Rönesans'ın ve Özgürlüğün Aydınlığı

Rönesans’ın Çok Boyutlu İnsanı

Okuma Süresi: 9

Rönesans’ın Çok Boyutlu ante’den Shakespeare’e, Leonardo’nun Yüzlerinden Montaigne’in Benliğine Kadar İnsan Betimlemeleri… 

Rönesans, çoğu zaman antik dünyanın yeniden keşfi, perspektifin resme girişi, insan bedeninin yeniden önem kazanması ya da klasik kültürün canlanması olarak tanımlanır. Oysa bütün bu değişimlerin ardında daha derin bir dönüşüm vardır: İnsanın pek çok boyutuyla yeniden görülmeye başlanması.

Rönesans, İnsan Portresinin Yavaş Yavaş Tamamlanması Hikâyesidir Orta Çağ boyunca insan büyük ölçüde ilahi düzen içindeki konumuyla anlamlandırılmıştı. Rönesans ise insanı bu düzenin dışına çıkarmadan, ona giderek daha bağımsız bir bakış yöneltti. İnsan artık yalnızca Tanrı karşısındaki varlık değildi; yüzü, bedeni, arzuları, korkuları, düşünceleri, çelişkileri ve kişisel tarihiyle başlı başına incelenmeye değer hâle geliyordu. Bu nedenle Rönesans’ın hikâyesi bir bakıma insanın portresinin yavaş yavaş tamamlanmasının hikâyesidir. Bu portrede Dante insanın kozmik yerini, Boccaccio dünyevi hayatını, Leonardo yüzünü, Michelangelo bedenini, Montaigne benliğini, Shakespeare ise ruhunun karanlık ve aydınlık odalarını görünür kılar.

Dante ile Orta Çağ’ın İçinden Doğan Bireysel İnsan Dante Alighieri tarihsel olarak Rönesans’ın tam merkezinde değildir. O, Orta Çağ ile Rönesans arasındaki büyük eşikte durur. İlahi Komedya bütünüyle Hristiyan bir evren tasarımına dayanır. Cehennem, Araf ve Cennet, Tanrı’nın kurduğu ahlaki düzenin parçalarıdır. Fakat bu son derece Orta Çağlı yapı içerisinde şaşırtıcı derecede modern bir unsur vardır: bireysel insan. Dante’nin karşılaştığı ruhlar yalnızca günahların veya erdemlerin sembolleri değildir. Her birinin geçmişi, tutkusu, kişiliği ve anlatacak bir hikâyesi vardır. Francesca da Rimini yalnızca şehvet günahının örneği değildir; âşık olmuş bir kadındır. Ulysses yalnızca cezalandırılmış bir günahkâr değildir; bilinmeyeni araştırma arzusuyla yanıp tutuşan insandır. Dahası, Dante eserinin merkezine kendisini yerleştirir. Şair yalnızca anlatıcı değildir; korkar, şaşırır, ağlar, sorar, öfkelenir, acır. Bu yönüyle Dante’nin yolculuğu yalnızca öteki dünyada yapılan metafizik bir yolculuk değildir. Aynı zamanda insanın kendi bilincine doğru gerçekleştirdiği bir yolculuktur.

Boccaccio İnsanı Yeryüzüne İndiriyor Dante’nin insanı hâlâ Tanrı’nın evrenindeki yerini ararken Boccaccio’nun insanı açıkça yeryüzüne iner. Decameron bunun en belirgin örneğidir.

Veba salgınından kaçan gençlerin anlattığı yüz hikâyede karşımıza kutsal kahramanlardan çok tüccarlar, rahipler, âşıklar, kurnaz kadınlar, aldatılan kocalar, fırsatçılar, soylular ve sıradan insanlar çıkar. İnsan artık büyük metafizik soruların konusu olmaktan çıkarak gündelik hayatın öznesine dönüşür. Yemek yer, âşık olur, aldatır, arzular, para kazanır, korkar, hayatta kalmaya çalışır.

Boccaccio’nun büyük yeniliği tam burada ortaya çıkar: İnsanın kusurlarını insanlığının bir parçası olarak kabul etmek. Orta Çağ’ın ahlaki kategorileri tamamen ortadan kalkmaz, fakat yaşam artık yalnızca günah ve sevap üzerinden okunmaz. Boccaccio insanı idealize etmez. Onu hayata karışmış hâliyle gösterir.

Bu nedenle Decameron, ileride Rönesans resminde göreceğimiz gerçek insan bedenleri kadar canlı bir insanlık panoramasıdır.

Leonardo: İnsan Yüzünün Keşfi Rönesans resmindeki büyük dönüşümlerden biri portredir. Portre sanatının yükselişi yalnızca teknik bir gelişme değildir. Bir insanın tek başına resmedilmeye değer görülmesi, bireyin kültürel statüsündeki değişimin göstergesidir. Leonardo da Vinci’nin portreleri bu dönüşümün simgelerindendir. Mona Lisa’ya baktığımızda yalnızca bir yüz görmeyiz. O yüzün ardında çözülmesi mümkün olmayan bir iç dünya hissederiz. Gülümseme tam olarak mutluluk değildir.

Bakış tam olarak neşeli veya hüzünlü değildir. Yüz, bir psikolojik alan hâline gelir. Burada resim tarihin çok önemli bir eşiğine ulaşır: İnsan yüzü yalnızca kimliği göstermez; ruhun varlığını düşündürür. İşte bu noktada Leonardo ile Montaigne arasında şaşırtıcı bir yakınlık ortaya çıkar. Leonardo insan yüzünü gözlemler.

Montaigne Kendi Benliğini Gözlemler, Michelangelo’da Beden Öne Çıkar Birinin aracı boya ve çizgidir; diğerinin kelimeler. Ama ikisinin sorusu benzerdir: Bu insan kimdir? Michelangelo’da ise Rönesans insanının başka bir boyutu ortaya çıkar: beden. Davut bunun en güçlü örneklerinden biridir.

Buradaki beden yalnızca anatomik olarak kusursuz değildir. Aynı zamanda insana duyulan güvenin sembolüdür. Kasların, kemiklerin, hareketin ve duruşun ayrıntılı biçimde işlenmesi, bedenin artık yalnızca ruhun geçici kabuğu olarak görülmediğini düşündürür. İnsan bedeni anlam taşır. Güzellik taşır. Güç taşır. Trajedi taşır. Michelangelo’nun Pietà’sında ise beden başka bir anlam kazanır. Meryem’in kucağındaki İsa’nın bedeni ilahi olduğu kadar son derece insani ve kırılgandır. Bu değişimin edebiyattaki yansıması son derece önemlidir.

Rönesans edebiyatında insan yalnızca aklıyla veya ruhuyla anlatılmaz, beden de edebi gerçekliğin içine girer. Aşk, arzu, yaşlılık, hastalık, haz ve ölüm giderek daha açık biçimde konuşulmaya başlanır. Boccaccio’nun dünyevi insanıyla Michelangelo’nun bedeni aynı kültürel dönüşümün iki ayrı yüzüdür. Rönesans insanının belki de en radikal keşiflerinden biri Montaigne’de gerçekleşir. Çünkü Montaigne’in konusu doğrudan doğruya kendisidir. Denemeler‘de insanlık üzerine düşünürken sürekli kendi deneyimlerine döner: bedenine, korkularına, hastalıklarına, dostluklarına, alışkanlıklarına, ölüm düşüncesine. Bu bakımdan Montaigne’in yaptığı şey edebiyat tarihinde olağanüstü yenidir.

Bir insan kendi kendisini gözlem konusu yapmaktadır. Leonardo’nun önündeki modelin yerini burada yazarın kendi zihni alır. Bu nedenle Montaigne için şu benzetme yapılabilir: “Leonardo insanın yüzünün portresini çizdi; Montaigne insanın benliğinin portresini.” Üstelik Montaigne kendisini kusursuz göstermeye çalışmaz. Kararsızlıklarını, çelişkilerini, değişkenliğini kabul eder. İnsan sabit değildir. Bugün düşündüğüyle yarın düşündüğü aynı olmayabilir. Bu düşünce modern bireyin doğuşuna açılan en önemli kapılardan biridir.

Perspektiften Bilince Rönesans resminde perspektifin keşfi, yalnızca mekânın nasıl çizileceği meselesi değildir. Perspektif aynı zamanda şu gerçeği kabul eder: Dünya bir bakış noktasından görülür. Bu düşüncenin edebiyatta olağanüstü sonuçları vardır.

Çünkü bir olay yalnızca “ne olduğu”yla değil, onu kimin gördüğüyle de anlam kazanır. Böylece edebiyatta karakterlerin bakış açıları, iç konuşmaları, tereddütleri ve algıları giderek önem kazanır. Resimde perspektif mekâna derinlik kazandırırken edebiyatta bakış açısı insan karakterine derinlik kazandırır. Bu gelişmenin doruk noktalarından biri Shakespeare’dir.

Shakespeare: İnsan Ruhunun Anatomisi Eğer Leonardo insan yüzünü, Michelangelo insan bedenini ve Montaigne insan benliğini araştırdıysa Shakespeare insan ruhunun çelişkilerini sahneye çıkardı.

Shakespeare’in karakterlerini güçlü kılan şey iyi veya kötü olmaları değildir.

Tam tersine, tek bir tanıma sığmamalarıdır. Hamlet hem cesur hem korkaktır.

Macbeth hem zalim hem korkmuş bir insandır. Othello hem büyük bir aşkın hem yıkıcı kıskançlığın taşıyıcısıdır. Kral Lear hem güçlü bir hükümdar hem sevgiyi tanımakta başarısız bir babadır. İnsan artık tek bir ahlaki sıfatla açıklanamaz.

Böylece Shakespeare’de edebiyat çok önemli bir eşiğe ulaşır: İnsan kendi içinde bölünmüş bir varlık olarak görünmeye başlar. Hamlet’in trajedisi yalnızca Danimarka sarayındaki politik olaylardan doğmaz. Asıl trajedi Hamlet’in içindedir. Düşünce ile eylem arasındaki uçurumdadır. Macbeth’in asıl savaş alanı İskoçya değildir. Kendi vicdanıdır. Bu nedenle Shakespeare’in tiyatrosu yalnızca sahnede oynanan bir drama değildir. İnsan ruhunun laboratuvarıdır.

Leonardo’nun Beden, Shakespeare’in Ruh Betimlemeleri Leonardo’nun anatomi defterlerinde beden açılırken Shakespeare’in oyunlarında ruh açılır. Tiyatro: İnsan Portresinin Hareketlenmesi anlamına gelir.

Rönesans tiyatrosu bu dönüşümün en güçlü kesişme noktalarından biridir. Resimdeki insan hareketsizdir. Heykeldeki insan donmuş bir andadır. Tiyatroda ise insan hareket eder, konuşur, susar, yalan söyler, sever, öldürür ve ölür. Üstelik seyircinin gözleri önünde. Bu nedenle tiyatro Rönesans insan portresine zaman boyutunu ekler. Bir resim bize bir yüzün tek anını gösterirken Shakespeare bir insanın nasıl değiştiğini gösterebilir. Macbeth oyununun başındaki Macbeth ile sonunda gördüğümüz Macbeth aynı insan değildir. Karakter dönüşür. Ve böylece insan kimliği sabit bir özellik olmaktan çıkıp bir süreç hâline gelir. Modern romanın psikolojik karakter anlayışının kökenlerinden biri de burada aranabilir.

Aynı İnsan, Farklı Sanatlar Bu sanatçıları yan yana koyduğumuzda ortaya olağanüstü bir bütünlük çıkar. Dante insanı evrenin içinde konumlandırır. Boccaccio onu yeryüzüne indirir.

Leonardo yüzüne bakar. Michelangelo bedenini keşfeder. Montaigne zihnine girer.

Shakespeare ruhunun çelişkilerini sahneye çıkarır. Böylece yaklaşık üç yüzyıllık bir kültürel yolculuk içerisinde insanın portresi giderek tamamlanır.

Bu nedenle Rönesans’ı yalnızca “antik dünyanın yeniden doğuşu” olarak tarif etmek yeterli değildir. Asıl yeniden doğan şey belki de insanın kendisidir.

İnsan Kendisine Bakmaya Başladığında

Rönesans’ın büyük devrimi sayesinde incelikli bir değişim gerçekleşmiştir. İnsan kendisini görülmeye, incelenmeye ve anlatılmaya değer bir varlık olarak kabul etmeye başlamıştır. Ressam onun yüzüne bakmıştır. Heykeltıraş bedenine. Anatomist kaslarına ve kemiklerine. Filozof düşüncelerine. Şair tutkularına.

Tiyatro yazarı çelişkilerine. Ve yavaş yavaş Batı kültürünün merkezinde yeni bir soru yükselmeye başlamıştır: “İnsan nedir?” Dante bu soruyu Tanrı’nın evreninde sormuştu. Boccaccio onu sokaklara ve yatak odalarına taşıdı. Leonardo yüzlerde aradı. Michelangelo mermerde. Montaigne kendi içinde. Shakespeare ise insan ruhunun karanlık sahnesinde.

Belki de Rönesans’ın bize bıraktığı en büyük miras budur: “İnsan artık yalnızca dünyanın içinde yaşayan bir varlık değildir; kendisine bakan, kendisini sorgulayan ve kendi portresini çizmeye çalışan bir varlıktır.”

Yazarın Dünyasından

Metne Dönüşen El

İç Sesten Toplumsal Duyarlılığa Yolculuk

Mesut ŞENOL, bu denemesinde edebiyatçının içsel dünyası ile toplumsal sorumluluğu arasındaki hassas dengeyi masaya yatırıyor.
Dr. Lera Boroditsky, sahne perdesi önünde, siyah giysiler içinde, elleri çırpma veya anlatma pozisyonundayken ve mikrofon önündeyken görüldüğü renkli kalem çizimi.

Dil, Düşünce ve Kültür Üstüne

Mesut ŞENOL’un çevirdiği Dr. Lera Boroditsky ile gerçekleştirilen bu röportaj; dilin düşünce, hafıza ve kültür üzerindeki derin etkilerini bilişsel bilim ve dilbilim penceresinden ele alıyor.