İnsan zihnini en çok meşgul eden meselelerden biri, yokluk ve pedofili konuları olarak karşımıza çıkıyor. Bu konular; genelde toplum nezdinde ve insan zihninde inkâr edilmek, kabullenilmemek ya da dönüştürülüp ıslah edilmek istenilen, hassasiyet taşıyan ve sömürüye de açık alanlar olarak değerlendirilebilir. Toplumsal travmaların en derininde insan zihnine batan, acıtan ve kolay kolay nerede olduğu kestirilemeyen; belki uzun analizler sonucunda gün yüzüne çıkabilecek, ağırlığı bir o kadar da yıkıcı olan bu alanlarda insan kendini çoğunlukla çaresiz ya da suçlu da sayabiliyor.
Türkiye’de Adalet Bakanlığı resmî verilerine göre:
- 2023 yılı: 40.713 çocuk istismarı davası açılmış.
- 2022 yılı: 31.830 çocuk vakası kaydedilmiş.
- 2014-2017 yılları arasında: 59.824 dava görülmüş.
- 2007 yılında vakalar 3.700 civarındayken, 2017 yılında 16.000 civarında bir rakama ulaşıyor.
- 2014 yılından sonra açılan dava ve yaşanan vakaların belirgin bir şekilde arttığı gözlemleniyor.
Kaynaklar: Stockholm Center for Freedom, Duvar English, Hürriyet Daily News, Zaman Australia, Anadolu Ajansı vb.
Yine Anadolu Ajansının verilerine göre, her yıl 180 bin çocuk suça karışıyor. Kapitalist sistemin insanlık doğasına aykırılığına başka dayanaklar gerekli mi diye düşünüyorum. Ya uzun saatler sadece hayatta kalmak adına sömürgeci düzenlere biat edip var olacağız ki —o platformun da aşırı yüklü, dar bir zemin olduğunu, kaygan, rekabetçi ve imkânsıza yakın bir hâlde olduğunu düşünürsek— gençlerin kısa yollar icat etmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğinden kaçamayız. Sistemin dayatılması ve tolere edilmemesi de ayrıca bu kırılmayı derinleştiriyor. Cinsel konuların tabu, yasaklı ve maddi külfetli oluşu gibi etmenleri de hesaba katarsak, cinsel merakın ve açlığın tecavüz ve pedofili gibi sapkın yollara çıkması kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Toplum tahlilinin özeti; bozuk düzeni doğru tartmak için biraz çıplak bir bakış ve bilim gereklidir. Ama bu bakış, mutlaka objektif olmalıdır.
Peki, her zaman gaspçı, zorba ve kapitalist acımasız dünyalar hep kötücül sonuçlar mı yaratır? Hâlâ bazı noktalarda kısa yolları icat etmeyen insanların hatırına, Karga Yumurtası filminden söz etmek istiyorum. Paranın insan yaşamında kendi hakikatine sızamadığı, paranın giremediği yerleri ve iki kardeşin hayata sadakatini ele almak istiyorum.
Benzer konuları genelde Abbas Kiarostami’nin insan hikâyelerinde izleriz; bu da öyle bir yapım. Sistemlere kısa devre yaptıran şey genelde bir çocuk bakışıdır. Fakat bu sefer hikâye Hindistan’dan geliyor. Yönetmenliğini M. Manikandan’ın yaptığı bu film, iki yoksul kardeşin sadece yeni açılan bir pizzacı dükkânından iki dilim pizza yiyebilmek için verdiği mücadeleyi konu alıyor. Hayatlarını karga yumurtası toplayarak kazanan bu çocuklar, uzun yolu tercih ederken; sadece içlerinden geldiği gibi ve suçun ağırlığına kapılmadan da hayallerini gerçekleştirebileceklerini gösteriyorlar. Yokluk manzaraları barındıran filmde, yoksulluğun genelde yadırganmayan bir akışı var. Toplumun tüm çarpıklığını, dünyanın eğri çizgisini; Hindistan’ın banliyölerindeki yorgun yetişkinleri ve yalın ayak Hintli çocukları sinematografik bir akışla tümden görebilirsiniz. Küçük hanelere sıkışmış insanlar; banyosuz, tuvaletsiz ve ağır kokulu bir yoksulluğu paylaşıyorlar. Orada yadırganan tek şey, yoksul bir mahalleye ünlü birinin pizzacı dükkânı açmasıdır.
Filmde iki kardeşin orta sınıftan çocuklarla konuştuğu sahne, sınıf ayrımını çok net resimliyor. Demir parmaklıklar, daha tepede duran park ve aşağıda iki kardeş… Hatta çöpten pizza dilimi verirler ama çocuklar bunu kabul etmez. Kamera çoğunlukla çocukların hareketlerini takip eder; bu da onların enerjisini ve hayata bağlılığını vurgular. Yoksul mahallelerin canlı renklerle işlenmesi, çocukların umut dolu bakışını destekler. Filmde aynı zamanda yeşil alan tahribatı ve gözle görülür çarpık betonlaşma dikkat çeker. Çocukların dünyasında ise ağaç, karga yumurtası yiyebilmek anlamına gelmektedir. Mesele, dolaylı yollardan McDonald’s kültürü dayatmasına da mesajlar iletebilmesidir. Çocukların o dar dünyasında yeni bir şey olan pizza, onlar için büyük bir hevestir; annelerinin yaptıklarını bile beğenmezler. Filmin devamında çocuklar kömür satarak istedikleri pizzaya kavuşurlar ancak yerken o kadar da mutlu değildirdirler; aslında pek de beğenmemişlerdir.
Kefernahum
- Yönetmen: Nadine Labaki
- Yapım: Lübnan–Fransa ortak yapımı (2018)
- Ödüller: Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü, Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu, Gençlik Jürisi Ödülü
- Konu: Film, 12 yaşındaki Zain’in anne-babasını “beni dünyaya getirdikleri için” dava etmesiyle başlar. Bu dava üzerinden çocuk işçiliği, mültecilik, yoksulluk ve çocuk istismarı gibi sosyal sorunlar işlenir.
- Çocuk İstismarı ve İhmali: Film, çocukların fiziksel ve psikolojik olarak ihmal edilmesini gözler önüne seriyor. Zain’in hikâyesi, çocuk haklarının sistematik olarak görmezden gelindiğini vurguluyor.
- Mültecilik ve Yoksulluk: Zain’in karşılaştığı zorluklar, mülteci çocukların savaş ve yoksullukla boğuşan hayatlarını temsil ediyor. Film, bu çocukların görünmezliğini kırmayı amaçlıyor.
- Toplumsal Eleştiri: Nadine Labaki, sosyal gerçekçi bir üslupla devletin, ailelerin ve toplumun sorumluluklarını sorguluyor. Film, bireysel dramı evrensel bir soruna dönüştürüyor.
Sinematografik Okuma
- Görsel Dil: Kamera çoğunlukla Zain’in göz hizasında kullanılıyor. Bu, izleyiciyi çocuğun dünyasına sokarak onun bakış açısını deneyimlememizi sağlıyor. Buna aynı zamanda “kurbağa bakışı” da denir. Çocuğun dünyayı okuması ile yetişkinin dünyayı okumasındaki fark bu şekilde ortaya çıkıyor.
- Renk Paleti: Filmde kullanılan soluk ve gri tonlar, Beyrut’un yoksul mahallelerinin kasvetini yansıtıyor. Bu görsel atmosfer, karakterlerin çaresizliğini pekiştiriyor.
- Mekân Kullanımı: Dar sokaklar, kalabalık pazarlar ve bakımsız evler, karakterlerin sıkışmışlığını ve çıkışsızlığını simgeliyor.
- Sembolizm: Zain’in küçük kardeşine duyduğu sevgi, filmde bir umut ışığı olarak işleniyor. Çocuğun mahkemede anne-babasını dava etmesi ise bireysel bir başkaldırıdan öte, sisteme yöneltilmiş bir eleştiridir.
Kefernahum’daki karakterler gerçekten fazlasıyla eğitimsiz, bağnaz ve kendi yoksulluk döngülerine hapsolmuş bir çevrenin temsilcileridir. Bu durum, Zain’in çaresizliğini daha da derinleştiriyor; çünkü çocuk hem aile içinde hem de toplumda duyarsızlıkla karşılaşıyor. Zain’in açtığı dava aslında yalnızca ailesine değil, tüm topluma yöneltilmiş bir suçlamadır. Film, bireysel bir hikâyeyi evrensel bir eleştiriye dönüştürüyor.
Topluma Yöneltilen Mesajlar
- Aile: Çocuğun en yakın çevresi olmasına rağmen duyarsızlık ve cehaletle hareket ediyor. Zain’in anne-babası mesajı almıyor gibi görünse de bu durum filmin eleştirisini daha da keskinleştiriyor: Sorun yalnızca bireysel değil, sistematiktir.
- Toplum: Film, yoksulluk ve mültecilik içinde yaşayan çocukların görünmezliğini kırmaya çalışıyor. Zain’in davası, “Beni dünyaya getirdiniz ama bana yaşam hakkı vermediniz,” diyerek tüm topluma hesap sorma çağrısıdır.
- Devlet ve Sistem: Mahkeme sahnesi, devletin ve kurumların sorumluluğunu hatırlatıyor. Çocuğun sesi, aslında tüm çocukların sesi olarak yükseliyor.
- Mahkeme Sahnesi: Çocuğun küçücük bedeniyle devasa mahkeme salonunda durması, bireyin sistem karşısındaki yalnızlığını simgeliyor.
- Sessizlik ve Duyarsızlık: Ailenin mesajı almaması, toplumun da durumu görmezden gelmesini yansıtıyor. Bu görsel ve dramatik tercih, seyirciyi rahatsız ederek düşünmeye zorluyor.
- Evrensel Çığlık: Zain’in dava açması, sadece Lübnan’daki değil, dünyanın her yerindeki çocukların hak arayışını temsil ediyor.
Günter Grass’ın romanından uyarlanan Teneke Trampet filminde de çocuk, savaş ve suçluluk duyguları ön plandadır. Filmin bir yerinde yine pedofili ve erken yaşta, babası yaşındaki birinden hamile kalan bir genç kız vardır. Filmde çocuk karakterin yetişkinlerle kurduğu ilişkiler, özellikle cinsellik ve hamilelik üzerinden tartışmalı sahneler içerir. Bu sahneler, toplumun ahlaki çöküşünü ve savaş öncesi dönemdeki değerler karmaşasını simgesel biçimde yansıtır.
Sıfır Yılı (Germania Anno Zero, 1948)
Roberto Rossellini’nin Almanya Sıfır Yılı filmi, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının en güçlü örneklerinden biridir. II. Dünya Savaşı sonrası Berlin’in yıkıntıları arasında geçen hikâye, 12 yaşındaki Edmund’un gözünden savaşın toplumsal ve ruhsal yıkımını anlatır.
- Yönetmen: Roberto Rossellini
- Yapım Yılı: 1948
- Akım: İtalyan Yeni Gerçekçilik
- Konu: Berlin’in harabelerinde hayatta kalmaya çalışan Edmund’un trajedisi, savaşın çocuklar üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne serer.
- Özellik: Amatör oyuncular, doğal mekânlar, belgesel estetiği.
Sinematografi ve Psikanaliz
- Gerçek Mekân Kullanımı: Berlin’in yıkılmış binaları, savaşın çıplak gerçekliğini bir dekor değil, doğrudan bir karakter gibi sunar.
- Belgesel Estetiği: Kamera, olayı dramatize etmek yerine gözlemci bir tavırla yıkıntıları ve insanların çaresizliğini aktarır.
- Masumiyetin Ölümü: Edmund, faşist ideolojiyle büyütülmüş bir çocuk olarak savaş sonrası dünyada ahlaki bir yön bulamaz.
- Baba Figürü ve Otorite: Çöküş yaşayan ailesi ve çevresi, çocuğun bilinçaltında bir otorite boşluğu yaratır. Bu boşluk onu trajik bir sona sürükler.
- Suçluluk ve Çaresizlik: Babasını öldürmesiyle birlikte dayanılmaz bir suçluluk duygusuna kapılan Edmund’un yaşadığı içsel çatışma, Freud’un suçluluk ve ölüm dürtüsü kavramlarıyla okunabilir.
Sıfır Yılı, yalnızca bir savaş sonrası dramı değil; aynı zamanda insanlığın ahlaki çöküşünü, bir çocuğun gözünden psikanalitik bir derinlikle anlatan bir başyapıttır.
Film Karşılaştırma Tablosu
| Film | Temel Rahatsız Edici Ögeler | Sinematografik Özellik | Psikanalitik / Toplumsal Okuma |
|---|---|---|---|
| Kefernahum (2018) | Çocuk istismarı, yoksulluk, aile içi şiddet, kimliksiz büyüme | Belgesel estetiğine yakın, doğal mekânlar, gerçekçi oyunculuk | Çocuğun erken yaşta yetişkinleşmesi, toplumun çocukları koruyamaması, sistemin çöküşü |
| Karga Yumurtası (2014) | Yoksulluk, sınıf ayrımı, çocukların hayallerinin kırılması, aşağılanma | Minimalist anlatım, doğal mekânlar, çocuk bakışı | Masumiyetin kaybı, sınıfsal eşitsizliklerin çocuk ruhunda yarattığı travma |
| Teneke Trampet (1979) | Büyümeyi reddeden çocuk, grotesk imgeler, cinsel ve ahlaki rahatsızlıklar, Nazi Almanya’sı | Grotesk semboller, güçlü metaforlar, stilize anlatım | Kimlik kaybı, otoriteye başkaldırı, toplumun politik yozlaşması |
| Sıfır Yılı (1948) | Çocuğun suçluluk duygusu, baba figürünün çöküşü, intihar | Berlin’in harabeleri, belgesel estetiği, doğal ışık | Masumiyetin ölümü, Freud’un ölüm dürtüsü, savaş sonrası kolektif travma |
Şimdi, Karga Yumurtası filminde zihnimize batan şey akran acımasızlığı gibi görünmektedir. Kefernahum ise çok daha acımasız ve her tarafıyla zihni acıtan, zaten hâlihazırda trajik bir dünyayı gözler önüne serer. Teneke Trampet; savaşın ortasında büyümeyen, konuşmayan bir çocuğun gördükleri ve tanık oldukları ile izleyenin zihnine çakıl taşı olacak niteliktedir. Sıfır Yılı ise Edmund’un —bir çocuğun dünyaya verdiği o erişkin yanıtın— zihinde bıraktığı derin izdir.
Ancak Jeffrey Epstein olayı bir film değildi; o, gerçek dünyada zihinlerde açılmış derin bir yara izidir. Politik bir köşeye sıkıştırma ya da sadece farklı deneyler yapma adına insanlıkta bu yarayı açtılar. Umarım bir daha tekrarı olmaz.