Yatay Düzenlenmiş Mitolojik ve Doğa Temalı Panoramik İllüstrasyon

Karanlığın İlk Sesi: Anlatının Doğuşu Üzerine

Okuma Süresi: 8

Anlatının Evrensel Öyküsüne Dair

Önce ses yoktu. Sonra bir şeyler kırıldı ve o kırılma sesin kendisi oldu. Sümer tabletlerinin en eski katmanlarına inildiğinde bulunan şey saf bir yaratılış coşkusu değil, bir yaratılışın anlatılma zorunluluğudur: Tiamat’ın gövdesi ikiye ayrılıp gökle yer arasına gerilmeden önce, orada sadece tuzlu suların birbirine karıştığı, adı konmamış, akışkan bir kargaşa vardır. Marduk’un kılıcı bu kargaşayı fiziksel bir biçime sokar, ama asıl mucize kılıçta değil, o biçimin ardında yükselen anlatıda saklıdır. İnsan, felaketi yaşadığı andan önce değil, onu bir sıraya dizdiği, ona bir ad taktığı andan itibaren insan olur.

Bu yüzden mitin kökeninde bir huzur değil, ağır bir borç vardır: hayatta kalanın, ölmüş olana ya da yıkılmış olana karşı taşıdığı anlatma borcu. Gılgamış’ın Uruk surlarına dönüşü de tam bu trajik idrakle okunmalıdır. Uruk Kralı, ölümsüzlüğün sırrını bulamadan, elleri boş bir şekilde o koca şehre geri döner; ama elinde kalandan öte, surların taşları ve o taşların arkasındaki sarsıcı hikâye vardır. Arkeolojik ve filolojik verilerin işaret ettiği Sümer edebi geleneği, yazının önce ekonomik bir muhasebe aracı olarak doğduğunu, ardından nasıl devasa bir anlatı otoritesine evrildiğini gösterir.

Ancak bu dönüşüm tesadüfi değildir: kilden tablet, sözün kaybolma korkusuna karşı icat edilmiş zırhların en kadimidir. Anlatıcı önce kendi kendine söyler; sonra onu taşa ve kil tabletlere kazır, çünkü ses tekrar edilmezse ölür, fakat taş beklemeyi bilir. Sümer’in bu metinlere yüklediği sırların bilgisi ve Akatçadaki karşılığı olan kutsal hikmet kavramları, yazının doğuşunun bir aydınlanma sevinci değil, aksine kaybedileni bir daha kaybetmemek için örülen ontolojik bir yas tutma biçimi olduğunu fısıldar. En eski efsanelerin yüzyıllar sonra Eski Babil döneminde tek bir kahramanlık epicinde derlenmesi, dağınık olan kaosu zapt etme çabasından başka bir şey değildir.

Avesta’ya döndüğümüzde karşımıza farklı bir mimari çıkar. Ahura Mazda ile Angra Mainyu arasındaki ezeli karşıtlık, sadece ahlaki bir inanç sistemi değil, metin kurmanın temel bir teknik stratejisidir. İyi ile kötünün baştan ikiye ayrılması, sonradan gelecek her edebi çatışmaya kusursuz bir zemin hazırlar; kahramanın kimin tarafında durduğu, hikâyenin daha ilk cümlesinden ilan edilir. Edebiyat mirasının bin yıllar sonra devralacağı taraf olan protagonist ve antagonist ekseni, bu kadim düalizmin iskeletinden başka bir şey değildir.

Zerdüştçülüğün ısrarla vurguladığı gibi, kötü kozmosun bir arıza veya geçici bir kusuru değil, evrenin kurucu asli unsurlarından biridir. Bu durum anlatıcıya tuhaf bir özgürlük tanır: çatışmayı icat etmesine gerek yoktur, çünkü çatışma zaten varlığın dokusuna işlenmiştir. Onun tek ve yorucu görevi, bu ezeli gerilimi bir zamana, bir mekâna ve bir isme hapsetmektir. Belki de bu yüzden düalist kozmogonilerden beslenen edebiyatlar, ahlaki gri alanlardan çok keskin bir ahlaki netlikle beslenir; kahraman asla kaybolmaz, sadece hangi tarafa ait olduğunu geçici olarak unutabilir. Dünyanın nihai arınması ve hakikatin tecellisi fikri, her öykünün sonunda bir hesaplaşmaya varacağı vaadini taşıdığı için anlatıyı ileriye doğru iter.

Mezopotamya’nın Tiamat’la kurduğu kozmik mücadele de bu hattın üzerindedir. Gılgamış’ın zahirde uzak dağlara yaptığı coğrafi sefer ile batında kendi narsistik egosuyla ve öteki benliğiyle verdiği içsel savaş, insanın kendi içindeki o karanlık, kaotik unsurla yaptığı barışma hamlesidir. O öteki benlik, insanın içindeki vahşi yönün ta kendisidir; onunla kurulan ilişki, insanın vahşi doğasından kopup olgun bir özneye dönüşmesinin, yani insanlaşmasının tek yoludur.

Tevrat’a ve Sami metin geleneğine geçildiğinde mesele bir kozmogoni üretmekten çıkar, sıkı bir kanon meselesine dönüşür. Arşiv her şeyi, hiçbir şeyi seçmeden, yığarak biriktirir; kanon ise seçer, dışlar, tekinsiz bulduğunu ayıklar ve geriye kalan seçimi kutsallaştırarak topluma sunar. Anlatı zinciri, kabilesel bir belleğin politik ve edebi bir mimariye dönüştürülmesidir; hangi travmanın hatırlanacağı, hangi sesin ebediyen susturulacağı üzerine kurulmuş otoriter bir karardır. Bu durum, anlatıcının hiçbir zaman masum bir tanık olmadığını yüzümüze vurur: seçtiği her parlak sahne, unutulmaya mahkûm ettiği bir başka sahnenin mezarı üzerine kuruludur.

Zebur ise başka bir cepheden, içeriden sızar: bireysel acının, birinci tekil şahsın o umarsız çığlığının, zamanla nasıl olup da bütün bir toplumun ortak diline dönüştüğünü gösterir. Mezmurlardaki ben ifadesi çoğunlukla tek bir insanın yorgun sesidir, ama okunduğu her yerde çoğalır, herkesin ağzında yeniden bireyselleşir. Bu, anlatıcılığın en eski ve en kusursuz hilesidir: acıyı öyle yakıcı, o kadar özel bir dille ifade etmek ki, o dil sonunda topluluğun ortak malı haline gelsin. Şiirin, dogmanın kaskatı katmanlarına sızması tam burada gerçekleşir; mezmur bir yasa değil, bir itiraftır; ancak o itirafın tekrar edilebilir ritmi, onu fark ettirmeden bir yasaya dönüştürür. Antik dünyanın okullarında dili öğrenmek için bu destanların kopyalanması da bu eğitimli tekrarın bir ürünüdür.

İlkel mitoloji üzerine yazılanlar, bu tekrar ve aktarım meselesine ritüelin o büyüleyici aynasından bakar. Ayin sırasında maske takan şaman, kendi yüzünü değil, atalarının, kabilenin koruyucu ruhlarının veya tanrıların yüzünü giyer; o an orada konuşan, etten kemikten o birey değil, kolektif hafızanın kendisidir. Anlatıcının yazarken yaptığı da bundan farklı değildir: o da bir maske takar, kendi mırıldandığı kısık sesiyle değil, tarihten ödünç aldığı kolektif bir sesle konuşur. Bu ödünç alma edimi bir sahtekârlık değil, aksine en saf aktarım biçimidir; topluluğun hafızasını, tek bir insanın geçici ömründen ve kırılgan bedeninden bağımsız kılma çabasıdır.

Her kültürün kahramanlık döngüsünü aynı kalıba hapsetmek kültürel farklılıkları silikleştirebiliyor olsa da maske fikri edebiyatın merkezinde durur: anlatıcı kendi trajik acısını anlatmak istediğinde bile, önce bir başkasının sesini, kadim bir mitin kalıntısını ödünç almak zorundadır. Belki de yazmanın en derin paradoksu budur: en mahrem, en kişisel şey, ancak başkasından ödünç alınmış bir dille söylenebilir.

İkonografi üzerine kurulan teorik çerçeve, bu ödünç alma işleminin sadece kelimelerde değil, imgede de gerçekleştiğini hatırlatır. Bir tanrı heykeli, bir freskteki donmuş jest, bir mühür baskısındaki kavga sahnesi; hepsi, sözün bittiği ve ulaştığı yerin ötesinde belleği taşımayı sürdürür. Mit, yalnızca kulaktan kulağa anlatılan uçucu bir şey değildir; aynı zamanda gözle görülen, dokunulan, taşa ve madene kazınan katı bir maddedir. Sözlü ve görsel bellek birbirinin rakibi değil, kusursuz birer yedeğidir; biri susturulduğunda diğeri devreye girer. Kadim tarihler, el yazmaları, çeşitli inanç metinleri ve masallar bu belleğin kılık değiştirerek nasıl yüzyıllar aştığının kanıtıdır.

Bütün bu katmanları üst üste koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şudur: anlatı, insanın evrendeki kaosla kurduğu ilk ve en stratejik pazarlıktır. Kaos bütünüyle teslim olmaz, ama bir sıraya, bir ölçüye girmeyi kabul eder; tanrı ölmez, ama bir isim alır; acı susmaz, ama kusursuz bir mısraya sığar.

Bugünün anlatıcısı, mitolojiden çok uzakta, cam kulelerde veya dijital ekranların ardında oturduğunu sanan; gerçek bir dava dosyasının, bir mahkeme tutanağının, krizlerin ya da sıradan bir cinayetin peşinden koşan modern anlatıcı, aslında hâlâ aynı kaotik malzemeyle didişmektedir. Sadece tanrı yerine tanık koyar, mit yerine soğuk haber koyar. Ama yaptığı işin özü bir milim bile değişmemiştir: dağınık olanı bir sıraya sokmak, adsız olana bir isim üflemek, unutulmaya terk edilenleri bir cümlenin görünmez surları içine hapsetmek.

Belki de bu yüzden antik kille yazılmış en eski tabletlerle günümüzün en taze gazete manşeti ya da dijital metni aynı karanlık dürtüden doğar. İkisi de karanlığın ilk sesini duymuş ve o sesin dehşetini susturmamak için elinden geleni yapmış birinin emeğidir. Fark, sesin kaynağında değil, onu sırtlayan bedenin kırılganlığındadır; antik tanrı ölümsüzdü, bugünün tanığı ise ölümlü ve savunmasızdır; bu yüzden bugünün anlatıcısı, geçmişin katiplerinden çok daha aceleci, çok daha telaşlı ve çok daha ağır bir borç ödemektedir.

Yazarın Dünyasından

Ağaç gövdeleriyle bütünleşmiş klasik portre yüzleri, kuşlar ve böcek figürlerinden oluşan sürrealist kolaj çalışması.

Soğuyan Ateş

Erinç BÜYÜKAŞIK, öyküsünde taşranın ikiyüzlü ahlak çemberinden kaçıp kentin arka sokaklarındaki bir sığınağa çırak düşen genç bir kadının gözünden, ataerkil düzenin “namus” adı altında kurduğu bozuk teraziyi görünür kılıyor.
Pastel Tonlarda Yatay Kolaj Bina Görseli

Ev Sahibi

Erinç BÜYÜKAŞIK’tan dışarıdan bakıldığında sürgüsü çekilmemiş gibi duran ama zamanla zihinlerde ve inançlarda demirlenen kapalı bir evin içinde, korkunun, suçluluğun ve sessizliğin sarıp sarmaladığı bir ailenin hikâyesi.