lternatif Metin (Alt Text) İstanbul'un tarihi silüetine karşı, Tarlabaşı veya Balat tarzı eski, ahşap ve kagir evlerin bulunduğu dar, Arnavut kaldırımlı bir sokakta gün batımının son anları yaşanıyor. Mavi alacakaranlık gökyüzünün altında, uzakta Süleymaniye Camii'ne benzeyen bir külliye ve sayısız minare görülüyor. Ön plandaki harap binanın çatısında, siluet halinde şapkalı bir figür oturuyor. Evlerin sıcak sarı ve kırmızı ışıklı pencereleri, mavi şehrin dokusuyla tezat oluşturuyor. Sağ tarafta, Haliç kıyısında sur kalıntıları ve denizde birkaç küçük balıkçı teknesi seçilebiliyor.

Çakal Hayri

Okuma Süresi: 7

Yazarla Tanış

Siyah çiçekli bir kolye takan, gülümseyen orta yaşlı bir kadının karakalem çizim portresi."

Meral Kutluğ İLSEVER

Şiir, öykü ve çocuk edebiyatı alanlarında eserler veren İzmirli yazar, yazın hayatına okul duvar gazeteleriyle başlamış, yerel ve ulusal basında mizahi yazılar kaleme almıştır. Çocuk edebiyatında 6’sı Kültür Bakanlığı tarafından satın alınan 8 kitabı bulunan yazarın eserleri arasında Dedektif Murat, Oburcuk ile Tomurcuk ve 3 baskı yapan Yaşlı Cadının Mutfağından öne çıkmaktadır. Yetişkin edebiyatında ise bir romanı (Kan ve Tuz) ve üç öykü kitabı (Tarlabaşı’nda Eski Bir Dansöz, Derin ve Karanlık, Kan ve Tuz) bulunmaktadır.

“Sahipsiz sokak hayvanlarından beter durumdayız, farkında mısınız?” Hayri’nin bu cümlesi hepsini daha da çok kahretti. “Neyse ki ben aşığım, hepinizi kurtaracağım.”

Bu cümle bir an için de olsa şaşırıp, umutlanmalarını sağlamıştı. “Bir garaj peşindeyim, kapısı var, duşu ve helası var. Sabredin.” Gecenin en ıssız ve soğuk saatlerinde, üç görkemli apartman arasında kalan bir toprak parçası üzerinde, serseri görünümlü beş kişi bir araya gelmiş fısıldaşıyorlardı. Bu gece hiçbirinin keyfi yoktu. Çevreden gelen haberlere göre sığınabildikleri bu son yeşil alan da belediye tarafından imara açılmıştı. Onların küçük çocuk oldukları yıllarda bu alanda bir park vardı; salıncaklar, oyun alanları hatta minicik bir masal çadırı… O çadırda arada bir radyo sanatçıları, tiyatrocular gelir, çocuklara masal anlatır, canlandırmalar yaparlardı. Zamanla koşullar değişti; ne gönüllü emek verenler ne de çocuklarını oraya getiren aileler kaldı. Herkes tüm gücü ile bir yerlerde barınabilmek, ısınabilmek ve kendisi ile ailesinin karnını doyurabilmek telaşına düştü. Bütün yeşil alanlar betona ve çıkarlara feda edildi. En çok göç alan büyük şehirlerin başında geliyordu İstanbul; bir zamanlar “taşı toprağı altın” zannedilen şehir… Ne çok aileyi, yalnızı yutmuştu.

Çok eskiden, henüz durum bu kadar kötüleşmeden, bu civarlarda yaşayan ancak çeşitli nedenlerle ailelerinden kopan ya da koparılan bu beş genç insan şimdi başlarının üzerinde bir çatı yokken bu çöplerin ve kırık mobilyaların arasında yaşıyorlardı. Eski, ahşap ve kapıları, çekmeceleri olmayan, tuhaf bir elbise dolabının içinde oturuyorlardı. Hepsi mutsuz, çaresiz, perişan ve umutsuz durumdaydılar. İçlerinde “çakal” adını taktıkları Hayri, nedense bu gece çok mutlu ve yoğun bir telaş içindeydi. Söylentilere göre bir zamanlar “Salim Abi” dediği, çok zengin ve okumuş bir adamla yolları kesişmiş ve o adamın babası sayesinde özel bir hastanede uyuşturucu tedavisi görmüştü. Oradan kaçtıktan sonra yine eski hayatına dönmüş ama bu defa da kötü bir rastlantı sonucu “Salim Abisi”nin ölümüne neden olduğu endişesi iyice dengesini yitirmesine neden olmuştu.

“Yıllar sonra buldum onu, vermemeliydim hepsini, vermemeliydim” diye sayıklayarak ateşler içinde çırpınmıştı günlerce. Uzun bir süre sessizleşip içine kapanmış, sürekli ufak tefek hırsızlıklar yaparak hem kendisini hem de arkadaşlarını hayatta tutmayı başarmıştı. Hastalığı sırasında ailesinin eski evine dönmüş, kız kardeşi ile annesi onu eski kümeste gizlice yatırmışlardı. Ağabeyinin onun varlığını fark etmesi korkusuyla, annesi ve kardeşi onu yine sokağa atmak zorunda kalmışlardı.

Çok küçükken Yusuf ve Turgut ile Pürtelaş Sokak’ın merdivenlerinde, eski apartmanların girişlerinde, merdiven altlarında yaşadığı yılları hatırlar ve ürperirdi. Yusuf’un iyi yürekli mimara nasıl aşık olduğunu hatırlar, gözleri dolardı. Sonra Yusuf’un o kızı sürekli hırpalayan pislik herifi bir sabah uykusunda nasıl bıçaklayıp ortadan kaybolduğu aklına gelir ve özlemle uzaklara dalardı. Yusuf, o herifi bıçaklayarak o iyi yürekli kızı büyük bir beladan kurtarmıştı ama kendisi zavallı Salim Abisi’nin ölümüne neden olmuştu. “O hapların hepsini vermemeliydim.”

Artık daha çok içiyor, daha çok hırsızlık yapıyordu. Bir gün yine o parkta yarı baygın, yarı aç otururlarken gelmiş, elindeki kocaman torbadan bir sürü yiyecek ve içecek çıkarmış, hepimizi doyurmuş, elimize de eşit miktarda para sıkıştırmıştı. “Hepsini mala yatırmayın ayılar, yakında müjdem olacak” demişti. Bu defa gerçekten inanmıştık. Çok mutlu görünüyor, hatta gülümsüyordu. Bu gülümseme ağzındaki eksik dişleri görünür kılıyor ve ürkütücü bir tablo çıkıyordu ortaya. Yoksa yine aşık mı olmuştu? Hepsi birbirlerine bakıp sustular.

Birkaç aç ve soğuk geceden sonra aniden geliverdi. “Haydi, sessizce toparlanın, gidiyoruz, yürüyebilecek misiniz?” dedi. Önce şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar ve sonra sanki geride birilerini ya da bir şeyleri bırakıyor gibi hissetseler de çakalın peşine takıldılar.

Taksim’e çok yakın –ya da bize öyle gelmişti, bilmiyorum– Tarlabaşı’nın arka, izbe çıkmaz sokaklarından birinde eski tamirhanelerden bazıları kapanmış, bazıları yıkılmış, her biri korkunç birer hayalet gibi dikiliyordu karşımızda. Onlardan birinin yanından çöplerle dolu dar merdivenlerden aşağıya indik. Karanlıkta Çakalın cebinden bir anahtar demeti çıkardığını gördük. Kapı gıcırtıyla açıldı. Evimizdeydik artık. Leş gibi, buz gibi, dışarıya bu kapıdan başka hiçbir deliği olmayan bir kutunun içine girmiş gibiydik. Ama dediği gibi suyu, duşu ve helası vardı. Gökyüzünü görmediğimize göre bir çatının altındaydık artık. Huzurla sokulduk birbirimize ve Çakalın verdiği minik renkli şekerler ile sızdık.

Sadece Çakal değil, hepimiz çalışmaya başladık. Ufak tefek hırsızlıklar ve dilencilik ile “evimizin” içini donatır gibi olduk. Çöplerden toplanan yatak ve battaniyeler sayesinde artık yerde yatmıyorduk. Daha az üşüyorduk.

Bir gece Çakal eve gelmedi. Bir yerlerde sızmış, tutuklanmış ya da öldürülmüş olabileceği geldi aklımıza, her kafadan bir ses çıkıyordu.

Sonra Kerim’in aklına bir fikir geldi. Malı çok kaçırmış ve evi bulamamış, parka gitmiş olabilirdi. Çok yorgun ve üşümüş olsak da zor bela yola düştük.

Evet, parkın ortasında, eski salıncakların betonu üzerinde göğsüne bir şeyler yapıyordu. Elinde küçük bir çakı olduğunu görünce ürküp ses çıkarmadık. Gömleği yoktu ve dikkatle, kibrit kutusundan aldığı, önceden hazırladığı anlaşılan kibrit başlarını çakıyla göğsüne açtığı minik ve kanlı deliklere özenle yerleştiriyordu. Kendinde olmamasına rağmen çok dikkatli ve kararlı çalışıyordu. Arkadaşları onu sessizce izliyorlar, ne yaptığını anlayamıyorlardı. İşi tamamlandığında cebinden çıkardığı minik bir plastik şişeciğin kapağını açıp yere attı ve açtığı her deliğe itinayla onu sıkarak püskürttü. Gelen güzel kokudan limon kolonyası olduğu anlaşıldı.

“Lan, galiba pişman oldu orasını burasını deldiğine ve canı yandı, kolonya sürüyor” dediği anda Rifat, hep bir ağızdan çılgın bir şekilde feryat ettiler: “ÇAKAL!!”

Çakal çoktan göğsünü ateşe vermişti bile. Yanına koşup parçaladıkları gömlekleriyle onu söndürmeye çalışırken, uyanan apartman sakinlerinin bir kısmı polisi, bir kısmı itfaiyeyi aramıştı bile.

Gelenleri, özellikle polis arabasını görünce arkadaşları hemen uzaklaştılar. Çakal baygın yerde yatıyordu. Onu sedyeye alan iki görevlinin yanındaki şoför, telefonun feneri ile Çakal’a baktı, gülerek, “İyi ki kızın adı NİL’miş, yoksa boku yemiştin. Semiramis falan olabilirdi” diye kahkahalarla gülüyordu. Sonra kulağına yaklaşıp, “İ’nin noktası düşmüş ama o da bir gün bir kurşunla tamamlanır, merak etme” dedi.

Nil sıcacık yatağında mışıl mışıl uyurken, bir gün kendisini çok sevecek yakışıklı bir delikanlının hayalini kuruyordu. Evin az ötesinde olan biteni belki sabah öğrenirdi, belki de hiç haberi olmazdı

Yazarın Dünyasından

Canlı mavi renkte kalın boya dokulu bir duvarın önünde, yeşil bir park bankında oturup gazete okuyan, açık renkli kıyafetler giymiş yaşlı bir adamın yatay formatta yağlı boya tablosu.

Yaşlı Bir Erkeğin Gizli Günlüğü

Meral Kutluğ İLSEVER’in kaleme aldığı bu etkileyici öykü; başarısızlık hissi, yalnızlık ve yaşlılık sancılarıyla boğuşan emekli edebiyat öğretmeni ve yazar Faruk’un kâbuslarla dolu tekdüze hayatından arkadaşı Semih’in ani müdahalesiyle sıyrılmasını konu alıyor.
"Vincent Van Gogh tarzında, impasto yağlı boya tekniğiyle yapılmış soyut ve döngüsel bir kompozisyon. Görsel, 'Yıldızlı Gece' benzeri turbulent mavi ve mor girdaplardan oluşan bir gökyüzü vortex'ini merkezine alıyor. Bu vortex, iki büyük soyut kadın figürünün birleşimini sarıyor: Biri iri ve tombul (Safiye), diğeri daha ince ve oklava tutuyor (Zehra). Safiye'nin 'lacivert gözlerinden' süzülen derin bir acı, kuyu benzeri karanlık bir Gayya kanalına dönüşüyor. Figürlerin etrafında dekonstrükte edilmiş müzik notaları ('Rumeli türküleri'), oklavalar, kahve fincanları ve sıska sarı çocuk figürleri dekonstrükte edilerek kompozisyona entegre edilmiş. Renk paleti dense; coşkulu maviler, purpler, sarılar, ochre'lar ve limited kırmızılardan oluşuyor. Tüm elemanlar, memory ve pain'i sembolize eden irin ve ur benzeri, sarmal bir ip gibi birbirine bağlanmış. 'Van Gogh' imzası sağ altta, textured paint olarak yer alıyor."

Safiye Sultan

Meral Kutluğ İLSEVER’den Balkanlar’dan Anadolu’ya taşınan kadim bir dostluk; Safiye Sultan ve Zehra’nın Rumeli türküleri ve paylaşılan acılarla örülü hüzünlü hikâyesi.