Gustav Klimt'in "Öpücük" tablosundan ilham alan ve sanatçının tarzını yansıtan sulu boya ve karışık teknikle yapılmış yatay bir illüstrasyon. Tabloda, karmaşık desenli pelerinler giymiş birbirine sarılıp öpüşen bir çift, arkalarında detaylı altın sarısı tonlarında süslemeler ve Art Nouveau tarzı motiflerle çevrili bir duvarda konumlanmıştır.

Napolyon Olmak İsteyen Adamı Kurtaran Küçük Fahişe Sonya

Okuma Süresi: 11

Bir insan, kendisini öteki insanlardan üstün gördüğü için öldürebilir mi? Daha da ürkütücü olanı soralım: Bir insan, öldürmeyi yalnızca bir suç değil, kendi büyüklüğünü sınayacağı felsefi bir deney olarak görebilir mi?

Dostoyevski, Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un eline baltayı vermeden çok önce onun zihnine bir düşünce yerleştirir. Raskolnikov önce düşünür, sonra öldürür. Bu nedenle romanın gerçek cinayet aleti belki de balta değil, bir fikirdir.

Raskolnikov yoksuldur, yalnızdır, gururludur; fakat onu cinayete götüren yalnızca yoksulluk değildir. İnsanları ikiye ayıran bir teori geliştirmiştir: sıradan insanlar ve olağanüstü insanlar. Sıradan insanlar yasalara uyarlar. Olağanüstü insanlar ise gerektiğinde yasaların üzerinden geçebilirler; çünkü onlar yeni bir şey getirecek, tarihi değiştirecek, insanlığın yönünü çevirecek insanlardır.

Böyle insanların önüne eski ahlakın küçük yasaları çıkarılabilir mi? Raskolnikov’un zihninde bu sorunun bir adı vardır: Napolyon. Napolyon binlerce insanın ölümüne neden olmuş ama tarih onu yalnızca bir katil olarak yazmamıştır. Öyleyse Raskolnikov’un sorusu artık tefeci Alyona İvanovna’nın hayatının değerinden daha büyük görünmeye başlar: Ben kimim? Herkes gibi biri mi, yoksa sınırı geçebileceklerden biri mi?

İnsan Öldürmek Karşımızdakinin İnsanlığını Zihnimizde Ortadan Kaldırınca Başlar

Cinayet bu nedenle yalnızca bir cinayet değildir. Raskolnikov baltayı yaşlı kadına indirirken aslında kendi ruhunun üzerinde deney yapmaktadır: “Ben de Napolyon olabilir miyim?”

Suç ve Ceza tam burada bir polisiye roman olmaktan çıkarak insanın kendi büyüklüğü hakkındaki en tehlikeli yanılsamalarından birinin romanına dönüşür. Tarih gerçekten de yasaları çiğneyen insanlarla doludur. Bugün büyük dediğimiz insanların bir kısmı kendi çağlarının kurallarına itaat etmemiştir, yeni değerler getirenler çoğu zaman eski değerleri yıkmışlardır. Öyleyse sınırı kim çizecektir?

Dostoyevski bizi rahatsız eden soruyu tam burada bırakır: Eğer insanlığın ilerlemesi adına bazı sınırlar aşılabiliyorsa, hangi sınırdan sonra insan hayatı da aşılabilir bir engele dönüşür?

Raskolnikov’un felaketi, bu sorunun cevabını kendisine verme hakkını kendisinde bulmasıdır. Tefeci kadın artık onun gözünde bir insan olmaktan çıkar; bir engele, bir “bit”e dönüşür. İşte cinayetin gerçek başlangıcı budur. İnsan öldürmek, baltanın kalkmasıyla değil, karşımızdakinin insanlığını zihnimizde ortadan kaldırdığımız anda başlar. Raskolnikov önce Alyona İvanovna’yı düşüncesinde küçültür, sonra öldürür. Ama hesaplamadığı bir şey vardır: İnsan, kendi düşüncesinden daha büyüktür.

Akıl Cinayeti Açıklayabilir Ancak Beden Ateşlenir, İnsan Gece Uyuyamaz

Akıl bir cinayeti açıklayabilir, fakat beden ateşlenir. Teori suçu meşrulaştırabilir, fakat insan geceleri uyuyamaz. Zihin “hakkım vardı” diyebilir, vicdan susmayabilir. Raskolnikov sınırı aşmıştır ama sınır onun içinden silinmemiştir. Ve belki Dostoyevski’nin en büyük psikolojik keşiflerinden biri tam budur: İnsan zihninde ahlakın ötesine geçebilir; ruhu onun peşinden gitmeyebilir.

Raskolnikov ile Nietzsche Nerede Karşılaşır?

Buradan Nietzsche’ye giden yol son derece baştan çıkarıcıdır. Çünkü yıllar sonra Böyle Buyurdu Zerdüşt’te insanın aşılması gereken bir varlık olduğu ilan edilecektir. Nietzsche’nin “üstinsanı” (Übermensch), kendisine hazır olarak verilmiş değerlerle yetinmeyen insandır. Sürüye karışmak, herkesin doğru dediğine doğru, yanlış dediğine yanlış demek onun için yeterli değildir; insan kendisini aşmalıdır, değerlerini sorgulamalıdır, gerekirse yeni değerler yaratmalıdır.

Bu noktada Raskolnikov ile Nietzsche arasında ürpertici bir yakınlık belirir:

  • İkisi de sıradanlığın ahlakından kuşkulanır.
  • İkisi de herkese uygulanan değerlerin gerçekten sorgulanamaz olup olmadığını sorar.
  • İkisi de insanın kendisine çizilmiş sınırların dışına çıkma ihtimaliyle ilgilenir.

Fakat tam burada yollar ayrılır. Çünkü Raskolnikov’un yaptığı şey, Nietzsche’nin üstinsan düşüncesinin kolay ama tehlikeli bir karikatürü gibidir. Raskolnikov şöyle düşünür: “Üstünsem, bana izin verilmeyen şeyi yapabilirim.” Oysa Nietzsche’nin çok daha zor sorusu şudur: “Kendimi aşabilir miyim?”

Bu ikisi aynı değildir. Biri başkalarının üzerine çıkmayı ister; öteki, en güçlü anlamıyla okunduğunda, insanın kendi üzerine çıkmasını amaçlar.

Raskolnikov İçin Üstünlük Bir Haktır, Nietzsche İçin Kendini Aşmak Bir Görevdir

Raskolnikov başkalarının sınırlarını aşar, Nietzsche’nin Zerdüşt’ü ise insanı kendi sınırlarını aşmaya çağırır. Bu fark küçük değildir; bütün tartışmanın merkezidir.

İyinin ve Kötünün Ötesinde Olmak: Nietzsche’nin en fazla yanlış anlaşılmaya açık ifadelerinden biri “iyinin ve kötünün ötesinde” düşüncesidir. Bu ifade kolayca şöyle okunabilir: İyi ve kötü yoktur; güçlü insan istediğini yapabilir.Oysa Nietzsche’nin sorusu bundan daha karmaşıktır. O, ahlakı ortadan kaldırmadan önce ahlakın soykütüğünü çıkarmaya girişir:

  • Neden bazı davranışlara “iyi”, bazılarına “kötü” diyoruz?
  • Bu kelimeleri kimler yarattı?
  • Hangi tarihsel koşullar altında, hangi güç ilişkileri içinde, hangi korkularla ve hangi ihtiyaçlarla?

Ahlakın Soykütüğü Üzerine, tam da bu nedenle yalnızca ahlak hakkında değil, ahlakın altında çalışan psikolojik kuvvetler hakkındadır: suçluluk, hınç, vicdan, borç, ceza, itaat…

Ve tuhaf biçimde Dostoyevski’nin romanı da aynı karanlık bölgeye iner. Nietzsche kavramlarla iner, Dostoyevski ise insanlarla. Nietzsche “vicdan nedir?” diye sorar, Dostoyevski ise Raskolnikov’u bir odaya kapatır ve vicdanının onu nasıl kemirdiğini gösterir. Nietzsche ahlaki değerlerin kökenlerini araştırır, Dostoyevski ise bir insanın ahlakı zihninde ortadan kaldırdığında ruhunda neler olduğunu araştırır.

Belki bu nedenle Nietzsche, Dostoyevski’yi keşfettiğinde onda sıradan bir romancıdan çok daha fazlasını gördü. Dostoyevski’yi psikoloji konusunda kendisine öğretecek şeyleri olan ender kişilerden biri olarak değerlendirmesi boşuna değildi; çünkü Dostoyevski, Nietzsche’nin daha sonra kavramlarla gireceği odalara yıllar önce roman kişilerini sokmuştu.

Peki Gerçekten Güçlü Olan Kim?

Roman ilerledikçe Raskolnikov’un teorisi çökmeye başlar. Ama Dostoyevski onu başka bir teoriyle çürütmez; karşısına daha zeki bir filozof, bir profesör, bir devlet adamı ya da bir başka Napolyon çıkarmaz.

Dostoyevski bütün bunların yerine Sonya Marmeladova’yı çıkarır. Gençtir, yoksuldur, çelimsizdir, eğitimli bir entelektüel değildir. Ailesinin aç kalmaması için bedenini satmak zorunda bırakılmıştır. Toplumun gözünde Raskolnikov’dan çok daha aşağıdadır.

Ve işte Dostoyevski’nin büyük ironisi burada başlar:

  • Raskolnikov yukarı çıkmak istemiştir, Sonya ise hayatın en aşağısına itilmiştir.
  • Raskolnikov kendisini insanlardan üstün görmek ister, Sonya ise insanlardan üstün olmak gibi bir düşünceyi aklından bile geçirmez.
  • Raskolnikov güçlü olmayı ister, Sonya yalnızca dayanır.

Fakat roman ilerledikçe “güçlü” ve “zayıf” kelimelerinin anlamları değişmeye başlar. Raskolnikov bir insanı öldürebilecek kadar güçlüdür ama işlediği cinayeti taşıyabilecek kadar güçlü değildir. Sonya ise hayatın ona yüklediği aşağılanmayı taşır, acıyı taşır, yoksulluğu taşır, ailesini taşır ve sonunda Raskolnikov’un suçunun ağırlığını da onunla birlikte taşımaya razı olur.

İşte burada çok daha zor bir soru ortaya çıkar: Hangisi güçlüdür? Baltayı kaldırabilen mi, yoksa bütün aşağılanmalara rağmen nefret etmemeyi başarabilen mi?

Raskolnikov insanları sıradan ve olağanüstü diye ayırır, Sonya ayırmaz. Raskolnikov bir fikir uğruna insanı feda eder, Sonya insan uğruna kendisini feda eder. Raskolnikov acısını dünyaya yöneltir, Sonya ise dünyanın ona verdiği acıyı başka bir insana aktarmamayı başarır.

Dostoyevski burada güç kavramını sessizce tersine çevirir ve romanın en büyük paradoksu ortaya çıkar: Napolyon olmak isteyen adamı küçük, çelimsiz bir fahişe kurtarır.

Güç Başkasına mı, Yoksa Kendimize mi Hükmetmektir?

Fakat burada Nietzsche’yi Dostoyevski’ye kolayca teslim etmek haksızlık olur. Sonya’yı “işte Nietzsche’nin gerçek üstinsanı” diye ilan edemeyiz; tam tersine Nietzsche, Sonya’nın temsil ettiği Hristiyan fedakârlığına, merhamet ahlakına ve acıya yüklenen kurtarıcı anlama ciddi itirazlar yöneltebilirdi. Nietzsche için insanın kendisini küçültmesi, yaşamı inkâr etmesi ya da acıyı başlı başına bir erdem haline getirmesi kuşkuludur. Dostoyevski için ise Sonya’nın inancı ve sevgisi kurtuluş ihtimalinin kapısını açar. İşte iki büyük düşünür burada gerçekten karşı karşıya gelir.

Ama Sonya’da Nietzsche’nin bile kolayca “zayıflık” diyerek geçemeyeceği bir özellik vardır: Dayanma gücü. Sonya kırılmaz; aşağılanır ama aşağılamaz, acı çeker ama acısını başkasına zulüm olarak geri vermez, hayat onu değersizleştirmeye çalışır fakat o başka insanların değerini inkâr etmez.

Bu durumda “güç” kelimesini yeniden düşünmek zorunda kalırız:

  • Güç, başkasına hükmetmek midir, yoksa kendimize hükmedebilmek mi?
  • Güç, sınırı aşabilmek midir, yoksa aşabilecek durumda olduğumuz halde başkasının insanlığını çiğnememek mi?

Raskolnikov’un Asıl Cezası

Raskolnikov’un cezası Sibirya değildir; ceza çok daha önce, cinayetin hemen ardından başlamıştır. Çünkü Raskolnikov’un teorisine göre olağanüstü insan sınırı geçer ve yoluna devam eder. Raskolnikov ise devam edemez; işte onu asıl yıkan budur. Kendisini sınamak için cinayet işlemiş ve deneyin sonucunda korktuğu cevabı almıştır: Napolyon değildir.

Fakat Dostoyevski bununla da yetinmez. Çünkü roman yalnızca kibirli bir insanın yenilgisinin romanı olsaydı, büyük ama karanlık bir trajedi olarak bitebilirdi. Sonya sayesinde başka bir ihtimal belirir.

Kurtuluş Yeniden İnsana Yaklaşmadadır

Raskolnikov insanlığın üzerine çıkmaya çalışarak insanlardan kopmuştur. Kurtuluş ihtimali ise yeniden bir insana yaklaşmasıyla doğar. Sonya onu teorik olarak yenmez, Raskolnikov’un makalesine karşı makale yazmaz, onun felsefesini felsefeyle çürütmez. Çok daha basit ve çok daha zor bir şey yapar: Yanında kalır. Suçunu öğrendikten sonra da yanında kalır, onunla birlikte acı çekmeye razı olur, Sibirya’ya kadar gider. Raskolnikov’un bütün teorisinin karşısına tek bir insanın varlığını koyar.

Belki Dostoyevski’nin cevabı tam da budur: Bir insanı, insanlık hakkındaki hiçbir teori bütünüyle açıklayamaz.

Suç ve Ceza başladığında Raskolnikov yukarı bakmaktadır: Napolyon’a, büyük adamlara, tarihe, güce, kendisine sıradan insanlardan farklı olma hakkı verecek bir yüksekliğe… Romanın sonunda ise yön değişmiştir. Raskolnikov’un kurtuluş ihtimali yukarıdan gelmez; aşağıdan gelir, toplumun en aşağıya ittiği bir kadından gelir.

İnsanı Büyük Yapan Nedir?

Bu nedenle romanın en büyük ironisi aynı zamanda en büyük ahlaki sorusudur: İnsanı büyük yapan nedir? Başkalarının üzerine çıkabilmesi mi? Kendi yasasını yaratabilmesi mi? Korkmadan sınırı aşabilmesi mi? Yoksa bütün bunlardan daha zor olanı yapıp, başka bir insanın acısının önünde durabilmesi mi?

Nietzsche bize insanın aşılması gereken bir varlık olduğunu söyler. Dostoyevski buna başka bir soru ekler: Peki insan kendisini aşarken insanı da aşarsa ne kalır geriye?

Raskolnikov’un trajedisi burada yatar: O kendisini aşmak isterken insanlığından uzaklaşır. Sonya ise kendisini aşmayı hiç düşünmez; fakat insanlığını koruduğu için Raskolnikov’un ulaşamadığı bir yüksekliğe ulaşır.

Ve sonunda Napolyon yenilir; onu bir ordu yenmez, bir mahkeme bile yenmez, bir filozof da yenmez. Onu Sonya yener. Daha doğrusu Sonya, Raskolnikov’un karşısına dikilip onu yenmez; ona yeniden insan olabileceği bir yer açar.

Üstinsan Kimdir?

Belki Dostoyevski ile Nietzsche arasındaki bütün bu büyük tartışmadan geriye kalan en zor soru da budur: Üstinsan kimdir? Sınırı geçebilen mi? Yeni değerler yaratabilen mi? Başkalarının üzerine çıkabilen mi? Yoksa kendisini herkesten üstün görme arzusunu aşabilen mi?

Raskolnikov bir baltayla başladığı yolculuğun sonunda bunu öğrenmek zorunda kalır: İnsanın en büyük zaferi, başka insanları aşmak değil, kendi içindeki Napolyon’u aşmak olabilir.

Ve Dostoyevski son sözünü tarihin büyük adamına değil, dünyanın küçük gördüğü insana bırakır: Napolyon olmak isteyen adamı küçük, çelimsiz bir fahişe kurtarır.

Yazarın Dünyasından

Sınıfta Sınav Sırasında Eriyen Öğrenci Çizimi

Emil: J. J. Rousseau’nun Çocuk Eğitimi ve Terbiyesi Anlayışı

Filiz CİVANER, çocukluk yıllarında babasının hediyesiyle tanıştığı Jean-Jacques Rousseau’nun klasik eseri Emil’i, yıllar sonra yeniden okumasından yola çıkarak edebiyatın insan ruhundaki görünmez ve dönüştürücü gücünü mercek altına alıyor.
John Steinbeck Portresi ve Gazap Üzümleri Temalı Çizim

John Steinbeck: İnsan Onurunun ve Umudun Evrensel Yazarı

Filiz CİVANER’in kaleme aldığı bu özgün edebiyat denemesi; John Steinbeck’in Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar ve Cennetin Doğusu gibi ölümsüz eserleri üzerinden yazarın insan onuruna, umuda ve doğaya bakışını derinlemesine inceliyor.