Rıfat MERTOĞLU ile Söyleşi
Dengbêjin Dönüşü metni, bireysel bir hayat hikâyesinin ötesine geçerek; hafıza, acı, sürgün ve sözün taşıyıcılığı üzerine kurulmuş çok katmanlı bir anlatı sunmaktadır. Özellikle dengbêjlik geleneğinin yalnızca bir müzik ya da söz sanatı değil, aynı zamanda bir varoluş biçimi olarak ele alınması metnin merkezini oluşturur.
Metinde “Suyun sesini dinledi; o ses, içindeki dengbêji uyandırdı.” ifadesi, bu geleneğin dışsal değil, içsel bir çağrı olduğunu açıkça ortaya koyar.
Seyad karakteri üzerinden ilerleyen anlatı; aşk, kayıp, sürgün ve kaçış gibi temaları bir araya getirirken, bireyin kader karşısındaki çaresizliğini de derinlemesine işler. Özellikle “Aşk, acı çekmekti ve o, ömrü boyunca bu acıyı çekmişti.” ifadesi, metnin duygusal ve felsefi omurgasını belirleyen temel cümlelerden biri olarak öne çıkar.
Bu bağlamda eser; yalnızca bir hayat hikâyesi değil, aynı zamanda acıyla yoğrulmuş bir hafızanın, söz aracılığıyla yeniden var olma çabasıdır.
Metinde dengbêjlik, yalnızca bir sanat değil; adeta içsel bir zorunluluk olarak sunuluyor. “İçindeki dengbêji uyandırdı” ifadesiyle anlatmak istediğiniz şey nedir?
“İçindeki dengbêji uyandırdı” derken kastettiğim şey, aslında her insanın içinde saklı olan anlatma, hatırlama ve duyguyu sesle var etme ihtiyacıdır. Her insan anlatmak ister. Dengbêjlik benim için bir ifade biçimidir, içsel bir ihtiyaçtır, bastırılmış hafızanın ve duygunun kendine yol bulmasıdır. Bazen bir acı, bazen bir özlem ya da bir tanıklık insanın içinde birikir ve artık sessiz kalamaz hâle gelir. İşte o noktada “içindeki dengbêj” uyanır. Bu; kişinin kendi hikâyesine, köklerine ve duygularına ses vermeye başlamasıdır. Yani dengbêjlik bir tercih değil; zamanla kaçınılmaz hâle gelen bir ifade biçimidir. Benim için dengbêjlik, öğrenilen bir şeyden çok hatırlanan bir şeydır. İnsanın içinde zaten var olan, ama susmayı öğrenmiş duyguların yeniden dile gelmesidir. O yüzden “uyandırmak” diyorum; çünkü o ses dışarıdan gelmez, hep oradadır. Sadece bir gün, artık susamayacağını fark eder.
Seyad karakterinin hayatı boyunca yaşadığı acılar, onun kimliğini nasıl şekillendiriyor? Bu karakteri bir “trajik figür” olarak mı kurguladınız?
Seyad’ın hikâyesine bakarken, onu yalnızca başına gelen acıların toplamı olarak görmek eksik kalır. Çünkü onun yaşadığı her kırılma, sadece bir yara değil; aynı zamanda onu dönüştüren, derinleştiren bir izdir. Acı, onun kimliğini tek başına kurmaz ama ona yön verir; dünyayla kurduğu mesafeyi, insanlara yaklaşma biçimini, hatta suskunluğunu bile belirler.
Onu bir “trajik figür” olarak kurgulayıp kurgulamadığım sorusuna gelince… Evet ve hayır. Evet, çünkü hayat onunla hep sert bir dille konuşur; kayıplar, eksiklikler ve içsel çatışmalar peşini bırakmaz. “Felek”le hep kavgalıdır. Hayır, çünkü onu sadece trajediyle tanımlamak, içindeki direnci, sessiz inadı ve var olma çabasını görmezden gelmek olur. Seyad, yıkılan ama tamamen çökmeyen bir karakterdir. Belki de asıl meselesi, yaşadığı acılardan çok, o acılarla birlikte nasıl ayakta kaldığıdır.
“Aşk, acı çekmekti…” cümlesi metnin temel duygusal eksenini oluşturuyor. Sizce aşkın bu şekilde tanımlanması bireysel bir deneyim mi, yoksa kültürel bir aktarım mı?
“Aşk, acı çekmekti…” derken hem bireysel hem de kültürel bir boyutu kastediyorum. Bireysel olarak, herkesin aşkı yaşama biçimi farklıdır; ancak Seyad’ın ve metindeki diğer karakterlerin —örneğin Zülfinaz’ın, Reşo’nun ve Yelda’nın— deneyimleri, aşkın beraberinde getirdiği özlem, kayıp ve yitiriş duygusunu çok yoğun biçimde hissetmelerinden doğuyor. Bu açıdan, aşk bir içsel, kişisel deneyimdir.
Öte yandan, bu tanım aynı zamanda kültürel bir aktarımı da içeriyor. Bizim kültürümüzde, özellikle sözlü anlatı ve dengbêjlik geleneğinde aşk çoğu zaman ayrılık, özlem ve acıyla iç içe betimlenir. Yani acı, aşkın doğal bir tamamlayıcısı olarak kabul edilir; bir tür kolektif hafıza ve duygusal kod olarak kuşaktan kuşağa geçer. Metinde bu cümle hem karakterin iç dünyasını yansıtır hem de kültürel bir deneyimi çağrıştırır; aşkın hem kişisel hem evrensel boyutunu aynı anda sunar.
Metinde sıkça karşılaşılan kaçış teması (hapishaneden firar, sınır geçişleri, sürgün) sizce fiziksel bir eylem mi yoksa psikolojik bir kaçış mı?
Metindeki kaçış teması yalnızca fiziksel bir eylem değil; çoğu zaman psikolojik bir durumun dışavurumudur. Hapishaneden firar etmek, sınırları geçmek ya da Sibirya’ya sürgüne gitmek, karakterlerin bedenlerini hareket ettirmesiyle gerçekleşir; ama asıl kaçış, zihinlerinde, duygularında ve ruhlarında olur. Kimi zaman bu bir özgürlük arayışı, kimi zaman geçmişin yükünden sıyrılma çabasıdır.
Yani kaçış hem bedensel hem zihinseldir; fiziksel hareketler, karakterin içsel dünyasındaki sıkışmışlığı, çaresizliği ve hayatta kalma isteğini görünür kılar. Kaçışın somut biçimleri, psikolojik kaçışı anlatmanın bir aracı olarak işlev görür; karakterin hem dünyayla hem de kendisiyle kurduğu ilişkiyi açığa çıkarır.
Seyad’ın sürekli yönünü kaybetmesi —özellikle şehirde, nehir kenarında dolaşırken yaşadığı yabancılaşma— onun iç dünyasının bir yansıması olarak mı kurgulandı?
Evet, Seyad’ın yönünü kaybetmesi, özellikle Tiflis’te —yani şehir veya nehir kenarında— dolaşırken hissettiği yabancılaşma, tamamen iç dünyasının bir yansıması olarak kurgulandı. Fiziksel olarak mekânlarda kaybolması, onun zihnindeki karmaşayı, aidiyet eksikliğini ve içsel arayışını dışa vuruyor. Şehirler, nehirler ve yollar onun için yalnızca coğrafi alanlar değil; aynı zamanda kendi kimliğiyle, geçmişiyle ve kayıplarıyla yüzleştiği bir sahnedir.
Bu kaybolma, sadece fiziksel bir yönsüzlük değil, aynı zamanda varoluşsal bir hâldir. Seyad, kendi iç dünyasında dolaşırken, etrafındaki dünyayla da uyumunu yitirmiş oluyor. Böylece mekân ve psikoloji birbirine paralel ilerliyor; okuyucu Seyad’ın yalnızlığını ve içsel çatışmasını hem dışarıda hem de içinde hissediyor. Sokaklar, taşlar, akan sular onun iç dünyasının haritasıdır; yabancılaşması, içindeki boşlukla dış dünyanın çarpışmasının bir yansımasıdır. Her adım bir kayboluş, her dönemeç bir içsel sorgudur.
Geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen anlatım yapısı, okuyucuda bir “sisli hafıza” hissi oluşturuyor. Bu anlatım tekniğini bilinçli mi tercih ettiniz?
Evet, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen anlatım yapısı bilinçli bir tercih. Amacım, okuyucuda sadece zamanlar arası bir geçiş yaratmak değil, aynı zamanda hafızanın doğasını, anıların bulanıklığını ve insan zihninin geçmişle şimdi arasındaki sürekli dalgalanmasını hissettirmekti. “Sisli hafıza” hissi, karakterlerin yaşadıklarını ve deneyimlediklerini tam olarak hatırlayamamalarıyla paraleldir; geçmiş, tıpkı bir sis gibi hem yakın hem uzak, hem görünür hem belirsizdir. Bu tekniğin, okuyucuyu karakterin iç dünyasına daha yoğun bir şekilde çekeceğini ve onun bellekle, kayıpla ve zamansal kırılmalarla kurduğu ilişkiyi yaşatacağını düşündüm.
“Ses, bir bedenden çıkar ama yankısı nesillerin yüreğinde sürer.” Düşüncesi, sözlü kültürün sürekliliğine vurgu yapıyor. Bu noktada dengbêjliği bir hafıza taşıyıcısı olarak mı görüyorsunuz?
Kesinlikle. Dengbêjlik, sadece bir anlatı veya şarkı söyleme biçimi değil; nesiller boyunca taşınan bir hafıza aracıdır. Ses, gerçekten de bir bedenden çıkar, ama söylediği sözler, anlattığı hikâyeler, destanlar, yaşanmışlıklar ve duygular yankılarını zamanın ötesinde sürdürür. Dengbêj, geçmişi ve kolektif belleği yaşatan bir taşıyıcıdır; her ezgi, her ağıt, toplumun hatırlamak istediklerini ve unutmak istemediklerini bir arada tutar. Bu yüzden dengbêjliği, tarih ve kültürle bireysel duygunun birleştiği bir hafıza köprüsü olarak görmek gerekir.
Metinde doğa (dağ, nehir, kar, rüzgâr) yalnızca arka plan değil; aktif bir anlatı unsuru gibi. Doğayı bilinçli olarak mı karakterleştirdiniz?
Evet, doğayı bilinçli olarak bir karakter gibi ele aldım. Dağlar, nehirler, kar ve rüzgâr sadece arka planı dolduran unsurlar değil; karakterlerin iç dünyasını, ruh hâllerini ve hikâyenin duygusal temposunu yansıtan canlı varlıklardır. Örneğin rüzgâr bazen bir çağrı, bazen bir uyarı gibi hareket eder; kar hem örtücü hem de arındırıcı bir rol üstlenir; nehir, sürekli akışıyla zamanın ve hafızanın akışını hatırlatır. Böylece doğa, karakterlerle etkileşim içinde olan ve anlatının duygusal ritmini belirleyen aktif bir anlatı unsuruna dönüşür.
Seyad’ın hayalleri ile gerçekliği arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Bu durum, modern insanın parçalanmışlığına bir gönderme olarak okunabilir mi?
Evet, okunabilir. Seyad’ın hayalleri ile gerçekliği arasındaki derin uçurum, bilinçli olarak modern insanın içsel parçalanmışlığına bir gönderme taşır. Onun yaşadığı kopukluk, sadece bireysel bir durum değil; aynı zamanda çağımızın sıkışmışlığı, kimlik krizleri ve aidiyet sorunlarıyla da örtüşür. Seyad’ın hayalleri, ulaşmak istediği umut ve özgürlük alanlarını temsil ederken, gerçekliği onu sürekli sınırlayan ve zorlayan bir çerçeve sunar. Felek onu hapishanelere atar, firar ettirir, kara trenle sürgünlere gönderir, sevdiklerinden ayırır. Bu ikilik, modern insanın hem içsel hem toplumsal olarak bölünmüş hâlini yansıtan evrensel bir metafor olarak işlev görür.
Okuyucuya bu metin aracılığıyla bırakmak istediğiniz temel duygu nedir: umut mu, hüzün mü yoksa yüzleşme mi?
Metnin bıraktığı temel duygu tek bir kelimeye indirgenemez; hüzünle yoğrulmuş bir yüzleşme, acının ve kaybın farkındalığı, ama aynı zamanda umut kıvılcımlarının sessiz ışığıdır. Okuyucu, karakterlerle birlikte hem kaybetmeyi hem hatırlamayı, hem acıyı hem de direnç ve yeniden doğuşu hisseder; metin, yaşamın karmaşıklığını ve insanın dirençli ruhunu aynı anda taşır. Dengbêjin Dönüşü romanı, hüzün ve kaybın gölgesinde yüzleşmeyi hissettirir, ama her karanlığın içinde sessiz bir umut ışığını da bırakır.
YORUM
Metin, anlatı tekniği açısından değerlendirildiğinde güçlü bir duygusal yoğunluk ve kültürel derinlik barındırmaktadır. Özellikle dengbêjlik geleneğinin bireysel acılarla iç içe geçirilmesi, eseri sıradan bir hikâye olmaktan çıkararak kolektif hafızanın bir temsiline dönüştürmektedir.
Seyad karakteri, yalnızca bir birey değil; sürgün edilmiş bir sesin, bastırılmış bir geçmişin ve yarım kalmış bir aşkın sembolü olarak okunabilir. Onun yaşadığı yön kaybı, aslında modern insanın köklerinden kopuşunu ve aidiyet krizini temsil eder.
Metnin en dikkat çekici yönlerinden biri ise “söz”ün merkezi konumudur. Çünkü burada söz, yalnızca anlatmaz; aynı zamanda iyileştirir, taşır ve var eder. Dengbêjlik de tam bu noktada, unutmaya karşı bir direniş biçimi hâline gelir.
Sonuç olarak eser; acı, aşk ve hafıza üçgeninde şekillenen hem bireysel hem de toplumsal katmanları olan güçlü bir anlatı sunmakta; okuyucuyu yalnızca bir hikâyeye değil, aynı zamanda bir kültürel hafıza yolculuğuna davet etmektedir.
Ben Nurhayat Teke, başka bir söyleşide buluşmak üzere hoş kalın.
Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu
nurhayattt.teke26@gmail.com