Detaylı kara kalem çiziminde, koyu renk gömlek giymiş ve kolları kavuşturulmuş bir erkek figürü, sonsuz gibi görünen ve tavana kadar uzanan antika kitap raflarının önünde duruyor. Arka plandaki kütüphane, çizimin sağ tarafına doğru yatay olarak genişletilmiş ve yumuşak bir şekilde detaylandırılmış. Figürün yüz ifadesi ve duruşu orijinal fotoğraftakiyle aynı; arka plandaki aplik lambalar da çizimde mevcut. Çizim, dokulu kağıt üzerine yapılmış yüksek kaliteli bir grafik çalışma izlenimi veriyor.

Nurhayat Teke ile Söyleşi/ Yorum

Okuma Süresi: 10

Engin KÜKRER ile Söyleşi

Edebiyat bazen bir kulübedir… Dışarıdan bakıldığında küçük, sıradan, hatta yıkılmaya yüz tutmuş gibi görünür. Ama içine girdiğinizde; insan ruhunun en karanlık köşeleriyle, en kırılgan anlarıyla ve en derin çığlıklarıyla karşılaşırsınız.

Bugün konuşacağımız “Kulübedekiler”, tam da böyle bir kitap. Her öyküde farklı bir hayatın içine girerken, aslında tek bir ortak duygunun etrafında dolaşıyoruz: sıkışmışlık, yabancılaşma ve görünmeyen acılar. Karakterler yalnızca kendi hikâyelerini anlatmıyor; aynı zamanda toplumun bastırdığı, görmezden geldiği gerçekleri de açığa çıkarıyor.

Bu kitap, okuru rahatlatmak için değil; sarsmak, düşündürmek ve yüzleştirmek için yazılmış. Şimdi gelin, bu çarpıcı dünyanın kapısını birlikte aralayalım ve yazarımızla derin bir yolculuğa çıkalım.

“Kulübedekiler” de yer alan öykülerde güçlü bir iç sıkışmışlık ve varoluşsal gerilim hissediliyor. Bu temayı özellikle mi merkeze aldınız?

Söyleşilerde ve incelemelerde karakterlerimin güçlü bir sıkışmışlık ve kimlik arayışı içinde olduğu sık sık dile getiriliyor. Bunu özellikle yapmıyorum. Beni acıtan, huzurumu kaçıran, üzerinden kolayca atlayamadığım meseleleri yazıyorum. Dolayısıyla o ruh hâli de kendiliğinden satırlara sızıyor. Sanırım kafamın içinde bir yerde -öykü fikirlerimi topladığım kulübemde-  bol bol sıkışmışlık ve varoluşsal gerilim depolanmış. Kurmacanın temelinde de çatışma olduğu için bunun doğal bir durum olduğunu düşünüyorum.

“Beyaz Güvercin” öyküsünde direniş, ihanet ve vicdan temaları çok çarpıcı şekilde işleniyor. Bu öykünün çıkış noktası neydi?

 “Haksızlığı haklı çıkarmaz, onlara karşı savaşanların yenik düşmesi. Çünkü yenilgimiz bizlerin, alçaklıkla savaşanların, sayıca azlığımızı kanıtlar yalnızca ve sessiz kalanlardan tek beklediğimiz, utanç duymalarıdır.”

Öykünün çıkış noktası, yukarıda paylaştığım ve öykünün başına koyduğum Bertolt Brecht epigrafıdır. Bugün Ukrayna’da, İran’da, Filistin’de, Suriye’de, Somali’de masum insanların kanı dökülmeye devam ediyor. Dünyanın büyük bölümü ise bu dökülen kanın karşısında gözlerini kapatmayı, kulaklarını tıkamayı seçiyor. Beyaz Güvercin, işgal altındaki bir ülkede “güvercin ruhlu” bir direnişçinin içsel ve dışsal baskılara boyun eğmeyi reddederek kafesinden çıkışını anlatıyor. Karakterlerimi adlandırırken Millî Mücadele’nin şehit düşmüş kadın ve erkek kahramanlarının adlarını ödünç aldım: Yahya Kaptan, Köprülü Hamdi, Şahin Bey, Şerife Bacı… Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde emperyalizme karşı kazanılmış bir mücadelenin isimlerinin, aynı ruhu taşıyan bir öyküde yeniden solumaları benim için çok kıymetliydi.

“Çiçeklerin Aradığı Adam “da gerçek ile hayal arasında gidip gelen, yer yer grotesk bir atmosfer var. Bu öyküyü yazarken nasıl bir ruh hâlindeydiniz?

Cortázar’ın çok sevdiğim “Ele Geçirilen Ev” adlı bir öyküsü var. Ailelerinden miras kalan büyük bir evde yaşayan iki kardeşin günlük hayatlarını anlatıyor. Kardeşlerin yaşamları rutin bir çizgide ilerlerken bilmediğimiz bir güç, evin odalarını yavaş yavaş ele geçirmeye başlıyor. En sonunda iki kardeş çareyi dış kapıyı kilitleyip evden kaçmakta buluyor. Bu öykünün tekinsiz atmosferinden çok etkilendim. Dedim ki, bir evin odaları azalabiliyorsa bu mantık tersten de işletilebilir. Böylece evin odalarının gitgide arttığı yaratıcı bir kurgu aklıma geldi. Ayrıca o dönemde, sizin de belirttiğiniz gibi, çiçekler üzerine grotesk yapıda bir öykü fikrim vardı. Bu iki fikri birleştirince ortaya “Çiçeklerin Aradığı Adam” çıktı. Gündelik hayatta insanın illa bir sınırı oluyor; yazarken tek sınırınız ise hayal gücünüzün ulaşabildiği yer. Bu öyküyü yazarken kendimi tamamen o gücün akışına bıraktım. Noktayı koyduğumda içimden “Ne tuhaf bir şey yazdın, şimdi deli olduğunu anlayacaklar” dedim. Neyse ki öyküyü okurlar çok sevdi de içimdeki çılgın bir kez daha kendini gizlemeyi başardı.

Kitaptaki pek çok öyküde mekân neredeyse yaşayan bir varlık gibi. Özellikle kulübe metaforu sizin için ne ifade ediyor?

Evet, söylediğiniz gibi “Çiçeklerin Aradığı Adam”, “Tahterevalli” ve “Kulübedekiler” gibi bazı öykülerimde mekân yaşayan bir varlık gibi karşımıza çıkıyor. Bu bilinçli bir seçim; söz konusu mekânların her biri bir değeri ya da olguyu temsil ediyor. Ben öykülerimde metaforların güçlü ve derin olmasına önem veriyorum. Kitaba adını veren “Kulübedekiler”, bu bakımdan katmanlı bir öykü. Öykü metaforlarından arındırıldığında, büyülü gerçekçi bir düzlemde, kendilerine baskı kuran ihtiyar kulübeden kaçmayı düşünen iki âşığın hikâyesi olarak da okunabilir. “Bener” ve “Arzu” karakterleri odağa alınarak Freudyen bir çözümlemeye de açık olduğunu düşünüyorum. Ya da epigraftaki Oğuz Atay göndermesini ve “Demiryolu Hikâyecileri”yle kurduğu ilişkiyi takip ederek karakterlerin ve nesnelerin simgesel karşılıkları üzerine düşünülebilir. İşin bu kısmı okura ait: benim kurmacada inşa ettiğim kulübeyi, kendi hayal coğrafyasında dilediği yere kurabilir. Bir metin yayımlandığı andan itibaren artık yazarın değil, okurlarının malıdır.

“Kulübedekiler” öyküsünde dil oldukça sembolik ve katmanlı. Okurun metni çözmesini mi istediniz yoksa sezmesini mi?

İkisini karşı karşıya koymuyorum; sanırım metin ikisine de yer açacak kadar geniş olmalı. Yazarken sezgisi güçlü okuru düşünüyorum: simgeyi adlandırmasa bile huzursuzluğun nereden geldiğini hisseden okuru. Ama bulmaca çözer gibi ilerlemekten hoşlanan, epigrafın peşine düşen, bir nesnenin öyküde neden tam o anda belirdiğini soran okurun daha fazla keyif alacağını da bana gelen dönüşlerden biliyorum. Yani sezerek okuyan öyküyü kaçırmaz; çözerek okuyan bir kat fazlasını alır. Hangi kapıdan girileceğine ben karar veremem, o kapıların hepsini açık bırakmaya çalışıyorum.

Karakterleriniz çoğunlukla yalnız, kırılgan ve sistemin dışında kalmış kişiler. Bu bir tercih mi yoksa kendiliğinden oluşan bir yönelim mi?

Öykülerimi kaleme alırken genelde bende iz bırakan, huzurumu kaçıran ve canımı acıtan konuları tercih ediyorum. Böyle olunca da çoğunlukla yalnız, kırılgan, sistemin dışında kalan, zulme ve haksızlığa uğrayan dezavantajlı gruplar karakter dünyamın başrolünde yer alıyor. Çevremde gördüğüm adaletsizliklerden ve trajik olaylardan elbette etkileniyorum. Mesela “Beyaz Işıklı Ada” yı gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazdım. İşin aslına bakarsanız öyküdeki çıkış noktam da Akyarlar Koyu’na cansız bedeni vuran mülteci Aylan bebek ve ailesinin yaşadıklarıdır. Hepimizin kalbine saplanan o trajik görüntüleri televizyonda izlerken çok etkilenmiştim. Hatta o dönemde Aylan bebek hakkında iki şiir kaleme aldım. Daha sonra ajitasyon yapmadan, siyasi söylemlerden uzak durarak, Aylan’ın adını geçirmeden mültecilerin Suriye’den başlayıp Ege adalarına uzanan umut yolculuklarını yazmaya karar verdim. Başta Aylan’ın ailesi olmak üzere mültecilerin gerçek yaşam öykülerini araştırdım. Sonunda da bu öykü ortaya çıktı.

 “Orfeus Şarkısı”nı da benzer bir dürtüyle, bu kez mitolojiyi işin içine katarak, savaşı bir çocuğun gözünden anlatmak için yazdım. Kısacası sistemin dışına itilenler benim öykülerimde neredeyse kendiliğinden yer buluyor.

Öykülerde zaman zaman distopik bir hava hissediliyor. Bu, günümüz dünyasına bir gönderme mi?

Sezen Aksu’nun bir şarkısında geçen çok beğendiğim bir söz var: “Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir.”  Sanırım acıdan geçmeyen öyküler de biraz eksik kalıyor.  

Distopyayı bilerek bir “gelecek” oyunu olarak kullanmıyorum aslında. Bugünün haberlerini birebir yazsam okur, “bunu zaten biliyorum” deyip geçebilir; oysa aynı şiddeti bir adım öteye taşıyıp tanıdıklığını bozduğumda, okur ona ilk kez görüyormuş gibi bakıyor. Yani benim distopik öykülerim gelecek tahmini değil, bugüne tutulmuş biraz eğri bir ayna. Zaten öykülerdeki o karanlık hava, uydurduğum bir dekor değil; büyük bölümü dışarıdan, olduğu gibi içeri sızıyor. 

Dilinizde yer yer şiirsellik, yer yer sert ve sarsıcı bir anlatım var. Bu geçişleri nasıl kuruyorsunuz?

Çocukluğumdan beri şiir yazarım. Yarışmalar sayesinde öykücü olarak tanınıyorum ama şiir benim evim; öyküye oradan gelip gidiyorum. Serde şairlik olunca metinlerde ister istemez şiirsel bir dil hâkim oluyor. Ancak bunu yaparken öykünün meselesini ve kurgusunu da dikkate alıyorum. Geçişi ölçü belirliyor diyebilirim. Şiirsel dil benim en keskin aletim, ama keskin alet uzun süre elde tutulmaz. Onu genellikle öykünün kırılma anlarına saklıyorum: bir kaybın, bir kararın, bir sessizliğin tam üstüne. Bu tarz metinler yazdığımda ise o dilin fazla uzamamasına ve ajitasyona kaçmamasına özen gösteriyorum. 

Okuru rahatsız eden sahneler ve duygular metinde bilinçli olarak mı yer alıyor?

Bilinçli bir tercih, evet. Kötülük karşısında insanı eyleme geçirmenin yolu önce vicdana seslenmekten geçiyor; edebiyatın elimize verdiği en güçlü araç da bu. Bu yüzden karakterlerime karşı sert davranırım. Kurmacada onları koruyup kollasam, gerçek hayatın insafsızlığını okura nasıl duyurabilirim?

Ama bir sınırım var: sarsmak istiyorum, kandırmak değil. Acıyı okurdan gözyaşı koparmak için büyütmek, en sevmediğim şey. Sahne doğallığını yitirmediği ölçüde daha da dramatik yazmaktan çekinmem; doğallığını yitirdiği anda ise en sevdiğim cümleyi silerim.

Bu kitap sizin için bir başlangıç mı, yoksa bir hesaplaşma mı?

Yazdığım öyküleri bir hesaplaşmadan çok bir iç döküm ya da arınma biçimi olarak görüyorum. İlk kitabım “Babamın Kalbini Kim Çaldı?” benim için bir başlangıçtı. Kulübedekiler öykü kitabım daha çok edebiyat yolculuğuna çıkmış bir yazarın ikinci durağı olarak değerlendirilebilir. Umarım bu kitap son durağım olmaz. Çünkü ceplerimde kitaplaşmasını istediğim daha nice yazı, şiir, öykü var. Hepsinin okurlarımla buluşması için sabırsızlanıyorum.

Son olarak bu güzel söyleşi için değerli yazar ve editör Nurhayat Teke’ye yürekten teşekkürlerimi sunuyorum. 

YORUM

“Kulübedekiler”, yalnızca bir öykü kitabı değil; aynı zamanda insanın kendi iç karanlığıyla yüzleşme metni. Her öykü, farklı bir kapı açıyor ama hepsi aynı yere çıkıyor: insanın içindeki kırılgan, korkmuş ve çoğu zaman yalnız kalan tarafına.

“Beyaz Güvercin” de direnişin romantizmi ile gerçekliğin sert yüzü çarpışırken; “Çiçeklerin Aradığı Adam” da bireyin yavaş yavaş gerçeklikten kopuşuna tanıklık ediyoruz. Bu öyküler, sadece anlatmıyor—okuru içine çekiyor, hatta yer yer rahatsız ederek düşünmeye zorluyor.

Kitabın en güçlü yönlerinden biri, mekânın bir karakter gibi kullanılması. Özellikle “Kulübe”, yalnızca fiziksel bir alan değil; aynı zamanda bireyin sıkıştığı, kaçamadığı, bazen de sığındığı bir iç dünya metaforu olarak karşımıza çıkıyor.

Dil ise başlı başına bir atmosfer kuruyor. Şiirselliğin sert gerçeklikle iç içe geçtiği anlatım, okuru sürekli tetikte tutuyor. Bu da metni sıradan bir okuma deneyiminden çıkarıp daha derin, daha etkileyici bir hâle getiriyor.

Sonuç olarak “Kulübedekiler”, hızlıca okunup kenara bırakılacak bir kitap değil. Okurun zihninde iz bırakan, tekrar tekrar düşünmeye sevk eden, hatta bazı sorularla baş başa bırakan bir eser.

Biz bugün bu kulübenin kapısını araladık. İçeridekileri biraz olsun anlamaya, hissetmeye çalıştık. Ama belli ki o kapı, her okunduğunda yeniden açılacak ve her seferinde başka bir yüz, başka bir duygu ile karşılaşacağız.

Ben Nurhayat Teke, bir başka söyleşide yeniden buluşmak dileğiyle…

Edebiyatla kalın, düşünceyle kalın.

Yazarın Dünyasından

Gözlüklü, kır saçlı ve sakallı bir erkeğin duvardaki soyut motifler önünde yukarıya doğru baktığı kara kalem portre çizimi

Nurhayat Teke ile Söyleşi / Yorum

İlkay COŞKUN’un Havamız Olsun adlı eseri, hava, su ve mevsimler gibi doğa unsurlarını yalnızca fiziksel birer gerçeklik olarak değil; insanın iç dünyasını, ahlaki duruşunu ve varoluşsal arayışını anlamlandıran çok katmanlı metaforlar olarak ele alıyor.
Rıfat Mertoğlu - Kara Kalem Portre

Nurhayat Teke ile Söyleşi/ Yorum

Rıfat MERTOĞLU’nun hafıza, acı, sürgün ve dengbêjlik geleneği ekseninde şekillenen romanı Dengbêjin Dönüşü, Nurhayat Teke’nin kaleminden derinlemesine bir söyleşi ve incelemeyle ele alınıyor. Eserdeki bireysel ve toplumsal katmanların, modern insanın yabancılaşmasının ve “söz”ün iyileştirici gücünün masaya yatırıldığı bu çalışma, okuyucuyu hem hüzünlü hem de direniş dolu bir kültürel hafıza yolculuğuna davet ediyor.