Kuru kalem çizimi tarzında tasarlanmış, profilden görünen yaşlı bir kadının ve dağ manzarasının yer aldığı yatay illüstrasyon

Çukurova’da Masalsı Bir Aşk

Okuma Süresi: 6

Yazarla Tanış

"Gözlüklü, bıyıklı ve gür saçlı bir beyefendinin içten gülümseyen, detaylı kara kalem portre çizimi."

Mehmet Ali GÜNER

1958 yılında Afşin’de doğan Türk eğitimci, yazar ve şairdir. Adana Eğitim Enstitüsü mezunudur. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi olan Güner’in, Gerçeğin Canı Cehenneme, Ah Kuyusu, Dersimiz Yarın Çocuklar, Hesaplaşma ve Yurt Sevgisi Üzerine Sayıklama gibi pek çok önemli eseri bulunmaktadır.

Büyükbabam huysuz, aksi bir adammış. Babaannem Ali’sini çok sevmiş. Huysuzluğu hiç mi hiç bitmemiş büyükbabamın. Bitmesine bitmemiş ama zamanla babaannem kanıksamış onun huysuzluklarını. Sessizce evlenmişler ve altı evlatları olmuş. 

En büyüğü Sabri, ikincisi Sabriye derken, Halil’inin doğumundan sonra sabretmeyi kaderi saymış babaannem. Gün olmuş işlemez olmuş artık kocasının azarları, eziyetleri; ezildikçe sertleşmiş besbelli yüreği. Sertleşen yüreği bir tek Ali’sini düşününce yumuşuyormuş.

Tam on yaş küçükmüş Ali’den. Bir sabah ayazında şehre, nüfus müdürlüğüne gidilmiş. Kapı ağzında bir iskemlede oturması tembihlenmiş. O otururken her şey hallolmuş habersizce.

Beline kadar kara gömüldüğü kışlar görmüş de hiç o günkü kadar üşümemiş. Kendince bu üşümeye bir anlam vermemiş olsa da ilk defa çay tepsisi tutulmuş kendisine. Hayatında ilk defa birinin elinden çay içmiş! Daha ikinci yudumunu almadan, yan odada sorgusuz sualsiz nikâhı kıyılmış.

Ertesi gün, at üstünde gelin gitmiş yeni köyüne. Yüksek tepelerden geçmiş. Düğün gecesinin sabahında, kardeşiyle tarlaya gitmiş büyükbabam.

Eve doluşan köyün genç kızları, merakla sormuşlar babaanneme: “Kız Fadime, senin adam hangisi?” 

Kınalı elleri kanaviçe perdeyi hafifçe aralamış. Evin önündeki tarlayı süren iki pehlivandan uzunca olanına işaret ederek, “Şu esmercesi olacak herhâlde. Zifiri karanlıktı oda, seçemedim.” demiş. 

Kızlar fokur fokur dağılmışlar evlerine. Babaannem o gün, koynunda sakladığı Ali’sinin mendilini çeyiz sandığına kaldırmış. Artık sevdası, sandığın gözünde bir damla yaş oluvermiş. Dahası, yıllarca sürecek bir sevdaya dönüşmüş. Gün geçtikçe daha da farkına varmış özleminin. 

Ali askerde topçu onbaşıymış. Mermileri misket gibi sürermiş namluya. Lakin görünmez yaralar almış bedeni. Yaşlandıkça, yaraları da hırçınlaşmış. Velhasıl sözü de sazı da babaannemeymiş. O da sevdasına ihanet etmemiş. Yüreğindeki ateşi söndürmek için hiç uğraşmamış. 

Kimseye kırmazmış ondan gayri. Babaannem ise bir eli beşikte, bir gözü eşikte, çiçek gibi bakmış yarı yatalak kocasına. Kaderine akıttığı gözyaşlarını kimseler görmezmiş.

En küçük yavrusunu kolanla sırtına bağlar, öyle gidermiş bağa bahçeye.

Bir gün yine sabahtan tarlaya gitmiş. Ekinlerin arasından hışımla bir kadın yaklaşmış yanına. Evlendiğinden bu yana görmediği, ahretliği Boncuk kadınmış gelen. “Fadime koş, Ali ölüyor bacım! Helalleşemezse gözü açık gidermiş. Söylenenlere göre seni sayıklarmış.” demiş nefes nefese.

Babaannem nefes almış da verememiş o an! Başı dönmüş, sendeler gibi olmuş. Kalbi ile zihni arasındaki tüm bağlar kopmuş bir anda. Duygusu ve aklı ayrı düşmüş sanki bedeninden. Sırtındaki bebeğini düşünmüş; toparlamış kendini el mecbur. Sonra da yığılmış kalmış pamuk çuvalının üstüne. Gençliği bir film şeridi gibi akıp geçmiş gözlerinin önünden… Kendine geldiğinde, “Ne yanaşırsın arkamdan çakallar gibi, korkuttun beni boncuk.” demiş ve duymazdan gelmiş Boncuk’un dediklerini. Boncuk şaşırmış…  “Ali ölüyor diyorum. Anlasana. ‘Fadime, Fadime!..’ der durur. Seni sayıklarmış durmadan.” demiş. 

Anneannem yüreğindeki depremi hissettirmeden, “Allah şifa versin! Tabip miyim ben, Boncuk? Gelmemiş ol yanıma. Yıllar oldu ve yüreğimin kapanan bir yarası. Kabuk bağlayan bu yaranın kanamasının kimseye bir faydası olmaz bu saatten sonra. ” demiş.

Anneannemi iyi tanıyan Boncuk vazgeçmemiş,  “Ahretliğin değil miyim Fadime ben senin, niye dedin böyle şimdi?” demiş şaşkınlık ve kederle.

“İyi ya o vakit ahrette görüşürüz! Haydi git yoluna!” demiş acısını yüreğine gömerek. Yine de yüreğindeki yaranın kabukları yerinde oynamış anneannemin. Yıllardır söndürmeye çalıştığı yürek yangını birden bire alev almıştı. Unuttuğu sandığı Ali’sini meğerse hiç unutmamışmış.

Boncuk gitmiş gitmesine de babaannemin de yüreğine kor bir hançer saplanmış. Zaman kaybettikçe huzursuzlaşmış. O kadar acı çekiyormuş ki Çukurova’nın sıcağında üşüdüğünü hissetmiş.

“Kız Sabriye, Sabriye!” diye yankılanan sesi varmış yeni yetme kızının kulağına. Sarmış Sabriye’nin sırtına oğlanı. “Var git eve, işim var azıcık değirmen yanında. Gelirim güneş Sülemiş’i yarılamadan.” der sakince ama kendini hırpalayarak.

Tazelenmiş Fadime. Atlamış çitlerden, sekmiş dere tepe, varmış komşu köye, Ali’sine.

Eğilmiş döşeğinin ucuna. O an Fadime’yi orada görenler kör, duyanlar sağır olmuş. Sanki Ali’si ile baş başaymış gibiymiş.

“Geldin mi Fadime?” demiş Ali’si.

“Geldim ya geçmiş ola!” demiş yılların dayanılmaz ağırlığıyla, teriyle gözyaşları birbirine karışmadan. Terini dudaklarına, gözyaşlarını yüreğine akıtmış…

“Geçmez Fadime, hiç geçmedi ki. Seni görmeyince, ölünmüyormuş da. Çok sevdim seni, hakkını helal et! Benim hakkım helal olsun sana.”

“Sus, deme öyle; helali hoş olsun! Lakin çelmesin aklını geçmiş zaman. Gitmem icap eder şimdi, iyi olasın tez zamanda.”

Bir damla yaş süzülmüş gözünden Ali’nin. Kirpikleri boyunca uzanmış yüzüne. Babaannem bakmamış gene arkasına.

Ali’si susmuş oracıkta. Yıllardır özlemini çektiği kadının gidişiyle kalbi durmuş.

Ali’sinin ölümünü duyduğunda iki gün sessizleşti. O günler hep siyahlar giyindi. Tarifsiz acılar çektiği her hâlinde belliydi.

Gün geçtikçe zamansız eriyen kar gibi eridi. Hiç kimse bir anlam veremedi bu hızlı çöküşüne. Bir akşam beni yanına çağırdı. Nereden bilebilirdim ki son günü olduğunu. Ali’sini anlattıkça ağladı.

“Peki, büyükbabamı hiç sevmedin mi?” diye sordum dudaklarım titreyerek. “Boncuk kadın geçenlerde bize geldi. Çok şey anlattı.”

“Büyükbaban erimdi, çocuklarımın babası. Saygıda ve sadakatte kusur etmedim elbet. İnkâr edecek değilim; ben Ali’mi çok sevdim! Sevdim ama kader bu ya vermedi babam beni ona. Ben de babamın sözünden geçemedim. Evlendirdiler beni büyükbabanla.  Haberi tez yayıldı. ‘Ali’n delirdi.’ dediler. Bağırırmış dağ bayır. Sonra susmuş, lal olmuş yüreği de.

Günahı boynuma; ben gömdüm Ali’min sesini yüreğimin en derinlerine. Gömdüm ama şunu bilesin: Sevda caymaktır bazen sevdiğinden, gölge etmemektir.

Bir de ben, Ali’min gözü açık gitsin istemedim.”

Ertesi sabah ev halkı kahvaltı için sofraya otururken babaannem gelmedi sofraya. Olmayacak bir şey diye düşündü Safiye. Odasına fırlamasıyla bağırması bir oldu.

Babaannem sessizce yaşama veda etmişti…

Yazarın Dünyasından

Mavi renkli tükenmez kalem veya gravür tarzında, yoğun çizgi ve taramalarla yapılmış illüstrasyon. Merkezde, rüzgarda saçları uçuşan, puantiyeli elbiseli bir kadın profili elinde bir kuş tutmaktadır. Gökyüzünde kırmızı bir güneş, çevresinde ise stilize edilmiş döngüsel çiçekler, tavuk ve kelebek motifleri yer almaktadır.

Kutsal Aziz

Mehmet Ali GÜNER’in kaleme aldığı bu etkileyici öykü; toplumun kalıplarına sığmayan, kendi sessizliğinde devasa bir dünya kuran “Aziz” karakterinin trajik ve mistik yaşam öyküsünü konu alıyor.
Vincent van Gogh'un "Yıldızlı Gece" tablosunu andıran, sarmal mavi gökyüzü, yıldızlar ve hilal ile dolu bir arka plan önünde, savaşın yıktığı, harabe halindeki binaların arasında oturan, elinde baston olan yaşlı bir adamın sürrealist bir yağlı boya tablosu. Adamın hemen yanında, sarmal desenlerle kaplı, terk edilmiş iki paletli dozer görülüyor. Ön planda karla kaplı alanlar ve sağda zeytin ağaçları, uzakta ise sarmal bir orman dokusu yer alıyor. Eser, kalın impasto fırça darbeleriyle oluşturulmuş.

Niçin Kötülük Var?

Mehmet Ali GÜNER’den Tanrı’nın varlığı ve mutlak iyiliği ile dünyadaki acıların çelişkisini, özgür irade ve ruhsal gelişim gibi felsefi argümanlarla inceleyen bir yazı.