Bir süre önce Yakup Ömer Sarıca’nın felsefî ve edebî birikimine dönük beş-on kelâm etme cüretinde bulunmuştum. Bugün (9 Ağustos 2026) yayımladığı, “MEFLUÇ BEYGİRLER – Edebî Vasat, Eleştirinin Çoraklaşması ve Ölçünün Kaybı” başlıklı, bir dergide yayımlansa en az 10-15 sayfayı bulacak uzunlukta, mevcut sanat-edebiyat habitusunda pek ender rastlayabileceğimiz kırattaki yazısı, beni onun kolayca algılanamaz kültürel-sanatsal verimliliğine değinmeye bir kez daha kışkırttı.
Baştan şunlar: Aylık bir derginin başında olsam, onun andığım bu yazısını, kaplayacağı sayfa sayısını düşünmeksizin, her sayı yayımlardım. Bir yayınevim olsa, her yazısından derin etkileşimler edindiğim Yakup Ömer Sarıca’yla buluşmanın yolunu ne eder bulur, kendisinin kimbilir kaç kitap edecek nicelikte ve nitelikteki yazılarının toplamını beş kör kuruş talep etmeden yayımlardım.
Sarıca’nın bugünkü yazısının ağırlık merkezi: eleştiri ve eleştirmen. Bir edebiyat eserine nasıl yaklaşılmalı sorunsalının deşilmedik tek noktasını bırakmamış, bu genç arkadaşımız. Okuduktan sonra, onun yaşından beklenmeyecek birikimi karşısında şapka çıkarmak kaçınılmaz oluyor. Felsefe kavramı bir yanıyla “dünya görüşü” demekse, bu düzlemde kendisiyle bütün açılarıyla bağdaşık düşündüğümü söyleyemem. Bunu o da biliyor. Ama bu görece bağdaşmazlıklar, benim onun kültürel-sanatsal gücüne gözlerimi kapatmamı, ethos bakımından da şair-yazar kişilerin ve kümelerinin nicesinde kırıntısını göremediğim haktanır çığlıklarına kulaklarımı tıkamamı zorunlu kılmaz ki. Lâfı döndürmeyeyim hiç: Söz konusu olan bir edebiyat metni ise, beni şairin-yazarın ideolojik-politik renginden çok çok önce, metnin estetik-etik karakteristiği ilgilendirir. Sözgelimi: Kemal Özer ya da Halim Yazıcı toplumcu-gerçekçidir diye onların şiirsel sığasının darlığını, hattâ çokçası vasat-altı kaldığını söylemekten nasıl çekinmiyorsam; diyelim, dinsel-mistik duyarlıklı şairlerden Mehmet Ragıp Karcı’nın ya da Erdem Bayazıt’ın şiir coğrafyalarında dolaşırken ne sevinçler devşirdiğimi bildirmekten de, mahallem beni dilediğince linç edebilir, zinhar vazgeçmem. Sarıca’yla bizi buluşturan ortak payda “vicdan”dır kısacası. Şiiri de, denemeyi de, eleştiriyi de; ülkemizi de, dünyayı da vicdanımızın özgül ağırlığıyla, onun pusulasıyla anlamlandırmanın uğraşındayız.
Bunları böylece belirledikten sonra, Sarıca’nın bugünkü yazısının can damarını aktarmaya geliyorum. Diyor ki Sarıca:
Vasat, vasat olduğunu bilmez. Çünkü ona bunu gösterecek mekanizma çalışmıyordur. Yazar metnini yayımlar, beğeniler gelir, dostları paylaşır, birkaç platform metni yeniden dolaşıma sokar, belki bir dergi sayfası açılır; böylece metnin edebî değeri hakkında hiçbir ciddi sınamadan geçmemiş toplumsal bir kanaat meydana gelir. Görünürlük, yavaşça değerin yerine geçer. Eleştiri tam burada gerekliydi. “Dur,” demesi gerekiyordu. “Bu cümle güzel görünüyor ama düşünce taşımıyor.” “Bu imge ilk anda çarpıcı fakat metnin geri kalanında hiçbir karşılığı yok.” “Buradaki kapalılık derinlikten değil, ilişkinin kurulamamasından doğuyor.” “Şu kültürel gönderme çıkarıldığında metin hiçbir şey kaybetmiyor; demek ki organik değil.” “Burada yazar kendi sesini bulmuyor, sevdiği yazarların tortusuyla konuşuyor.” “Şu paragraf metnin en gösterişli yeri fakat aynı zamanda en zayıf yeri.” “Bu son cümle alıntılanabilir fakat metnin ulaştığı bir sonuç değil; baştan hazırlanmış bir final.” Eleştirinin suyu bunlardır. Yazarı incitmemek için bunları söylemeyen bir kültür, uzun vadede yazara iyilik yapmaz. Tam tersine onu kendi imkânlarının altında yaşamaya mahkûm eder. Çünkü insanın yazarlığını geliştiren yalnız takdir değildir; bazen kendisinin göremediği bir kusurun doğru yerden gösterilmesidir. Hâkiki eleştirmen metnin düşmanı değildir. Fakat dostu da değildir. Metne karşı sorumludur. Bu sorumluluk zaman zaman yazardan yana olmayı, zaman zaman okurdan yana olmayı, gerektiğinde ikisine de itiraz etmeyi gerektirir. Eleştirmenin sadakati kişiye değil ölçüyedir; fakat o ölçü de gökten indirilmiş değişmez kurallar toplamı değildir. Uzun okumaların, karşılaştırmaların, edebiyat tarihinin, estetiğin, dil bilgisinin, tür bilgisinin ve en önemlisi dikkat terbiyesinin içinden oluşur. Tam burada bugünkü çoraklığın daha derindeki sebebi görünür: Eleştiri yalnız cesaret kaybetmedi; çalışma ahlakını da kaybetti. Çünkü ciddi eleştiri pahalıdır. Zaman ister. Bir şiiri beş defa okumayı ister. Bir roman hakkında konuşmadan önce yazarın başka metinlerine bakmayı ister. Bir imgenin özgün olup olmadığını sezebilmek için yalnız bugünün metinlerini değil, geçmişin şiirini de bilmeyi ister. Bir anlatı tekniği hakkında hüküm verebilmek için roman tarihinden haberdar olmayı ister. Bir tasavvufî mazmunla karşılaşıldığında onu yalnız “mistik imge” diye adlandırmamak için geleneğin dilini bilmeyi ister. Bir felsefî göndermenin gerçekten düşünceye dâhil olup olmadığını anlayabilmek için gönderme yapılan düşünürü hiç değilse gerektiği kadar okumuş olmayı ister.
Sarıca; (yazısının tamamını sayfasından okumak isteyenler çıkacaksa göreceklerdir) edebiyat-şiir ortamlarımızı “Kerbelâ” eğretilemesiyle kodluyor ki, yerden göğe haklıdır.
Eleştirel kültür-terbiye yoksulluğumuzun ayyuka çıktığı, karşılıklı sırt kaşımaların revaçta olduğu, dolayısıyla nesnel eleştirmenliğe soyunmanın cesaret istediği bu sığlıklar curcunasında Yakup Ömer Sarıca’yı ısrarla, döne döne okumalı. Ondan öğrendiklerimi saymakla bitiremem. Debelenip durduğumuz şu “paçozluklar çağı”nda, üstüne titrememiz gereken, zenginliği derin düşünce-duyarlık değerlerinden gelen bir mineraller yatağıdır Sarıca, desem hiç de abartı olmaz.