Gözlüklü ve kısa saçlı bir kadının tebessüm ettiği, yatay formatta hazırlanmış kara kalem portre çizimi.

Nurhayat Teke ile Söyleşi / Yorum

Okuma Süresi: 10

Zerrin OKTAY ile Söyleşi

Zerrin Oktay’ın Cemal Sami adlı romanı, bireyin varoluş serüvenini doğa-toplum-kimlik üçgeninde ele alan, katmanlı bir anlatı sunmaktadır. Eser, daha ilk bölümde okuyucuyu hem ilkel bir yaşamın yalınlığına hem de modern dünyanın karmaşık yapısına doğru bir geçiş hattına davet eder. Özellikle “koy” metaforu üzerinden kurulan kapalı dünya ile “kasaba” ve “büyük kent” karşıtlığı, bireyin öğrenme, yabancılaşma ve dönüşüm süreçlerini derinleştirir.

Romanın önsözünde yazarın, “Kendime ait belli bir anlatım tekniğim olmadığını… itiraf etmek zorunda kaldım.” ifadesi, aslında metnin çok katmanlı yapısının bilinçli bir tercih olduğunu gösterir. Bu bağlamda eser, klasik anlatı kalıplarını kırarak karakter merkezli bir kurguya yönelir.

— Romanın girişinde yer alan kaçış hikâyesi ve doğayla kurulan yaşam, “medeniyet öncesi bir varoluş” olarak okunabilir mi? Bu bağlamda, karakterin denize ulaştığında “Buraya kadar.” demesi sizce bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı?

— Her ikisi de diyebiliriz. Kadın kimliği nedeniyle çocukluğunda bile dere, kaynak, göze gibi yerlerde yüzmeyi öğrenmek gibi bir şansı olmamıştır. O nedenle deniz, onun gidebileceği yolun sonudur. Aynı zamanda kaçışın da sonu; yani yeni bir başlangıç yapabileceği, yaşama tutunabileceği bir yerdir o koy.

— Romanda annenin çocuğa aktardığı bilgiler, bir tür sözlü kültür aktarımı niteliği taşımaktadır. Annenin “gerçek yaşamı ve içinde yer alan nesneleri adlarıyla birlikte anlatması”, dil ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair nasıl bir anlam üretir?

— Bu biraz da kendi sağlamasını yapmasıyla ilgilidir. Sonuçta eğitimsiz ve elindeki bilgileri aktarırken adlarını bildiği ya da bir yerlerden duyduğu nesnelere sığınmış bir anlamda. Neticede adı olan her şey gerçeklik adayıdır. Adı konmamışı anlatmak, özellikle bir çocuğa anlatmak bence onun gücünü aşacaktır. O nedenle elindeki bilgiyi en iyi ve en doğru biçimde aktarmaya çabalamış.

— Karakterin kasabaya ulaştığında karşılaştığı ilgisizlik ve “acımasızlık” kavramını öğrenmesi, modern toplum eleştirisi olarak değerlendirilebilir mi? Bu noktada romanın toplumsal bakış açısını nasıl yorumlarsınız?

— Ben aslında ilgisizlik ve acımasızlık kavramlarına bir de “güvensizlik” kavramını eklerdim. Sonuçta modern toplumun, kendisinden önce o kalın güvenlik duvarına çarpmış olması bundandır. Kimse onunla konuşmuyor, kimse karnını doyurmuyor ve kimse onu tanımak istemiyor. Toplum tarafından kabul görmek için öncelikle onlar gibi yaşamayı ve dahası onlar gibi düşünmeyi öğrenmesi lazım; ancak bunun için de birinin ona destek olması gerek. Çünkü annesinin öğrettiği adları fazlasıyla geride bırakması, bir dolu yeni adı kendi başına öğrenmesi ve birçok olguyu kendi başına anlamlandırıp idrak etmesi gerekiyor.

Romanın genel çizgisi değilse de girizgâhtaki öyküde toplumsal bakış açısı sabırsızlığı, tahammülsüzlüğü ve hırsı temsil ediyor. Romanın genelinde ise durum çok farklı olmamakla birlikte bir de (b)ilgisizlik sorunu var ki onu özellikle vurgulamaya çalıştım. Çarpık kent yapılanması, sürekli değişen eğitim sistemleriyle mi ilgili yoksa nedendir bilinmez, insanların hemen her şeye karşı havada kalan değer yargıları —yoksa olmayan değer yargıları mı demeli— önlerine konan her türlü televizyon programını büyük bir beğeni ile izleyebildikleri gibi çarşıda, dükkânlarda da vitrine her konan ürünü sorgulamadan kabul edebilen bir toplum söz konusu. Altyapı sorunu kentin kendisinde olduğu gibi toplumunda da bariz bir şekilde görülüyor.

— Romanda “para”, “kimlik”, “özgürlük” gibi kavramların deneyim yoluyla öğrenilmesi dikkat çekicidir. Bu kavramların sonradan edinilmesi, bireyin kimlik inşasını nasıl etkiler?

— Aslında toplum içinde dünyaya gelen her birey biraz deneyim yoluyla öğreniyor bu kavramları. Çünkü gerçek anlamda her birinin anlamını idrak etmesi ortalama bir birey için ilk ergenlik dönemlerinde gerçekleşir ve her zaman olduğu üzere “idrak” kendi olgunlaşma zamanını tamamlamak ister. Ayrıca bunlar yokluklarıyla kendini belli eden kavramlardır ki bu da çok önemli. Benim karakterim içinse tek ve en önemli sorun, bu üç kavramla neredeyse eş zamanlı olarak tanışmak zorunda kalmış olmasıdır.

— Karakterin tekrar koya dönmesi ve ardından “pişmanlık” duygusunu keşfetmesi, sizce bilginin geri döndürülemezliği üzerine mi kuruludur? Yani öğrenmek, bir tür geri dönüşsüzlük müdür?

— Bu soruyu tek bir sözcükle yanıtlamak isterdim; yani evet. İnsan bir kez açılan ufkuna çerçeve takamaz; onu tekrar küçültemez, yok sayamaz. Bununla yaşamak zorundadır, işine gelse de gelmese de. Öğrenmenin acı bir yanı varsa işte tam olarak budur diyebiliriz.

— Romanın ikinci bölümünde anlatıcı değişimiyle birlikte mektup formuna geçilmesi, kurguya nasıl bir çokseslilik kazandırıyor? “Delirmemin öyküsünü anlatmak istiyorum.” ifadesiyle başlayan bu bölüm, ilk bölümle nasıl bir bağ kuruyor?

— Romanın girizgâhındaki bu öykü, romanın tamamının farklı bir zemin üzerinde olmak kaydıyla tam bir özeti mahiyetindedir. Ancak elimden geldiğince ilkel bir özet yazmaya çalıştım. Sonradan öykünün de anlatıcısı olarak devreye giren karakterim, esas olarak toplum içinde dünyaya gelmiş, yüksek eğitimli ve kendi saptamasına göre entelektüel bir çevrenin insanı. Onunsa eş zamanlı olarak daha önce bilmediği, ülkedeki siyasi altyapıya dair öğrendikleri var ve o karanlık bilgilerle de ne yapacağını bilemiyor, bocalıyor, dengesini kaybediyor, zaman zaman saçmalıyor bile. Çünkü eş zamanlı öğrenilen birden çok kavram insanın aklını karıştırabiliyor. İçine düştüğü kavram kargaşasında küresel boyutta önem taşıyan konuları bile yararsız ve ikincil olarak görebiliyor. Bu durum kısa zamanda sosyal yaşamına ve iş yerindeki davranışlarına kadar onu etkisi altına alıyor.

— Romanda yer alan karakterlerin (İngiliz Naci, Rengin, Galip Hoca vb.) gerçek kişilerden esinlenerek oluşturulması, kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınırı nasıl bulanıklaştırıyor?

— Bulanık bir sınır yok, aslında ortada öyle bir sınır yok. Ben bir yazı dosyası hazırlarken elbette önce yazacağım konuyu bilerek işe başlarım ama ilk hamlem mutlaka karakterleri oluşturmaktır. Karakterimin olumlu ve olumsuz yönlerini dikkatle belirlerim. Böylece anlatı içinde nelere muktedir olabileceklerini en başından bilirim. Anlatının türü ne olursa olsun, ona hayat veren ve okurun aklında kalıcı olmasını sağlayan içindeki karakterdir. Klasik romanlarda Robinson, Raskolnikov, Quasimodo, Frankenstein, Anna Karenina vb., daha güncel metinlerde Harry Potter, Tom ve Jerry, Heidi, Neo gibi isimler eserlerin taşıyıcısı konumundadır; zamanın çok ötesine taşımışlardır ve daha da taşıyacaklardır. Ben bu nedenle karakter oluştururken özellikle tüm dikkatimi vererek çalışırım. Cemal Sami romanını yazarken çevremdeki sevdiğim birkaç arkadaşımın karakter özelliklerinden esinlendim. Ancak anlatının tamamı kurmacadır ve karakterlerim sadece muktedir oldukları alanlarda varlık buldular.

— Romanın ilk bölümünde doğa ile kurulan uyumlu yaşam, ikinci bölümde yerini zihinsel ve toplumsal çatışmalara bırakmaktadır. Bu kırılma, bireyin “masumiyet”ten “bilince” geçişi olarak okunabilir mi?

— Esas olarak romanda ellinin üzerinde bölüm var. İlk bölümü ben girizgâh olarak hazırladım ve asıl romanın bir öncü özeti niteliğindedir. Zihinsel ve toplumsal çatışmalar her ikisinde de var; yani girizgâhtaki adı olmayan delikanlıda olduğu kadar Bilge Hayal Tanova adlı esas karakterimde de var. Zaten Bilge girizgâh öyküsünün de anlatıcısı konumunda ve romanın kalanını doğal olarak birinci tekil şahısla sürdürüyor. Masumiyet konusuna gelince, öyküdeki delikanlı için kullanabiliriz bu terimi ama Bilge Hayal Tanova için bu biraz zor olur. Çünkü o zaten kentli bir kadın ve kendisini masum olarak tanımlayamayız. Bilgisiz kaldığı konularda aydınlanma yaşıyor, bilgi dağarcığı büyüyor dersek daha yerinde olur. Ancak bilince geçişin her türlüsü sarsıcı olacaktır. O da öyküsünde anlattığı delikanlı kadar sarsılıyor sonuçta.

— Romanda sıkça karşılaşılan “öğrenme” eylemi, yalnızca bilgi edinme değil aynı zamanda bir tür yabancılaşma süreci olarak da ilerlemektedir. Bu bağlamda, karakterin her yeni kavramla birlikte içsel bir uzaklaşma yaşaması, modern insanın trajedisine nasıl işaret eder?

— Öğrendikçe, bilgi düzeyimiz geliştikçe mevcut çevremizden ve bazı alışkanlıklarımızdan uzaklaşırız. Zaten belli bir rutini yaşayan insanlar, kesin saatlerde kesin davranış eğilimlerini kendilerine kural edinenler, bu eğilimlerini gerçekte içlerindeki boşlukları doldurma amacı güttükleri için edinirler. Bilgi boşlukları doldurur, bizi bir anlamda tamamlar. Bu tamamlanma sürecinde kalan / mevcut eksiklerimizi daha ayrıntılı biçimde görmeye, idrak etmeye başlarız. Bu idrak hâli aynı zamanda sancılı bir sürece dönüşebilir ve çevre faktörü de burada oldukça önemlidir. Yaşanan yerin nüfusu çoğaldıkça bireysellik kavramı yerini toplumsallığa terk etmek zorunda kalır ve bu bağlamda içsel uzaklaşma, bireyin kendi varlığına sığınması olarak tanımlanabilir.

— Roman boyunca mekânlar (koy, kasaba, kent) yalnızca fiziksel alanlar değil, aynı zamanda zihinsel ve varoluşsal durumların temsili olarak da okunabilir. Bu üçlü mekân kurgusu üzerinden yazarın insanın aidiyet problemine dair ne söylemek istediğini düşünüyorsunuz?

— Bu romanın girizgâhında esas olarak üç değil, dört farklı mekân mevcut: koy, köy, kasaba ve kent. Bu durumu şöyle açıklayabiliriz: Köy ara durağı delikanlıyı kasabanın yoğunluğuna, kasaba ise kentin yoğunluğuna alıştırıyor. Burada bahsettiğiniz o yazar ben oluyorum zannedersem. Size bir açıklama borçlu olabilirim. Ben kendimi bir sokak yazarı olarak tanımlamışımdır her zaman. Aidiyet duygusu yoksunluğunu en başta kendim yaşıyorum çünkü meskenim her zaman sokaklar olmuştur. Öz geçmişimde “yurtsuz yazar” ibaresi belki dikkatinizi çekmiştir; o ibare zaman içinde evrim geçirerek o hâlini aldı, yoksa ben bugün hâlâ sokak yazarı kimliğimle yaşıyorum aslında. Bu nedenle kendimden örnek verebilirim. Mekânlar ve çevreler benim için hep dışarıdan (bir yerlerden) izlediğim gerçeklikler olmuştur.

Bu arada kıymetli zamanınızı ayırdığınız için içtenlikle teşekkür ederim.

YORUM

Cemal Sami, yalnızca bir bireyin hikâyesi değil; aynı zamanda insanın öğrenme, anlamlandırma ve aidiyet arayışının romanıdır. Doğadan kopuşla başlayan süreç, topluma karışma ve nihayetinde hiçbir yere tam olarak ait olamama hissiyle tamamlanır. Bu yönüyle eser, modern insanın ontolojik yalnızlığını güçlü bir anlatımla ortaya koyar.

Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri, kavramların deneyim yoluyla öğrenilmesi ve her öğrenmenin beraberinde bir “kayıp” getirmesidir. Özellikle “özlem”, “acımasızlık” ve “pişmanlık” gibi duyguların sonradan keşfedilmesi, insanın bilgiyle birlikte yüklenen varoluşsal ağırlığını gözler önüne serer.

Sonuç olarak Zerrin Oktay, bu eserinde yalnızca bir hikâye anlatmaz; aynı zamanda okuru, insan olmanın bedeli üzerine düşünmeye davet eder.

Ben Nurhayat Teke, başka bir söyleşide buluşmak üzere, hoşça kalın.

nurhayattt.teke26@gmail.com

Yazarın Dünyasından

Hafifçe sağa bakan, kısa saçlı, polo yaka tişörtlü ve kot pantolonlu orta yaşlı bir adamın detaylı kara kalem çizimi. Arka planda palmiye ağacı gövdesi ve çalıların arasında oturan silik bir figür görülüyor.

Nurhayat Teke ile Söyleşi / Yorum

NURHAYAT TEKE ile SÖYLEŞİ / YORUM köşesinin bu bölümünde, İdris Kenç’in Bir Nefeslik Zaman adlı eseri; zaman, ölüm, kader ve insan belleğinin varoluşsal sınırları ekseninde derinlikli bir çözüme kavuşturuluyor.
Bir kafede masada oturan, saçları bir gözünü kapatacak şekilde düşmüş ve gülümseyen bir kadının detaylı kurşun kalem çizimi.

Nurhayat Teke ile Söyleşi / Yorum

Nurhayat TEKE’nin hazırladığı bu çarpıcı söyleşide, çağdaş Türk şiirinin özgün seslerinden Ayfer KARAKAŞ’ın varoluş sancılarını, içsel parçalanmaları ve dilin sınırlarını zorlayan poetikasını masaya yatırdığı Dirilerin Yası kitabı tüm derinliğiyle ele alınıyor