Göç Etmeyenlerin Şarkısı

Okuma Süresi: 7

Yazarla Tanış

"Arka planında Picasso’nun Don Kişot çizimi olan bir tablolu duvar önünde duran, ekoseli gömlekli, sakallı bir beyefendinin kara kalem portresi."

Ümit Ahmet DUMAN

İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunu olup, Yazak Akademi’de editörlük eğitimi almıştır. 2024’te yayımlanan Terketmeyen Yalnızlığım adlı eseri seslendirilmiş ve İshak Öykü Seçkisi’nde yer almıştır. Paralel Evrende Seyahat adlı deneme kitabı bulunmaktadır. Yirmiye yakın öyküsü Edebiyat Kolektifi’nde, on dört öyküsü ise Truva Edebiyat Dergisi’nde yayımlanmıştır. Yazarlık kariyerini çeşitli dijital edebiyat platformlarında sürdürmektedir.

Eylülün sonunu gösteriyordu takvim yaprakları. Bu, sadece bir takvim yaprağı değişimi değil; Ergene Ovası’nda yaşayanlar için bir devrin kapanışı, bir sessizliğin başlangıcıydı. Sabahın erken saatlerinde mahallenin üstüne çöken çiğ, artık yaz sonu kokusunu taşımıyor; nemli, ağır ve çamurlu bir kış habercisi gibi hissettiriyordu. Ergene’de yuva yapmış son göçmen kuşlar da bu değişimi en keskin duyanlardı. Güneş, tepeleri henüz yeni yeni yalarken, o ince, tiz veda sesleri havayı delip geçmeye başlamıştı. Kanat sesleri, bir yaz boyu duyulan neşeli cıvıltıların yerini şimdi hüzünlü ve ritmik bir çırpınışa bırakmıştı. Kuşlar, sıcak ülkelere kanat çırpıyordu.

Geride sadece anıları ve birkaç düşmüş telek kaldı. Terk edilmiş yuvalar, dalların arasında rüzgârın ve hafif yağmurun insafına bırakılmıştı. Bu yuvalar, mahallelinin gözünde sıradan birer çalı yığını değil; yazın neşesinin, bereketin ve hayatın somut kanıtlarıydı. Her bir telek; o yaz yaşanan bir şenliği, söylenen bir türküyü, paylaşılan bir ekmeği temsil ediyordu sanki. Onlar, sessiz tanıklardı.

Tüm mahalle, neredeyse topyekûn, en yüksek nokta olan Parpudar Tepesi’ne akın etmişti. Genç, yaşlı, çocuk; herkes… Elleri cebinde duran dilsiz köylüden, önlüğüne sarılmış, gözleri nemli Fatma Kadın’a kadar herkes oradaydı. Tepeden, ovaya yayılan o kuş sürüsüne doğru el sallıyorlardı. Her bir el sallayış, sadece bir “güle güle” değil; bir temenni, bir yemin, bir dua idi: “Selametle gidin, selametle gelin.” Gidişleri ne kadar hüzünlüyse, dönüşlerine olan inançları da o kadar sağlamdı.

Uğurlayanların gözlerinde; gelip geçen mevsimlerin, alınmış yaşların ve bu döngüde bir kez daha bulunabilmenin getirdiği derin bir hüzün vardı. Bu, bir kayıp hüznü değil; yaş almayı muştulayan bir hüzündü. Her göç, mahalleli için zamanın akışını onaylayan bir mühürdü. Bir yıl daha geçti… Bir yıl daha kışı burada, birbirlerine sokularak geçireceklerdi. Herkes, bu döngü içinde kendi yerini sorguluyordu. Kim bilir, gelecek yaz o tepede kimler olmayacaktı? Bu yüzden veda, aynı zamanda hayatın kırılganlığına karşı yapılmış güçlü bir kabullenişti.

Mahalleli için göç, seyahat etmekten çok daha derin bir anlam taşıyordu. Geri gelen kuşların gözlerinde gezinmekti bu; onların gördüğü denizleri, aştığı dağları, konduğu palmiye ağaçlarını hayal etmekti. Kuşlar, onların hiç görmedikleri dünyaların elçileriydi. Oysa kendileri, dedelerinden beri bu toprağa kök salmışlardı. Onlar, bir gün olsun terk etmediler mahallelerini.

Bu bir gurur meselesiydi. Göçün acılı hikâyelerini dinleyerek büyüdüler. Büyükbaba İbrahim’in anlattığı, 1930’ların o zorlu kışında komşu köylülerin erzak arayışıyla başlayan ve bir daha geri dönülemeyen o yolculuklar… Ya da babaannelerinin, eşyalarını sırtlayıp bilinmeyene yürüyen akrabalarının ardından döktüğü yaşlar… Bu hikâyeler, onların ruhuna bir yara değil, bir yemin gibi kazınmıştı: Ne olursa olsun, buradan ayrılmayacağız.

Akıllarında, yerleşik oldukları bu mahalleye, Ergene’nin çamurlu kıyısına demir atmaktan öte bir düşünceleri yoktu, olamazdı. Bu, sadece coğrafi bir bağlılık değil, felsefi bir duruştu. Onlar; zorluğa direnmeyi, kök salmayı seçenlerdi.

Hatta bu kararlılık, mantığın sınırlarını zorluyordu: “Son ağaç kurusa, Ergene akmaz olsa, toprağın bereketi kurusa bile…” Bu, bir hayatta kalma manifestosuydu. Çünkü biliyorlardı ki hikâyeleri göçle biterse hafızaları silinecek, kimlikleri dağılacaktı. Onlar, kendi hikâyelerinde göç olsun istemiyorlardı. Göç; onlar için yenilgi, unutuluş, kendi geçmişlerine ihanetti. Bu yüzden kuşları uğurlarken içlerindeki hüzün, aynı zamanda kendi duruşlarının sağlamlığından aldıkları tuhaf bir memnuniyetle de karışıyordu.

Vedalarla, göçlerle, ayrılıklarla araları iyi olmasa da bu geleneksel ritüel, bir yaz boyunca omuz omuza çalıştıkları can yoldaşlarına olan son saygılarıydı. Sıcak yaz günlerinde tarlada birbirlerine nasıl destek olduklarını hatırladılar. Birlikte ot yolarken, hasat kaldırırken birbirlerine şarkılar söyledikleri, yorgunluklarını gidermek için göz kırptıkları o anlar gözlerinin önünden geçti… Kuşlar, bu mahallenin yaz ritmiydi. Şimdi, o can yoldaşlarını yağmurun altında ve hafif rüzgârda uğurluyorlardı. Yağmur, onların yüzündeki gerçek hüzün müydü yoksa gökyüzünün gözyaşları mı, ayırt etmek zordu.

Kuşlar, sanki bu gidişe isteksizdiler. Hava aniden kararmış, rüzgâr şiddetini artırmıştı. Sürü; hızla uzaklaşmak yerine, Parpudar Tepesi’nin etrafında en az beş altı tur atarak adeta burayı tavaf etti. Bu, bir veda ritüeliydi; ya da belki de geride bıraktıkları yuvaya, toprağa son kez bakıştı. Bu tavaf sırasında kanatları, gökyüzünde adeta görsel bir dans sundu. Senkronize hareketleri, mahallelinin yüreğini burkan mükemmel bir koreografiydi. Gagalarıyla çıkardıkları sesler ise artık neşeli bir cıvıltı değil, bir ilahi gibi hüzün şarkılarını şakıyordu. Bu, doğanın en güzel ve en acı tezatıydı: Görsel şölenin içinde yatan derin ayrılık acısı.

“Bekle bizi,” der gibi gökyüzüne süzüldüler. Son kez toparlandılar, bir yay gibi gerildiler ve hızla Yeniköy Tepesi’nin arkasına doğru yol aldılar. Orası, mahallenin görüş alanının bittiği sınırdı. Grup, gözden yitti.

Tam o anda, sanki kuşların gidişiyle gök kubbenin arasında görünmez bir bağ kopmuştu. Gökyüzü; o saf, temiz maviliğinden birkaç damla hüzün gözyaşını üzerlerine boca etti. Yağmur şiddetini artırdı. Mahalleli ıslanmayı umursamadı. Bu, kutsal bir andı; gözyaşları, gökyüzüyle birleşiyordu. Bir sonraki yaza kadar kulaklarda özlem ezgileri kaldı. Bu ezgiler; sadece kuş sesleri değil; bekleyişin, sabrın ve sadakatin melodisiydi. Artık hazan, sadece takvimde bir ay değil, bir duygu durumuydu. Hazanlar kazındı adeta karşı tepelere. Rüzgârla savrulan sarı, kızıl yapraklar, karşıdaki tepeleri bir hüzün tablosu gibi kapladı.

Mahalleli; yazlık misafirlerini yolcu etmenin mahmurluğunda, yorgunluk ve içlerindeki buruk hüzünle evlerine döndü. Tepeden aşağıya iniş, yukarı çıkışlarındaki kadar hızlı değildi. Herkes yavaş adımlarla, aklında kuşların o son tavafı, o son hüzün şarkısı yankılanarak ilerliyordu.

Evlere girince ilk işleri, titrek gözlerle boş yuvalara bakmak oldu. Artık mutfak camlarından görünen o ağaç dalı hüzünlü ve çıplaktı. Yuva, oracıkta bir yazlık hatıra gibi asılı duruyordu.

Kış yalnızlığına, yani yeni bir sayfaya hazırlanıyordu mahalleli kadınlar. Yazın tarlada, bağda geçen hareketli günler bitmiş; şimdi hayat evin içine, evin çekirdeğine doğru çekiliyordu. Kış demek, bir araya gelmek demekti. Kadınlar için bu; kışlık erzak hazırlıkları, örgü işleri ve en önemlisi muhabbetti.

Günün büyük bir kısmı artık mutfakta değil, salonlarda geçecekti. Soğuk kapılardan sızarken, kış güneşinin ısıtamadığı salonlardaki çini soba, evin tek hayat kaynağıydı. Sobanın kenarı, kedilerin en sevdiği yerdi. O yavaş, tembel mırıltıları, evin sessizliğine eşlik eden tek sesti. Sobanın üzerindeki demlikte, şifalı otlardan yapılmış kış çayı kaynardı. Kadınlar, el işlerini yaparken ya da eski anılarını anlatırken bu çayı yudumlarlardı.

Kış çayını yudumlayarak, yeni başlayan kışın çetin koşullarına hazırlarlardı bedenlerini. Bu hazırlık; sadece sobayı yakmak, yünleri örmek değildi. Bu, ruhen hazırlanmaktı; soğuğa, yalnızlığa, bazen de zorluğa… Onlar, göç etmeyenlerdi. Çetin koşullar onların kaderiydi ve bu koşulları sevgiyle, dayanışmayla, sıcak bir çay ve bir kedinin mırıltısıyla kucaklamayı öğrenmişlerdi. Kuşlar giderdi ama onlar, Ergene’nin donuk kıyılarında bir sonraki baharı beklemek üzere kalırlardı. Bu toprağın sessiz ve gururlu sahipleriydiler.

Yazarın Dünyasından

Yılan ya da Ejderha

Ümit Ahmet DUMAN, bu öyküsünde Cankurtaran’da surlardan gelen gizemli seslerin yarattığı kaosu, ejderha ve kıyamet efsaneleri ile toplumsal korkunun mizahi bir dille anlatıyor.

Kente Dair Serzenişler

Ümit Ahmet DUMAN’dan kentli olmak” kavramına mahalle kültürünün gözüyle, ironik ve eleştirel bir bakış; modern şehir hayatı ile sokak alışkanlıklarının çarpışması.

En Yeniler

Göç Etmeyenlerin Şarkısı

Ümit Ahmet DUMAN

Kutsal Aziz

Mehmet Ali GÜNER

Radyoyu Ben Öldüğümde Kapatabilirsin*

Fatma ALTUN