Van Gogh Fırçasıyla Kış Masalı

Rüzgâr Bizi Götürecek¹

Okuma Süresi: 15

(Tarlalar olduklarından daha yeşiller tasvirlerde.)²

Gece, mantosunu usulca sıyırıp attı üzerinden, peşinden ışık uyandı sonra. Net bir çizgiyle ayırdı kendini karanlıktan. Birden sesler karıştı ışığa, sokaklar uyandı yavaşça… taşlar, ağaçlar, kediler, kuşlar uyandı, henüz uyumamış insanlar da. Seheri serinleten rüzgâr geriye çekti kendini ve güneş perdeleri her zaman açık olan pencerenden süzülerek odanın içine doğru yayılmaya başladı. Önce duvarda asılı olan Picasso resimlerini yokladı, gece mavisi kanepenin kenarında konakladı kısa bir süre, sonra kedinin sırtından geçti, yavaşça halıya aktı ardından. Sen yüzünü gömdüğün yastıktan başını kaldırdın, aranıza perde çekmeye kıyamadığın gökyüzüne baktın. Ay’la konuşup, yıldızları sayarak uyumuştun dün gece, şimdi sabahın mavisi uzatıyor kollarını sana, kalkman gerek. Dişini fırçalaman, üzerinde ‘kahve zamanı’ yazan şortlu pijamandan kurtulup çayı ocağa koyman gerek. Kahve içmezsin sen sabahları, bilirim. Mutfağa gitmek için salondan geçiyorsun, perde niyetine annene ördürdüğün iki karış danteli takmışsın kornişlere. Evinin karşısındaki havuzlu küçük park bütünüyle görünüyor pencerenden, kuşlar su içiyor kenarına kondukları havuzdan. Her seferinde göğe kaldırıyorlarlar başlarını. Ninen, “Kuşlar her yudum su içtiklerinde başlarını göğe kaldırır Allah’a şükreder.” derdi sana çocukken, onları her gördüğünde aklına geliyor, gülümsüyorsun. Hardal sarısı okuma koltuğunun dışındaki tüm eşyaların kırık beyaz, aydınlığı seviyorsun. Cam sehpanın üzerinde akşam okuduğun, tam da bitirmeye yaklaşmışken uykuya yenildiğin kitap duruyor o güzelim kapağıyla, Hamnet! Maggie O’Farrell’ın, Shakespeare’in hayatını anlattığı ama adını hiç geçirmediği şahane kurgusal roman bu. Kitapta Shakespeare’in karısı olarak karşımıza çıkan Agnes, onun kehanetleri,  sahip olduğu şifalı otlar bilgisi, doğayla kurduğu o muhteşem bağ, doğum yapmak için insanlardan kaçıp doğaya sığınması ve bunun için bir ağaç kovuğunu seçmesi… o sıradan bir kadın değil sence, Agnes adıyla yeryüzüne inmiş tabiat ananın tam da kendisi. Annenin de zeytin yaprakları ile konuştuğu geliyor birden aklına, sabahları çiçekleri sularken yaptığı sohbetler, sevildiklerini bilip çoşkuyla açan çiçekler… Ocağı yakıyorsun, yeşil çaydanlık ocakta şimdi, birazdan tıslamaya başlar düdüğü. Mutfak her zamanki gibi düzenli ve temiz, lavabodaki akşamdan kalmış iki kahve fincanını saymazsak tabii. Hiç yaptığın şey değil aslında, bulaşık bırakmazsın sen. Gidip camın önündeki kırmızı ve pembe sardunyaların yapraklarına dokunuyorsun, mutfağı sardunya kokusu dolduruyor, koku boynundan öpüp geçiyor adeta. Dışarıda kış ertesi tertemiz bir bahar…

*

Eğilip kalbine bakıyorsun birden, kış bahçen orada, her zamanki yerine kurulmuş oturuyor. Sokakta oynuyorsun, üzerinde fıstık yeşili bir salopet. Çok modaydı o sene, annen dikmişti vitrini süsleyen modellerden birine bakarak. Saçların yoluk yolpak, lastikten kurtulan iki tutam saç, zayıf yüzünün iki yanından çapaklı gözlerini de kapatarak dökülüyor aşağıya, sanki günlerdir tarak yüzü görmemiş bir hâldesin, koşturup duruyorsun, terlisin. Komşunuz olan yaşlı kadın sesleniyor birden: 

“Şişştt, baksana bana Deli Kiraz, bu ne hâl?” 

“Hiçç, oyun oynuyo…” tamamlatmıyor cümleni!

“Utanmıyor musun böyle gezmeye, şu yüzünü yıka, saçını tara, biraz kıza benze. Git annene      yardım et, bahçeyi temizle. Bulaşıkları yıka.”

“Çocuklar sokakta oynayabilir, gitmiyorum işte…”

“Kızlar oynamaz sokakta, şu değneği bacağına indirmeden git evine!”

Kalbin burkuluyor. Çocukluğunu alıyorsun, kış bahçendeki karlar içindeki eve götürüp bırakıyorsun. Ayakların çıplak, kar tabanlarını yakıyor, kapıyı kilitleyip dönüyorsun, yanmaya devam ediyor ayakların, kar yangını bu… Ne çok severdin oysa çelik çomak oynamayı, ip atlamayı, ödünç aldığın çemberin peşinden koşmayı. Elini kırmızı toprakla kınalamayı, yoğurduğun çamurdan kap kacak yapmayı -öyle ki ufacık bir parça çamuru avuç içlerinde yuvarlayıp tutacak yer bile kondururdun tencere kapaklarının üzerine- çok severdin. Hatırla! Oğlanlarla güreş tutmuşluğun da vardı. Kuşlara sapanla nişan aldıklarında dövülme ihtimalin yüksek olsa da korktuğunu asla belli etmeden üzerlerine yürümüşlüğün, horoz gibi üzerlerine atılmışlığın vardı. Artık hepsi kış bahçendeki karlı evde…

*

Çaydanlığın düdüğü öttü işte. Çabucak kahvaltıyı hazırlaman gerekiyor, anneni gezmeye götüreceksin sonra. Üzerinde menekşe rengi askılı bir elbise var,  bal rengi saçlarını -gözlerin de aynı renk senin- taşlı bir tokayla toplamışsın, ayakların çıplak. Artık ne saçaklısın ne de pasaklı… çalmışlardı senden onları. Gerçi az yutmadın o çıkmaz sokağın tozunu, yapışır kalırdın mavi boyalı, 7 nolu kapının eşik taşına, sırtını duvara yaslardın da bembeyaz olurdu badanadan giysilerin… İki yumurta haşlanıyor ocakta, birini çarçabuk alacaksın kaynayan sudan, çünkü haşlanmış yumurtayı hiçbir zaman sevemedin, diğer yumurta annen için. Uçar gibi masayı hazırlıyorsun, şal desenli kırmızı örtünün üzerine ikiniz için turkuaz rengi kare servis tabakları, çatal, bıçak, peçete ve tuzluk koyup, annenin sevdiği- sevebileceği ne varsa masaya taşıyorsun. İki ince belli çay bardağı da masadaki yerini alınca onu uyandırıyorsun. “Saat kaç oldu?” diyor gözlerini hafif aralayarak annen, “Dokuzu biraz geçti.” diyorsun. “Hiç uyumadım yine bu gece.” diyor, yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle. 

Masadasınız şimdi…

“Kim yiyecek bunca şeyi? Birkaç parça şey yeterdi.”

“Biz yiyeceğiz anne, iyi beslenmen gerek.”

“Midem bulanıyor yine, yiyemem. Kaldır bunları.”

“Olmaz anne, acelemiz yok, hadi başla bakalım atıştırmaya…”

“ Sen mi pişirdin bu reçellerin hepsini? Önceden hiç yapmazdın böyle şeyler.”

Her sabahki bu rutin muhabbetin ardından kahvaltınız başlıyor, mutfaktaki pilli küçük radyodan “I know what it is to be young, but you, you don’t know what it is to be old.” diyor Orson Welles, “Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum, fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin.” “Öyle mi?” diyorsun Orson’a, “Biz de genç kızlığın, hatta çocukluğun bile ne olduğu bildik mi sanki?” Kahvaltı bitince masayı topluyorsun, akşamdan kalan iki fincanla birlikte bulaşıkları yıkıyorsun, ellerini kurulayıp “Hadi hazırlan bakalım anneciğim” diyorsun, “Gezmeye gidiyoruz.” Kahvaltıda nazlanan annen çabucak giyinmeye gidiyor. İçerden sesleniyor sana: “Pantolonun üzerine ne renk bluz giysem acaba?” hemen cevap veriyorsun, “Bordo olan var ya, hani üzerinde taş işlemeler olan, onu giy bence.” Hep şıktı annen; jorjet, sadakor, krep, organze, tüvit, kaşmir gibi kumaşlardan muhteşem elbiseler dikerdi kendine. Baktığın eski fotoğrafların her biri şahit olamadığın birer defile gibiydi. Permalı saçları, iri gözleri, rujlu dudaklarıyla fotoğrafların hepsi siyah beyaz filmlerden kaçmış birer kareydi adeta. “Hazırım.” diye sesleniyor annen içerden. Evin 2. katta, iki-üç dakika sonra aşağıdasınız. Anneni kapının önüne park ettiğin arabanın ön koltuğuna yerleştirip kemerini takıyorsun, yola çıkmaya hazırsınız. Gönlünce gezemediğin eski zamanların acısı çıkartır gibi aynı gün içinde birkaç farklı mekâna gidiyorsunuz ama biliyorsun ki en çok su başını sever annen, şimdi nereye gitsek diye düşünüyorsun…

*

Bir kez daha eğilip kalbine, kış bahçene bakıyorsun yine, karlar hiç mi hiç erimemiş, bıraktığın gibi duruyor. Taşınacak ne çok şey var karlı küçük eve. Buluğ dönemine gidiyorsun, büyümenin nerdeyse suç olduğu zamanlara. Bilmediğin bir ağrıyla başlayan büyüme, belirmeye başlamış ufacık iki göğüs. Bakıp gülüşüyor kadınlar, “memeleri tomurcuklanmış epeyce” diyorlar, sen bilmiyorsun bu gülmelerin neden olduğunu. Yaz günü bu yelek neden giydiriliyor bluzunun üzerine, neden omuzlarını öne çıkartıp kambur yürüyorsun? Sonra bir gün kanıyorsun, korkuyorsun her ne kadar önceden söylenmiş olsa da sana. Her şeyi gizli saklı yapmak zorundasın, temiz olacaksın, dışarıya belli etmeyeceksin, bir damla kan falan çıkıverirse eteğine dünya âleme rezil olacaksın, çamaşırlarını kimse görmeden yıkayacaksın, kurutacaksın… Artık kadın oluyorsun, daha akıllı uslu olacaksın. Yaşadığın yerde kızlar ilk regl olduğunda anneler üç kere usulca kızlarının başına vurup,  “Aklın başına, aklın başına, aklın başına!” dermiş. Bunu anımsıyorsun, genç kız olmanın kursağında kalan sevincini götürüp koyuyorsun bahçedeki eve, ayakların yine çıplak. Sonra tekrar gidiyorsun geçmişe, komşu teyzeden sonra annen de beğenmezdi seni, onu hatırlıyorsun! Sahi sana sarılmış mıydı hiç, ben görmedim… sen görmüş müydün?

“Kız dediğin Aysel gibi olur, tam bir hanımefendi bak…”

“Ama anne..” 

“Aması yok, ellerde ne kızlar var…

Bir kez daha gidiyorsun karlı eve, “annenin kızı olamamayı” götürüp bırakıyorsun içeriye. Tabanların kıpkırmızı, ateşe basmış gibisin adeta. Oysa ne diyordu Küçük Prens, “Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden.”

Bir gün Aysel’in annesi telefon edip çaya çağırıyor sizi, çoğu kişinin evinde telefon yok o zaman, siz ilklerdensiniz. Arnavut kaldırımlı sokaklardan geçerek gidiyorsunuz. Mahalleyi az ilerdeki fırından çıkan susamlı sıcak ekmeğin kokusu sarmış, bir meyan şerbetçisi sırtındaki tuluğu aşağı doğru eğmiş ölmüş ataların ruhuna sebil dağıtıyor. Bakırcılar ellerindeki çekiçle ritmik bir melodi yakalamış kırmızı bakır tencereleri dövüyorlar. Vardınız işte… Çaylar geliyor, hem içip hem de iki lafın belini kırıyorsunuz. Bir komşu geliyor Aysellere, kızına telefon etmek istiyor, telefon biraz yukarıda ahşap bir rafın üzerinde, kadın zıplayıp divanın üzerine çıkıyor. Aysel çıldırıyor, kavga ediyor kadınla, hakaretler yağdırıyor. Annenin gözleri faltaşı gibi oluyor; kıpkırmızı olmuş Aysel’in annesine, “Olur böyle şeyler.” diyor ama kadın utanıyor. İlerleyen zaman içinde hastalanıyor Aysel’in annesi, kanser tanısı koyuyor doktorlar. Aysel, annesini evdeki iki küçük kız kardeşinin üzerine bırakıp, erkek kardeşi ile birlikte ev kiralayıp ayrılıyor anne evinden. Anne hasta yatağında kalıyor… Ama sen annenden hiç vazgeçmedin ki…

*

Günün son mekânına doğru ilerliyorsunuz annenle, upuzun bir hıyabandan geçiyorsunuz, sonunda bağ evi görünümünde bir bina var. Arabadan inip o küçük taş binaya giriyorsunuz. “Bahçede oturalım.” diyor annen, arka kapıdan çıkıp çardak altındaki eski ahşap masalardan birine yerleşiyorsunuz. Yapay bir şelale akıyor bahçede, birkaç ördeğin yüzdüğü orta büyüklükte bir havuzda toplanıyor sular. Ağaçlar meyveye durmuş bu bahçede. Bahçeyi çevreleyen toprak ekinlikler arıların başına toplandığı çiçeklerle dolu. Tavuklar eşinerek yem arıyor. Kediler sırtını güneşe vermiş tasasızca yatıyor. “Su başı gibisi var mı?” diyor annen… “Su başında durmuşuz, / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.3” Sipariş için gelen garsona sütlü tatlılardan sipariş veriyorsun. Sever annen. Keyfi yerinde, “Baban da olsaydı keşke.” diyor. “Hem evde bırakıp geliyorsun, hem de keşke diyorsun.” dediğinde gülüyor, “Ara sıra özgürlüğünü ilan etmek iyidir.” diyor.

Özgürlük kelimesini duyunca ateşten bir gömlek giyiyorsun, senden çalınan her bir şey aklına geldikçe bir kırbaç şaklıyor sırtında, ürperiyorsun. Sırf bu yüzden oralardan kaçmak istediğin geliyor aklına, o nedenle hiçbir evlilik teklifini kabul etmediğini anımsıyorsun. Kabul etmediğin her teklif sonunda babana edilen sitemler, babanın gelip bunları evde anlatması, bunlar nasıl da yük oluyordu sana. Susuz ışıksız kalmış bir kum zambağına benzediğin bu yere, kendini hiçbir zaman ait hissetmediğin bu yere, sonsuza dek bağlanmak demekti senin için evlilik, tutsaklığın devamıydı. Çoğu kişi bilir ama en derinden sen bilirsin, “Elâlem ne der?” cümlesinin dünyanın en yüksek duvarlı hapishanesi olduğunu. Oysa sen hep yeşil bir kuş olmak istiyordun, kırılmış kanatlarını onarmak,  özgürce uzaklara uçmak…

*

Yine kalbine bakma vakti, içindeki soğukluğa şahit olma vakti. Kar evin yeni konuklarını bekliyor, götürüyorsun. Arkadaşlarınla gezemediğin sokakları götürüyorsun, katılmana izin verilmeyen doğum günlerini, gidemediğin okul pikniklerini, imrenerek izlediğin halk oyunlarını, yarıda bıraktırılan voleybol takımını, gizli saklı masumane okul sevdalarını, ders kitabı arasına sıkıştırdığın Tommiks, Teksas, Zagor, Kaptan Swingleri ve büyükçe bir kutuya tıkıştırdığın pek çok şeyi daha… Tabanlarındaki yanma kalbindeki acıyı azaltıyor, işte bunun için yalınayaksın kış bahçende, kar evinde. İlk aşkını hatırlıyorsun, Mustafa’yı. Onlar alt katta oturuyordu, siz oturup pencereden denizi izlediğin üst katta. İlkokula yeni başlamıştı Mustafa, sen daha küçüktün ondan. Annesi üzerine titrerdi. Bir gün okulda oynayacağı piyes için kovboy giysisi gerekti Mustafa’ya, annenden yardım istediler. Annen kahverengi grapon kâğıdından bir kovboy kıyafeti hazırlamaya başladı Mustafa için, pantolonun yanında ve yeleğinin önünde püskülleri bile vardı. Bazen onlar geliyordu  prova için, bazen de annenle sen iniyordunuz aşağı kata, nasıl da için için seviniyordun onu görebildiğine. Gülümsemek istedin anımsadıklarına, kalbin gibi yüzün de donmuştu bahçede, gülümseyemedin…

*

Yüzüne bakıyorsun şimdi banyodaki aynada, hüzün ve sevinç karışımı bir ifade var yüzünde, biraz da ağlamışsın, gözlerin hafifçe kırmızı. Birkaç kere yüzünü yıkıyorsun fark etmesinler diye. “Kuş cama inanmazmış, kendini gökyüzünde sanırmış.4” Sen de bir an “Acaba?” diyorsun, aynada baktığın yüzüne inanmak-inanamamak arasında bir ifade oturmuş. Gerçekten gidiyor musun? Doğru mu bu? Banyonun kapısı tıklatılıyor tam o an…

“Her şey hazır mı?” diyor annen.

“Hazır sayılır .”

“Yatak yorgan denklendi, diğer eşyalar da…”

“Sağ ol anne, yordum seni…”

“Aslında hiç gitmiyor elim, yüreğime köz düşmüş gibi sanki.”

“Deme öyle giderayak.”

“Elimde değil, nereden çıktı bu uzaklara gitme fikri…”

“İş bu anneciğim. O kadar da uzak değil, gelir gideriz, düşünme bunu…”

“Sana söylemesi kolay tabii.”

“ Yanıma alacağım valizi kapatmam gerekiyor anne, gecikeceğim.”

Hepimizin arkasında bir rüzgâr vardır aslında, marifet bir karahindiba olmayı becerebilmekte, sırtını rüzgâra dönme cesaretini gösterebilmekte. Böyle söylüyorsun içinden sesssizce. Küçük bir kamyon geliyor kapıya, tüm eşyalar yükleniyor. İnsanın içini kavuran bir yaz günü, güneş tüm marifetini gösteriyor, ne kadar yakıcı olabileceğini ispatlamak için paralanıyor adeta. Ve,“Kamyonlar bu kez kavun taşımıyor5”, seni taşıyor uzaklara. 

“Taksi geldi hazır mısın?”

“Hazırım anneciğim.”

“Ah bu uzaklık, içime sinmiyor hiç!”

“Uzaklarda belki daha çok kızın olurum anne…”

Elinde bir sürahi su var, önce onu döküyor taksinin arka tarafına, sonra taksiye biniyor o da. Baban, kardeşin, annen… hiç istemedikleri bir yolun yolcusunu uğurlamaya gidiyorlar terminale. Hepsine sarılıp otobüse biniyorsun, ağladığın görülmesin diye çabalıyorsun, yüzünde zoraki bir gülümseme. Sen de bilmiyorsun tam olarak nereye gidiyor bu yol? Belki her yere, belki de hiçbir yere. Yol boyunca durduğun tüm mola yerlerinde yüzünü yıkıyorsun.  “Bir derdi var ama acaba ne?” bakışları eksik olmuyor üzerinden. Gece sabaha dönüyor yavaşça, farklı bir şehirdesin işte. Koca bulvarlardan, yüksek binalar arasından geçip, çok da büyük olmayan bir terminalde bitiriyorsun yolculuğunu… 

İşte perdesi gökyüzünü, güneşi, ayı ve yıldızları asla kapatmayan o eve böyle gelmiştin. Kirli de olsa havası, derin derin nefes almıştın… Hep yeşil bir kuş olarak gelmek vardı aklında ama kuğu olarak gelmiş olsan da ne fark eder ki, kuğunun da kanatları var sonuçta…

                                                                                                  

1-Furuğ Ferruhzad

2- Fernando Pessoa

3- Nâzım Hikmet

4-John Berger

5-Cahit Külebi’den ilhamla

Yazarın Dünyasından

Vincent van Gogh'un "Yıldızlı Gece" eserini andıran, impasto tekniğiyle yapılmış yatay bir yağlı boya tablo. Dönen mavi gökyüzü altında, kırmızı bir nehir üzerinde yüzen beyaz bir kağıt gemi görülüyor. Geminin gövdesinde ve nehrin altındaki yansımasında Mavi Davut Yıldızı sembolü yer alıyor.

“Parmağında annemin yüzüğü, gömleğinin cebinde nar”

Nevin KOÇOĞLU’ndan Filistinli Fatima’ya yazılan mektupta; savaşın gölgesinde yitip giden hayatlar, dirençli anneler ve insanlığın utancına dair hüzünlü bir tanıklık.