Edebi Eser ve Portre Kompozisyonu

Nurhayat Teke ile Söyleşi/Yorum

Okuma Süresi: 9

Yazarla Tanış

Beyaz kürk detaylı, kapüşonlu, beyaz örgü kazak giyen ve sağ eliyle saçını düzelterek poz veren, uzun koyu saçlı genç kadının siyah-beyaz kara kalem portre çizimi.

Nurhayat TEKE

Nurhayat Teke, Türk edebiyatı dünyasında şair, yazar, editör ve özel eğitim öğretmeni olarak tanınan üretken bir isimdir. Klaros Yayınları’ndan çıkan Düşlem Elçisi adlı şiir kitabının yanı sıra Kadının Adı Var gibi dikkat çeken edebi ve şiirsel çalışmalara imza atmıştır. Çeşitli edebiyat dergilerinde kitap değerlendirmeleri, derinlikli yazar röportajları ve kültürel incelemeler kaleme alan Teke, edebi ortamda aktif bir rol oynamaktadır. Bağımsız kitap editörlüğü görevini de başarıyla yürüten yazar, eserlerin mutfak kısmına katkı sunmaktadır. Mesleki kariyerine özel eğitim öğretmeni olarak devam eden Nurhayat Teke, sanatsal üretkenliği ile eğitimciliği bir arada sürdürmektedir.

İlhami SİDAR’la Söyleşi

İlhami Sidar’ın Bizi Tüketen Ateş adlı eseri, bireysel duygulanımlar ile toplumsal çatışmaların iç içe geçtiği, yoğun bir anlatı evreni kurmaktadır. Roman, bir yandan aşkın kırılgan ve saf doğasını ele alırken diğer yandan savaşın yıkıcı gerçekliğiyle insan ruhunda açtığı derin yaraları gözler önüne sermektedir.

Eserin açılışındaki kasvetli doğa tasviri —“kayalıklara vuran balık ölüleri” ve “gökyüzünden düşen kuşlar”— yalnızca bir atmosfer kurmakla kalmaz; aynı zamanda yaklaşan felaketin simgesel bir habercisi olarak işlev görür.

Metin boyunca savaş, yalnızca fiziksel bir çatışma olarak değil; insanın vicdanıyla, geçmişiyle ve kendi varlığıyla giriştiği bir hesaplaşma olarak sunulmaktadır. “Tüfeğimin namlusundan çıkan her kurşun önce benim yüreğime saplanıyor” ifadesi, bu içsel çatışmanın en çarpıcı göstergelerinden biridir.

Bununla birlikte eser, aşkı da savaşın karşısına yerleştirir. Karakterlerin birbirlerine duydukları saf ve çekingen sevgi, yıkımın ortasında bir direniş alanı oluşturur. “Ben seni işte o pür duygularımla sevdim” cümlesi, bu safiyetin yoğun bir ifadesidir.

Bu yönüyle roman, hem bireysel hem toplumsal düzlemde “tüketen ateş” metaforu etrafında şekillenen çok katmanlı bir anlatı sunmaktadır.

Romanın daha ilk sayfalarında karşılaştığımız karanlık doğa tasvirleri, yaklaşan felaketin habercisi gibi duruyor. Bu atmosferi kurarken nasıl bir anlatı stratejisi izlediniz?

— Doğayı pasif bir arka plan olmaktan çıkarıp yaklaşan bir felaketin ruhsal ve tematik altyapısını kuran bir strateji izlemeye çalıştım. Doğa ile insanın kaderi arasında bir bağ kurarak atmosferi anlatısal bir gerilim unsuru haline getirmek; kısacası doğayı karakterlerin iç çatışmalarıyla paralel yürüyen, simgesel anlamlar taşıyan ve yaklaşan felaketi sezdiren bir anlatı bileşeni olarak kullanmak istedim.

Eserde savaş, yalnızca dışsal bir gerçeklik değil; aynı zamanda içsel bir çatışma olarak da veriliyor. “Her kurşun önce benim yüreğime saplanıyor” düşüncesi üzerinden karakterin vicdanını nasıl inşa ettiniz?

— Karakterin vicdanını merkeze alan bir yol tercih ettim. Bu vicdan inşasını öncelikle karakterin duyarlılığı ve farkındalığı üzerinden kurmaya çalıştım. Bunu iç monologlar ve yoğun içsel çözümlemelerle destekledim. Ancak böyle bir inşayla savaş cephede yaşanan bir olay olmaktan çıkar, karakterin benliğinde süren derin bir yarılmaya dönüşürdü.

Aşk ve savaşın aynı metinde iç içe ilerlemesi dikkat çekici. Sizce aşk, bu yıkımın içinde bir kaçış mı yoksa bir direnme biçimi mi?

— Burada aşkı tek başına bir kaçış ya da yalnızca direniş olarak sınırlamak eksik kalır kanaatindeyim. Metin, bu iki ihtimali bilinçli biçimde iç içe geçirir. Bu yönüyle aşk; karakter için şiddetin, kaybın ve belirsizliğin ortasında hâlâ hissedebildiğini hatırlatan bir alan açar; bunda zihinsel bir kaçış işlevi görür. Öte yandan savaşın insanı duyarsızlaştırdığı noktada empatiyi, bağlılığı ve insan kalabilme iradesini canlı tutar. Bu yönüyle de bir direnme biçimidir aşk.

Romanda askerlik deneyimi oldukça gerçekçi ve sert bir dille aktarılıyor. Bu gerçekliği kurarken kişisel gözlemleriniz mi yoksa kurmaca bir inşa mı ağır bastı?

— Romandaki askerlik deneyiminin bu kadar sert ve gerçekçi hissedilmesi, tek başına ne tamamen kişisel gözlemlere ne de bütünüyle kurmaca bir inşaya dayanır. Asıl etki, bu ikisinin bilinçli harmanlanmasından doğar. Anlatı, gerçeklik duygusunu güçlendirmek için gerçeği andıran ayrıntılara yaslanırken edebî derinliği kurmak için kurmacanın imkânlarını devreye sokar.

“Kurunun yanında yaş da yanar” anlayışı, metinde sıkça hissedilen bir devlet-toplum gerilimini ortaya koyuyor. Bu yaklaşımı eleştirel bir perspektifle mi ele aldınız?

— Okurken dikkatinizi çekmiştir. Roman, bu yaklaşımı yalnızca bir devlet refleksi ya da güvenlik politikası olarak aktarmakla yetinmeyip onun bireyler üzerindeki yıkıcı sonuçlarını da görünür kılar. Masumiyet ile suçluluk arasında sınırların silikleşmesi, karakterlerin yaşadığı travmalar ve kolektif cezalandırma hissi bu anlayışın sorgulanmasına zemin hazırlar. Metin bunu yaparken doğrudan didaktik bir eleştiriden çok deneyim üzerinden kurulan bir sorgulamaya dayanır.

Eserde edebiyat, şiir ve çok dilli bir kültürel birikim önemli bir yer tutuyor. Farklı dillerde şiir okuma ve yazma meselesi, karakterlerin dünyasını nasıl şekillendiriyor?

— Okurlarımın çok az bir kısmı anadilim olan Kürtçeyi sonradan öğrendiğimi ve kırk yaşından sonra Kürtçe romanlar da kaleme aldığımı bilir. Doğrusu bu benim için oldukça travmatik bir süreç. Bunda kendi deneyimimden yararlandığımı söylemeliyim. Çok dillilik aidiyet meselesini biraz karmaşıklaştırır ama aynı zamanda farklı dillerde okuma ve yazma karakterin iç dünyasını katmanlandırır. Her dil başka bir duygu ve hafıza alanı açar. Karakter bir dili kullanırken sadece kelimeleri değil, o dile ait kültürel birikimi, acıları ve hatıraları da taşır. Yine dikkat ederseniz roman karakterlerinden Keyma, Narin’e Turgut Uyar’dan Türkçe şiir okurken Cizirî, Xanî ve Cigerxwîn gibi Kürt şairlerinden de sık sık dem vurur. Bunu yazar olarak bizzat kendi kimlik karmaşamın yansıması olarak da alabilirsiniz.

Romanın birçok yerinde “hafıza” ve “mekân” ilişkisi kuruluyor. Sizce şehirlerin ve mekânların bir hafızası var mıdır?

— Uzun yıllar önce Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nden ilhamla “Diyarbakır Dörtlüsü” başlığı altında bir nehir roman kurgusu tasarladım. Bu dizinin ilk kitabı 2014’te yayımlanan Sadakat, ikincisi 2019’da çıkan Gitmediğim Bir Yerde, üçüncüsü 2023’te Bizi Tüketen Ateş oldu. Serinin dördüncü kitabı Aşk Derin Bir Hafıza ise 3 yıldır yazım aşamasında. Bu dört romanın ortak ekseni ise Huzur’da İstanbul’un aldığı rolü üstlenir biçimde, Diyarbakır’ı merkeze alan bir hafıza ve mekân anlatısı kurma arzusudur.

Şehirler ve mekânları yalnızca fiziksel alanlar olarak değil, yaşanmışlıkların, acıların, tanıklıkların biriktiği canlı hafıza katmanları taşır. Bu anlamda mekânın hafızası doğrudan somut bir özellikten çok, insan deneyiminin o mekâna sinmesiyle oluşan bir birikimdir. Özellikle Diyarbakır gibi travmatik deneyimlerin yaşandığı yerlerde, sessiz görünen bir sokak bile karakter için bastırılmış anıları tetikleyebilir. Böylece mekân hatırlamanın ve yüzleşmenin aracı olur. Zamanla dönüşen şehirler, yıkılan ya da yeniden inşa edilen mekânlar hafızanın da silinmeye, yeniden yazılmaya açık olduğunu gösterir. Bu da özellikle savaş bağlamında unutma ve unutturma meselelerini gündeme getirir.

“Eyleme dönüşmeyen düşünce ölür” ifadesi, eserdeki eylem–düşünce ilişkisini vurguluyor. Bu yaklaşım, karakterlerin kaderini nasıl belirliyor?

— Eyleme geçebilen karakterler, iç çatışmalarını aşarak kendi yollarını çizebilirler. Bu kişiler risk alsalar da edilgen kalmadıkları için dönüşüm yaşar ve hikâye içinde daha güçlü bir varoluş sergilerler. Buna karşılık sürekli düşünen ama harekete geçemeyen karakterler zamanla içsel bir çöküş yaşar. Bu ifade özellikle romanın ana karakterlerinden Narin ve Rıza’nın kaderleri için belirleyici bir hüküm niteliği taşır.

Aile, özellikle anne figürü üzerinden sıcak ve koruyucu bir alan olarak sunuluyor. Bu karşıtlık (savaş–yuva) bilinçli bir kurgu tercihi mi?

— Kesinlikle öyle. Dış dünyanın sertliği ile iç dünyanın —özellikle aile ve anne figürü üzerinden temsil edilen— sıcaklığını bilinçli bir şekilde karşı karşıya getirmek istedim. Anne figürünü özellikle sıcak ve kapsayıcı sunarak savaşın yıkıcılığını daha görünür kılmaya çalıştım. Okuyucu, kaybedilme ihtimali olan şeyin değerini daha güçlü hisseder. Yuva ne kadar güvenli ve huzurluysa savaşın yarattığı tehdit de o kadar derin algılanır. Bu kurgu tercihi aynı zamanda karakterlerin iç çatışmalarını da keskinleştirir.

Romanın genelinde “tüketen ateş” metaforu hem aşkı hem savaşı kapsıyor. Sizce bu ateş daha çok yıkan mı yoksa dönüştüren bir güç mü?

— Hem yıkan hem dönüştüren bir güç diyebiliriz. Aşk ve savaş; İncil’de, “Öyleyse neden ölelim? Bu büyük ateş bizi tüketecek” biçiminde ifadesini bulan bu metaforun iki ana yüzünü oluşturur. Savaş tarafında ateş daha çok yakıcıdır; hayatları parçalar, düzenleri bozar ve karakterleri kayıplarla yüz yüze bırakır. Aşk da bireyi sarsması, sınırlarını zorlaması bakımından benzer şekilde yakıcıdır. Fakat romanın derin katmanlarında bu yıkımın ardından bir dönüşüm süreci başlar. Dolayısıyla bu metaforu tek bir işleve indirgemek eksik kalır.

YORUM

Bizi Tüketen Ateş, modern Türk romanında savaş anlatılarını bireysel psikolojiyle birleştiren güçlü örneklerden biri olarak değerlendirilebilir. Eserde savaş, yalnızca cephede yaşanan bir gerçeklik değil; insanın iç dünyasında sürekli büyüyen bir yangın olarak kurgulanmıştır.

Metnin en dikkat çekici yönlerinden biri, bu yıkımın ortasında dahi insanın sevme kapasitesini yitirmemiş olmasıdır. Aşk, burada romantik bir unsurdan ziyade insan kalabilmenin son imkânı olarak karşımıza çıkar.

Ayrıca eser, edebiyat, şiir ve kültürel referanslarla zenginleştirilmiş yapısıyla yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir hafıza metni niteliği taşır. Mekânların, şehirlerin ve bireylerin hafızası üzerinden kurulan bu anlatı, okuru yalnızca bir hikâyeye değil, bir tanıklığa davet eder.

Sonuç olarak roman, hem bireysel hem toplumsal düzlemde “yanmak” metaforu üzerinden ilerlerken okura şu soruyu bırakır:

İnsan, içinde yanan ateşle mi yok olur, yoksa o ateşle yeniden mi kurulur?

Yazarın Dünyasından

Rıfat Mertoğlu - Kara Kalem Portre

Nurhayat Teke ile Söyleşi/ Yorum

Rıfat MERTOĞLU’nun hafıza, acı, sürgün ve dengbêjlik geleneği ekseninde şekillenen romanı Dengbêjin Dönüşü, Nurhayat Teke’nin kaleminden derinlemesine bir söyleşi ve incelemeyle ele alınıyor. Eserdeki bireysel ve toplumsal katmanların, modern insanın yabancılaşmasının ve “söz”ün iyileştirici gücünün masaya yatırıldığı bu çalışma, okuyucuyu hem hüzünlü hem de direniş dolu bir kültürel hafıza yolculuğuna davet ediyor.
Yüklenen fotoğrafın ayrıntılı bir karakalem çizimi. Görselde, hafif sağa dönük duran, kısa saçlı ve sakallı bir adamın portresi yer almaktadır. Üzerinde deri bir ceket ve kazak bulunmaktadır. Çizim, orijinal fotoğrafın yatay formatına uygun olarak siyah ve gri kurşun kalem tonlarıyla kağıt üzerinde detaylı gölgelendirmelerle yapılmıştır.

Nurhayat TEKE ile Söyleşi/Yorum

Nurhayat TEKE’nin konuk ettiği şair Arif Onur Solak ile gerçekleştirilen bu söyleşi, Ecza Deposu kitabının şiir evreni üzerinden modern insanın içsel dağınıklığını, geç kalmışlık duygusunu ve çağın politik gerçekliklerini ele alıyor.