Yatay Düzlemde Rüya ve Doğa Manzarası

Ufka Bakan Kadın

Okuma Süresi: 4

Balkonda otururken gözleri gökyüzünde, düş ile gerçeğin kesişim noktasında kendi varlığını aramaktaydı. Bahar, şehirle konuşan renkli bir evren gibi önünden geçerken; genç kızlar pastel rüzgârlarla geçip giderken, içinde hâlâ bitmek bilmez kış üşümekteydi. Hayal kurmanın suç sayıldığı bu dünyada, düşler tek sığınağıydı.

Bir dostu, bu düş hâlini sorguladı; gerçeklerle yüzleşmesinin kaçınılmazlığından dem vurdu. Ama o, hayal kurmanın bir kaçış değil, bir direniş biçimi olduğunu anlatmaya çalıştı. Rüyasında, saçlarını sıfıra vurarak protesto eden kadınları izledi. Sessizce dikiliyorlardı. Sessizlikleri, saçlarından çıkan is gibi evrene yayıldı.

Bahçeye indi, bedenini çimenlere bırakarak gökyüzünden geçen bulutlara öyküler yükledi. Umudunu doğanın ritmine, gelinciklerin kırmızısına, rüzgârın şişkin bedenine emanet etti. Her hayal ettiği sahne bir iç konuşmaya dönüştü, insanlığa dair bir sevgiye ve doğayla bütünleşmeye evrildi.

Gündüzleri balkonda oturmuş, ufka bakarken düş görmeye başlarken, dünyayla arasına ince bir rüzgâr perdesi çekti. Ne zaman gözlerini kapatsa, bir taş beliriyor düşlerinde—dilsiz, ağır, sabırlı. Taş, yaşamın unutulmayan anlarını fısıldıyor. Her taş bir kırılmanın, bir direnişin sembolü; saçını sıfıra vuran kadınların sessiz çığlıklarını taşıyor içinde, kaskatı.

Rüzgâr, baharın yumuşaklığını getirse de bazen delip geçen bir protesto gibi tenine esiyor. Genç kızlar pastel renklerle sokakları süslerken, rüzgârın izinde yürüyor—belki bir isyanın, belki özgürleşmenin peşinde. O bile ne olduğunu tam olarak bilmiyor. Doğa kendini safça sunarken, o direnişin bedeni üzerindeki izlerini arıyor.

Direniş, bazen bir gelincik gibi narin ve kırmızı; bazen bir taş gibi sert ve suskun. Bahçeye indiğinde bedenini çimlere bırakmanın yanı sıra taşlarla örülmüş bir hikâyenin içine düştü. Her taşın yüzeyinde bir yüz, her kıvrımda bir anı. Rüzgâr kulaklarına hayattan kaçış değil, ona yeniden tutunma yollarını fısıldıyordu.

Doğayla bütünleştiği o an ne delilik vardı ne kaçış; var olmanın, direnmenin ve hatırlamanın sesinden başka. Rüzgâr savurduğu yapraklarla geçmişi ona taşıyor, taşlar geleceğe dair sessiz bir and veriyordu. Direniş, bedenin değil ruhun özünden fışkıran bir ışık gibi hücrelerinden yayılıyordu.

Rüzgârın sürüklediği düşlerini takip ederek eski bir tren istasyonuna vardı. Rayların üzerinde yürürken, taşlar ayaklarının altında minik minik hikâyelere dönüştü. Her biri, yolculuk etmiş bir ruhun iziydi. Evrende binlerce vedanın yankısı paslı tren çanlarının sesine karışmış, zamanın ağırlığı taşların gövdesine sinmişti.

İstasyon, terk edilmiş ama terk edilmemiş gibiydi. Gözlerinin önünden rüzgâr esintisiyle anılardan yapılmış vagonlar geçerdi. Direnişin izlerini taşıyan yüzler belirirdi: saçları usturaya vurulmuş genç kadınlar, rayların kıyısında birbirlerine sessizce sarılmış yaşlı adamlar, ceplerinde taş gibi suskun mektuplar taşıyan yolcular… Hepsi bu istasyonda bir araya gelmiş gibiydi.

Rayların kenarından bir taş aldı —sıradan bir çakıl değil, yaşanmışlığın kristalleşmiş hâliydi. Avucunda ısınan taş, ona geçmişin değil, geçişin direncini hatırlattı. “Her yolculuk bir direniştir,” dedi kendi kendine. “Gitmek değil, kalmak bazen en cesur olanıdır.” Rüzgâr yeniden esti, bu kez omuzlarında bir hafiflik bıraktı. Taş artık omuzlarında bir yük değil, bir yoldaştı.

Rayların kenarında durmuş, rüzgârın saçlarını savurduğu an, geçmişin sesi tren gibi yaklaştı. Hatırlamak, bedenini sarsmaktan çok harekete geçiren bir dalga oldu. Bir direnişti bu: unutmanın kolaylığına karşı hafızayı koruma çabası. İstasyonda bekleyen herkes aslında kendine ait bir geçmişi taşımaktaydı; gençliğini arayan yaşlı bir adam, valizinde yıllanmış fotoğraflarla dolaşan bir kadın, sessizce saatlere bakan bir çocuk…

Yere eğilip rayların yanından bir taş daha aldı. Bu taş sıradan bir çakıl değildi: içinde direnen, hayata rağmen yürümeye devam eden biri vardı sanki. Avucunda ısınan taş, ona geçmişten gelen bir mesaj taşıyordu: “Hatırlamak, devam etmek için bir şart değil, ama unutmak bazen teslimiyettir.”

Rüzgâr birden hızlandı, vagonlar hareket eder gibi gölgeler yaydı istasyon boyunca. Ayağa kalktı. Gözleri, geleceğe doğru uzanan rayları takip etti. İçinden geçen düşünce netti: Geçmişin izleriyle yüzleşmeden yeni bir rota çizemezdi. Direniş, geçmişi görmezden gelmekten öte onu tanıyıp kendi yolunu çizmeye cesaret etmekti.

Yazarın Dünyasından

Çit Üzerinden Renkli Gökyüzünü Seyredenler

Ekran ile Mürekkep Arasında

Ümit Ahmet DUMAN, Matbaa kokulu sayfalardan soğuk ekranlara uzanan dijital dönüşüm çağında edebiyatın, okurun ve insan iradesinin yapay zekâ karşısındaki sarsılmaz yerini irdelİyor.
Çok panelli, geniş yatay siyah beyaz fotoğraf enstalasyonu. Dört sıra halinde düzenlenmiş çok sayıda küçük, buruşuk kâğıt baskıdan oluşur. Her baskı, yüzlerini kapatan çeşitli el pozlarını ve bazen de gözlerin veya ağızların kısmen görüldüğü bulanık veya yoğun gölgeli yüzleri gösterir. Enstalasyon dokulu beton bir duvar üzerine iğnelenmiştir ve ışık soldan gelerek her bir panelin dokusunu ve el-yüz kompozisyonlarının tekrar eden, gizemli ritmini vurgular.

Fotoğraflarla Konuşmak

Ümit Ahmet DUMAN, öyküsünde Üç kardeşin, ebeveynlerinin vefatının ardından yıllar sonra doğup büyüdükleri o eski eve dönüşünü ve oturma odasında buldukları naftalin kokulu bir sandık etrafında şekillenen nostaljik iç hesaplaşmalarını konu alır.