Yılmaz günlerdir tuhaf bir şeyin içindeydi. Gün içinde rüyada gibi, rüyasındaysa uyanıktı. Bu hâlde gerçeğin birkaç perdesine birden sahip olmaya başladı. Şu an yattığı odada gün ışığına bakarken kulağına gelen şehir sesleri, birkaç gün önceki gerçeğinin ötesindeydi. Bir çiftlik evinde, oldukça zengin bir işletme sahibinin oğluydu; diğer evreninde ise bir beyaz yakalıydı. Zihninde ciddi bir hasar varmış gibi depremlerle uyanıp bu sefer hangi gerçeğin ya da rüyanın içinde veya izinde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Şehir ve sesler, araçlardan yayılan egzoz kokuları hayli gerçekken bir an uykuya dalıp horoz sesi de duyabiliyordu. Ve tüylü hayvanların ıslak kokuları da gerçekti. Aldatıldığı bir an ya da saldırıya uğradığı başka bir hikâyenin içinde buluyordu kendisini.
Artık bu yığınla geçişe tahammülü kalmamış, “Hangisi benim gerçeğimse orada kalmak istiyorum,” diye isyan ediyordu. Ayağa kalktı. Odalarda gezindi. Diğer dairelerden sesler gelirken oturma odasının eşyaları tanıdık gelmeye başladı. Açık kalmış bir kitap, sırf beyazlık gösteren bir televizyon ekranı, aralık dış kapı, aynada başka biri… Bir an çok korktu. Etrafına aniden döndü. Yüzüne dokundu. Kolundaki saat aynadaydı. Yıllar öncesinden vardı sanki bu saat ama yeni görünüyordu. Sonra apartmanın koridorlarındaki sesler çoğaldı. Aralık dış kapıdan çıkınca sesler ürkütücü bir hâl aldı. Karşısını duvar olarak hatırlamıyordu ama duvar vardı. Karşı duvara doğru yürürken sesler boğuk ve derinden gelmeye başlamıştı. “Neler oluyor?” diye sormaya uğraştı; Almanca konuşuyordu. Ve koridor yumuşak bir şekilde çökmeye başlamıştı. İrkildi ve yine yatağındaydı. Gün ışığı ve bu seferki sesler daha farklıydı. Kendisine ne olduğunu, kim olduğunu, en sabit gerçeğinin ne olduğunu gerçekten hatırlayamıyordu. Parça parça görüntüler, sesler, kokular ve her an başka bir mekânın yeni gerçeği… Ne zamandır bu haldeydi, çıkışı nasıl olacaktı? Beden algısı bozulmuştu. Kendini bazen çok hafif ve zayıf hissediyordu. Bir an ağır hasta ve aşırı yorgun, bazen de şiddetli ağrı duyduğunu sanıyordu. Parçalanmış bir vücut, infilak etmiş bir bombadan sonraki sağırlığı duyuyordu. “Hangisi gerçeğim? Ben kimim?” Bazı şeyler tanıdık, bazı şeyler çok yabancı geliyordu. Mekânlar kaotik, renkler bu dünyadan değildi. Ama sesler, bazen bir insanın uykuda duyabileceği türden büyüyen seslerdi. Gündelik konuşmaya benzeyen ve tekrarlanan sesler… Dijital cihaz sesleri; duyulur duyulmaz kısa bip sesleri… Sonra bir fan üflemesi ya da bir uçak motorunun sesi… Yanık kokuları… Belki gerçeği bu anlamsız seslerden bir örüntüydü. Başına bir şey gelmiş olmalıydı.
İblis vardı rüyasında; insana benziyordu ama ağzının içi karanlıktı. Ayrıca elleri yarık, parmakları kalındı ve o eller pençeye benziyordu. Tuhaf konuşan bu iblisin burnundan yılan çıkıyordu. Kendisine ateş ediliyordu sanki, bedenini parçalıyorlardı. Sonra yeniden uyanıyor; karanlık, nemli, basık bir odada olduğunu sanıyordu. Sesler ve yankılar vardı. Bir kartal mı ötüyordu? Bir motor sesi vardı ama neye ait olduğu belli olmayan sesler… Yılgın iblisi hatırlıyordu. İblis ipek tozları saçıp kaçmıştı. İblisin yüzünde ve sesinde hatırlayamadığı bir başka tanıdık hava vardı. Yankılar büyüdü. Çığlık koptu sanki. Tırfıl çiçeklerinin titreşimleri ya da bir geyiğin uluması yan yanaydı. Yok, belki hiçbiri değil. Zihni kendisine sürekli oyun ediyordu. Sesler rüya etkisiyle bambaşka hâller alıyordu. Teninde yanma, batma, derin kesik ve şiddetli acılar duyar gibi olsa da o da gerçek olmayabilirdi. Böylece aylar geçiyordu. Dışındaki dünyanın şekli şemaili neydi? Ben neydim? Bir insan mıydım?
Gözlerini açtığında yine odadaydı. Bu sefer televizyonda karlı bir görüntü vardı. Kapı aralık değildi. Aynaya bakmaya korkuyordu. Kendini gerçeğe çağıran bir ses arandı. Kendi gerçeğini arayan bir rüya gezginiydi. Artık bunalmış, derin bir bulantı yaşıyordu. İşletme sahibinin oğlu olduğu, ormana yakın çiftlik evi gerçeği çocukluğunda, babasının iflasıyla çoktan sona ermişti. Hayatını kazanmak için fabrikalarda belinin büküldüğü kısır günlere kaldığına tek kanıt; artık hayalete dönmüş, uzak orman sesleriydi. Hâlâ alacaklılar hayalet demir kapıyı çalar gibiydi. Yüreğinin korkulu gümbürtüsü, o gerilerde kalan demir kapının aşı boyalı hayalinden kalbine yansıyordu.
Gözlerini defalarca açtığını düşünüyordu. Kulakları bu seferki sağır, dilsiz sessizlikten daha çok korktu. Soğuk kompresler bedenine değiyor sanki… Vücudundan bir şeyler çekiliyordu. Flaster mi? Korkunç, su toplamış yanıklarım mı vardı? Bir el sıcaklığı duydu. Gözlerini açtı. Beyaz bir tavan gördü. Bir tepsinin üzerinde yığınla kanlı, batikonlu sargı bezi vardı. Soğuk, beyaz bir ortamda sadece uyku hâlindeyken duyduğu dijital sesler vardı. Bir solunum cihazına bağlıydı. Anlık olarak yatağının hafifçe karanlıklara, yere doğru kaydığı sanrısıyla kendini yine evde buldu.
Evin içinde sesler vardı bu kez. Televizyon bir kaza anını gösterirken anne, iki erkek çocuğuna seslendi:
— Bakın, gösteriyor kazayı! Babanızı fabrikadan çıkarıyorlar.
Büyük erkek çocuk:
— Sadece çarşaf örtmüşler.
Küçük çocuk arkasını döner. Babasını görmüş ya da hissetmiş gibidir. Sadece:
— Baba… der.
Anne arkasını döner, boşluğa bakar:
— Kahraman oldu babanız. Bir sürü insanı kurtarmış, patlamayı haber vermiş.
O an telefon çalar ve Yılmaz yine kendini beyaz tavana bakarken bulur. Üzerindeki elektroşok cihazı, şok vererek göğsünü yırtarcasına elektrik vermektedir. Öyle bir acı duyar ki göğsünü, kaburgalarını kırıyorlarmış gibi gelir.
Yılmaz kendini boşlukta salınırken bulur gibi oldu. Bir anlık rahatlama… Bacağının dizden itibaren kendinden daha yukarıda uçtuğunu, yüzünün şarapnellerle dağlandığı anı hissediyordu.
— İçeride adam kaldı!
— Yılmaz gitti, çıkamaz…
— Çok sıcak, kimse girmesin!
— İtfaiye! İtfaiye geliyor…
— İçeride adam var!
Sonrası büyük bir sessizlik… Acıdan sonrası yoktu Yılmaz için. Bedeninden öte başka bir hafiflik olmuştu; mekân değiştiren bir zihin akışıydı bundan sonrası. Evler, bulutlar, infilak anının sessiz tekrarı… Sanki ona ateş eden eller, onu tutuşturan gölgeler, tenini çarmıha geren çengeller varmış gibiydi.
Yılmaz en gerçek anına bir bıçak keskinliğinde tekrar dönerken dijital sesler de sustu. O bıçak gibi bakışına rağmen beyaz tavanın dahi ağardığı tüm beyazlığa doğru ilerlerken tüm tinselliği de gevşemiş, çözülmüş hâldeydi. O gittikçe uzaklaşırken televizyon kanallarında şöyle bir haber geçmekteydi:
“Fabrika yangınında işçileri kurtaran kahraman Yılmaz Engin başaramadı. Üçüncü derece ağır yanıklarla ve ağır yanıklar sonucu kolları ampute edilen Yılmaz Engin, üçüncü kez kalbinin durması sonucunda geri döndürülemedi. İç organlarında da ağır hasar ve boğulma emareleri görülen Yılmaz Engin’in cenaze töreni, yarın kılınacak öğle namazına müteakip toprağa verilecektir…”
Yılmaz günlerdir tuhaf bir şeyin içindeydi. Gün içinde rüyada gibi, rüyasındaysa uyanıktı. Bu hâlde gerçeğin birkaç perdesine birden sahip olmaya başladı. Şu an yattığı odada gün ışığına bakarken kulağına gelen şehir sesleri, birkaç gün önceki gerçeğinin ötesindeydi. Bir çiftlik evinde, oldukça zengin bir işletme sahibinin oğluydu; diğer evreninde ise bir beyaz yakalıydı. Zihninde ciddi bir hasar varmış gibi depremlerle uyanıp bu sefer hangi gerçeğin ya da rüyanın içinde veya izinde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Şehir ve sesler, araçlardan yayılan egzoz kokuları hayli gerçekken bir an uykuya dalıp horoz sesi de duyabiliyordu. Ve tüylü hayvanların ıslak kokuları da gerçekti. Aldatıldığı bir an ya da saldırıya uğradığı başka bir hikâyenin içinde buluyordu kendisini.
Artık bu yığınla geçişe tahammülü kalmamış, “Hangisi benim gerçeğimse orada kalmak istiyorum,” diye isyan ediyordu. Ayağa kalktı. Odalarda gezindi. Diğer dairelerden sesler gelirken oturma odasının eşyaları tanıdık gelmeye başladı. Açık kalmış bir kitap, sırf beyazlık gösteren bir televizyon ekranı, aralık dış kapı, aynada başka biri… Bir an çok korktu. Etrafına aniden döndü. Yüzüne dokundu. Kolundaki saat aynadaydı. Yıllar öncesinden vardı sanki bu saat ama yeni görünüyordu. Sonra apartmanın koridorlarındaki sesler çoğaldı. Aralık dış kapıdan çıkınca sesler ürkütücü bir hâl aldı. Karşısını duvar olarak hatırlamıyordu ama duvar vardı. Karşı duvara doğru yürürken sesler boğuk ve derinden gelmeye başlamıştı. “Neler oluyor?” diye sormaya uğraştı; Almanca konuşuyordu. Ve koridor yumuşak bir şekilde çökmeye başlamıştı. İrkildi ve yine yatağındaydı. Gün ışığı ve bu seferki sesler daha farklıydı. Kendisine ne olduğunu, kim olduğunu, en sabit gerçeğinin ne olduğunu gerçekten hatırlayamıyordu. Parça parça görüntüler, sesler, kokular ve her an başka bir mekânın yeni gerçeği… Ne zamandır bu haldeydi, çıkışı nasıl olacaktı? Beden algısı bozulmuştu. Kendini bazen çok hafif ve zayıf hissediyordu. Bir an ağır hasta ve aşırı yorgun, bazen de şiddetli ağrı duyduğunu sanıyordu. Parçalanmış bir vücut, infilak etmiş bir bombadan sonraki sağırlığı duyuyordu. “Hangisi gerçeğim? Ben kimim?” Bazı şeyler tanıdık, bazı şeyler çok yabancı geliyordu. Mekânlar kaotik, renkler bu dünyadan değildi. Ama sesler, bazen bir insanın uykuda duyabileceği türden büyüyen seslerdi. Gündelik konuşmaya benzeyen ve tekrarlanan sesler… Dijital cihaz sesleri; duyulur duyulmaz kısa bip sesleri… Sonra bir fan üflemesi ya da bir uçak motorunun sesi… Yanık kokuları… Belki gerçeği bu anlamsız seslerden bir örüntüydü. Başına bir şey gelmiş olmalıydı.
İblis vardı rüyasında; insana benziyordu ama ağzının içi karanlıktı. Ayrıca elleri yarık, parmakları kalındı ve o eller pençeye benziyordu. Tuhaf konuşan bu iblisin burnundan yılan çıkıyordu. Kendisine ateş ediliyordu sanki, bedenini parçalıyorlardı. Sonra yeniden uyanıyor; karanlık, nemli, basık bir odada olduğunu sanıyordu. Sesler ve yankılar vardı. Bir kartal mı ötüyordu? Bir motor sesi vardı ama neye ait olduğu belli olmayan sesler… Yılgın iblisi hatırlıyordu. İblis ipek tozları saçıp kaçmıştı. İblisin yüzünde ve sesinde hatırlayamadığı bir başka tanıdık hava vardı. Yankılar büyüdü. Çığlık koptu sanki. Tırfıl çiçeklerinin titreşimleri ya da bir geyiğin uluması yan yanaydı. Yok, belki hiçbiri değil. Zihni kendisine sürekli oyun ediyordu. Sesler rüya etkisiyle bambaşka hâller alıyordu. Teninde yanma, batma, derin kesik ve şiddetli acılar duyar gibi olsa da o da gerçek olmayabilirdi. Böylece aylar geçiyordu. Dışındaki dünyanın şekli şemaili neydi? Ben neydim? Bir insan mıydım?
Gözlerini açtığında yine odadaydı. Bu sefer televizyonda karlı bir görüntü vardı. Kapı aralık değildi. Aynaya bakmaya korkuyordu. Kendini gerçeğe çağıran bir ses arandı. Kendi gerçeğini arayan bir rüya gezginiydi. Artık bunalmış, derin bir bulantı yaşıyordu. İşletme sahibinin oğlu olduğu, ormana yakın çiftlik evi gerçeği çocukluğunda, babasının iflasıyla çoktan sona ermişti. Hayatını kazanmak için fabrikalarda belinin büküldüğü kısır günlere kaldığına tek kanıt; artık hayalete dönmüş, uzak orman sesleriydi. Hâlâ alacaklılar hayalet demir kapıyı çalar gibiydi. Yüreğinin korkulu gümbürtüsü, o gerilerde kalan demir kapının aşı boyalı hayalinden kalbine yansıyordu.
Gözlerini defalarca açtığını düşünüyordu. Kulakları bu seferki sağır, dilsiz sessizlikten daha çok korktu. Soğuk kompresler bedenine değiyor sanki… Vücudundan bir şeyler çekiliyordu. Flaster mi? Korkunç, su toplamış yanıklarım mı vardı? Bir el sıcaklığı duydu. Gözlerini açtı. Beyaz bir tavan gördü. Bir tepsinin üzerinde yığınla kanlı, batikonlu sargı bezi vardı. Soğuk, beyaz bir ortamda sadece uyku hâlindeyken duyduğu dijital sesler vardı. Bir solunum cihazına bağlıydı. Anlık olarak yatağının hafifçe karanlıklara, yere doğru kaydığı sanrısıyla kendini yine evde buldu.
Evin içinde sesler vardı bu kez. Televizyon bir kaza anını gösterirken anne, iki erkek çocuğuna seslendi:
— Bakın, gösteriyor kazayı! Babanızı fabrikadan çıkarıyorlar.
Büyük erkek çocuk:
— Sadece çarşaf örtmüşler.
Küçük çocuk arkasını döner. Babasını görmüş ya da hissetmiş gibidir. Sadece:
— Baba… der.
Anne arkasını döner, boşluğa bakar:
— Kahraman oldu babanız. Bir sürü insanı kurtarmış, patlamayı haber vermiş.
O an telefon çalar ve Yılmaz yine kendini beyaz tavana bakarken bulur. Üzerindeki elektroşok cihazı, şok vererek göğsünü yırtarcasına elektrik vermektedir. Öyle bir acı duyar ki göğsünü, kaburgalarını kırıyorlarmış gibi gelir.
Yılmaz kendini boşlukta salınırken bulur gibi oldu. Bir anlık rahatlama… Bacağının dizden itibaren kendinden daha yukarıda uçtuğunu, yüzünün şarapnellerle dağlandığı anı hissediyordu.
— İçeride adam kaldı!
— Yılmaz gitti, çıkamaz…
— Çok sıcak, kimse girmesin!
— İtfaiye! İtfaiye geliyor…
— İçeride adam var!
Sonrası büyük bir sessizlik… Acıdan sonrası yoktu Yılmaz için. Bedeninden öte başka bir hafiflik olmuştu; mekân değiştiren bir zihin akışıydı bundan sonrası. Evler, bulutlar, infilak anının sessiz tekrarı… Sanki ona ateş eden eller, onu tutuşturan gölgeler, tenini çarmıha geren çengeller varmış gibiydi.
Yılmaz en gerçek anına bir bıçak keskinliğinde tekrar dönerken dijital sesler de sustu. O bıçak gibi bakışına rağmen beyaz tavanın dahi ağardığı tüm beyazlığa doğru ilerlerken tüm tinselliği de gevşemiş, çözülmüş hâldeydi. O gittikçe uzaklaşırken televizyon kanallarında şöyle bir haber geçmekteydi:
“Fabrika yangınında işçileri kurtaran kahraman Yılmaz Engin başaramadı. Üçüncü derece ağır yanıklarla ve ağır yanıklar sonucu kolları ampute edilen Yılmaz Engin, üçüncü kez kalbinin durması sonucunda geri döndürülemedi. İç organlarında da ağır hasar ve boğulma emareleri görülen Yılmaz Engin’in cenaze töreni, yarın kılınacak öğle namazına müteakip toprağa verilecektir…”