, rahatsız edici ve kaçınılmaz sorular…
Başka bir söyleşide buluşmak üzere hoşça kalın.
Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu
nurhayattt.teke26@gmail.com