Kemerli geniş bir mimari niş içinde, yıpranmış, çatlak fresk dokusuna sahip iki stilize Bizans veya Pers esintili kadın figürünü gösteren yatay panoramik tablo.

Antik Kent

Okuma Süresi: 2

Ve bir antik kent kurulu gözlerimin önünde: Kırıklar, kalıntılar ve yarım kalmış taşlar…
İşaretler var her birinin üzerinde, bir zamanlar yaşanılan hikâyeyi gösterircesine. Her bir taşın ardından insanlar çıkacakmış gibidir.


Kurgunun böylesi ya, zihnim el veriyor başkahramanlara ve her biri boy gösteriyor yeni bir dünyaya uyanmışçasına.
Şaşkınlar; bilmedikleri bir zaman diliminde, bilmedikleri bir hisle bakıyorlar birbirlerine.
Uzun, upuzun bir uyku ve uyanıştı onlarınki. Zihnim ise hayat vermeye meyilli.
Mesafeliler birbirlerine, bir o kadar da yaklaşmak ister gibi. Başlar gökyüzüne doğru kaldırıldığında anlamadığım bir lisan savrulup duruyor ortada.
Kadınlar erkeklerin yanına ilişiyor bir anda. Erkekler ise şaşkın ve ürkek bakıyorlar, kendi aralarında fısıldaşıyorlar.
Bu koca resmi tam tepeden çekmek isterdim oysa ki. “Bir antik kent kasabası” derdim adına, masallar diyarından kopmuşçasına.
Zihnim yine yapacağını yaptı, tüm kahramanları beton yığınlarının ardına sakladı.
Sahne yine işaretlerin ve işaretlerin barındığı mekânın tanımsız kısmı.
Ortalık sessiz. Bir tek çekirge sesleri duyuluyor, çoğulun sessiz çığlığını anlatırcasına. O gece uyumuyorum, sabahı sabah ediyorum. Zihnim oyun oynamayı seviyor; sanki şakalaşıyor. Kalıntılar öylece duruyor, antik kent bir terk edilmişliğin resmini yansıtıyor.
Sabah olduğunda göz altlarım halkalı, gözlerim ise kan çanağı.
Antik kent yerle bir oluyor gözlerimin önünde.
Toz bulutu sarıyor ortalığı, göz gözü görmüyor; kum fırtınası başlıyor.
“Şimdi oldu!” diyorum rahatlarcasına ve noktayı konduruyorum sayfaya, kalemimin ucu kırılırcasına.
Mekanik daktilomun başına geçiyorum ve beyaz kâğıdı takıyorum.
“Antik kent” yazıyorum kâğıdın tam ortasına.
Kâğıt bana gülümsüyor, puntolar tüm kahramanları su yüzüne çıkartıyor. Daktilonun her bir tuşunda oturur gibi iken her bir insan, ürküyorum kendimden. Kendimden ve zihnimin ürettiklerinden.
Odanın göz kırpan histerik ışığı gözlerimi alıyor. Tüm antik kent kahramanları çevremi sarmalıyor.
Uzanıyorum elektriğin anahtar düğmesine; ortalık kararıyor, tüm hikâye ile birlikte.
Ve bir antik kent kurulu gözlerimin önünde:
Kırıklar, kalıntılar ve yarım kalmış taşlar.

Yazarın Dünyasından

Simgeler, çizgiler ve soyut desenlerle bezelenmiş, kırmızı, sarı, mavi ve siyah renkli küçük kare kutulardan oluşan yatay kompozisyonlu duvar yüzeyi.

Hayalî

Ebru Zeynep DİŞİAÇIK, dijitalleşmenin edebiyatı ve okuma kültürünü dönüştürdüğü çağı sorguluyor.
Kıyıdaki suda ayakta duran ve bacakları suya batmış, parlak kırmızı renkte, büyük ve bükülmüş bir figür. Bu figürün başının üzerinde karışık kırmızı çizgilerden oluşan bir karmaşa ve dikenli teller yer alıyor. Figür, kendisinden çok daha küçük bir çocuğu tutuyor veya kucaklıyor. Çocuk, beyaz bir üst ve sarı, noktalı bir etek giymiş ve arkadan görülüyor. Çevresinde su bitkileri, yosun kaplı kayalar ve arkada gri bir gökyüzü ile uzak bir kıyı şeridi uzanıyor.

Zamanın İçinden Geçerken

Ebru Zeynep DİŞİAÇIK, avukat Seyyal’in boy aynasıyla girdiği sarsıcı diyalog üzerinden şekillenen bu psiko-drama metni ortaya koyuyor.