Kaosun Kalbindeki Figür: Sonsuz Girdabın Ortasında Kayboluş

Üç Sandalye ve Bir Saatçi

Okuma Süresi: 10

Güneş, doğup büyüdüğü şehri arkasında bıraktığından beri, fiber optik kabloların ve küresel ağların rüzgârında oradan oraya savurulan dijital bir tohum gibiydi. Ekranların arasına sıkışmış yüzler, akışta kaybolan hayatlar, ‘bağlantıda’ ama öylesine köksüz milyonlar… Dijital dünyaya nefret duyduğu için değil, aksine o parlak ekranların vadettiği sahte cennete ilk kananlardan biri olduğu için yollardaydı. Kendisi de o ağların içinde ruhunu ve köklerini kaybetmiş, yapay kalabalıkların gürültüsünde boğulmuştu. Şimdi ise şehir şehir gezerek, bu dijital çağın insanlarda bıraktığı ruhsal kırıkları renklerle, kelimelerle onarmaya çalışıyor; başkalarının yalnızlığına şifa ararken aslında kendi içindeki o derin yersizlik sancısını ve ait olamama korkusunu geçici buluşmalarda uyutmaya çalışıyordu. Herkese bir yuva vadeden bu çağın, insanı nasıl evsiz bıraktığını çok iyi biliyordu. İlk defa, bu yeni şehrin tren istasyonuna indiğinde içinde farklı bir ürperti vardı. Onu karşılayan sessiz bir şoför eşliğinde beton binaları, ekran panolarını ve sanal dünyanın gürültüsünü arkada bırakıp bir ormanın eteğindeki tek odalı, ahşap bir kulübeye geldi.

Evin vahşi yalnızlığı harikaydı ama içeride oturacak tek bir yer bile yoktu. Duvarda asılı bir saat vardı, o da çalışmıyordu. Onu da kaptığı gibi çıktı evden Güneş. Şoförün önerisiyle kasabanın girişindeki o loş, zamanın akmayı unuttuğu eski bir saatçinin arkasında gizlenen tozlu eskici dükkânına gitti. İçeri adım attığı an, duvardaki yüzlerce mekanik saatin aynı anda atan tıkırtısı karşıladı onu; her biri saniyeleri tartan minik birer kalp gibiydi. Dükkânın sahibi olan yaşlı adamın arkasında, zamanın tüm çizgilerini üzerinde taşıyan iki yüz yıllık muazzam bir meşe masa ve sadece üç tane ahşap sandalye duruyordu. Masaya dokunduğu an parmak uçlarına tuhaf bir sıcaklık yayıldı; sanki evrenin saatçisi bu tahtada zamanı yeniden kurmuştu. Güneş gülümseyerek, “Masa bana ait olduğunu söylüyor sanki. Peki neden sadece üç sandalye var? Ben dört tane arıyorum,” dedi.

Yaşlı adam, asırlık bir sarkacın gölgesinde bilgece gülümsedi: “Çünkü kızım, bu sandalyeler Henry David Thoreau’ya ait. O, kulübesine gelenlere hep aynı şeyi söylerdi: ‘Evimde üç sandalye var; biri yalnızlık, ikisi dostluk, üçü toplum içindir.’ İlk sandalye insanın kendi içine kök salmasını sağlar. İkincisi dostluğun, derin edebî sohbetlerin yuvasıdır. Üçüncüsü ise kaçtığın ama varlığını bildiğin o büyük toplumdur. Bugünün dijital ağları insanlara dördüncü sandalyeyi, yani yapay kalabalıkları sunuyor. Ekranların yarattığı o gürültülü boşluğu… Senin o göçebe ruhunun dördüncü sandalyeye gerçekten ihtiyacı var mı?”

Güneş elini yalnızlık sandalyesine koydu. İçindeki yersizlik hissi ilk defa hafiflemişti. “Üç sandalye benim için fazlasıyla yeterli,” dedi. 

Eşyalar kulübeye yerleştirildiğinde masayı pencerenin önüne, ormanı görecek şekilde yerleştirdi. Yaşlı adamın tamir ettiği eski saati yerine astı. Kendine bir kahve yapıp dışarıdaki yeşilliğe baktı ve ilk defa dijital dünyanın gürültüsünden uzakta, mekanik bir saatin tik takları eşliğinde “Buraya aitim,” diye fısıldayarak kendini savundu. Yorgundu. Saatçi dükkânından ayrılırken Eskici’nin “Bunu da hediyem olarak kabul edin…” diyerek verdiği kadife kanepeye oturdu. Bir süre sonra derin bir uykuya dalmıştı. 

O uyurken, gece yarısının en koyu anında odadaki sandalyeler kadim bir dille, tıpkı saatçinin tezgâhındaki kusursuz dişliler gibi tıkırdayarak konuşmaya başladılar: 

  • Birinci Sandalye hışırdadı: “Benim adım Yalnızlık. İnsan kendi yalnızlığına kök salmadan, başkasına yuva olamaz.” 
  • İkinci Sandalye gıcırdadı: “Bana Dostluk derler. Gelenler üzerimde kelimelerin, Ahmet Haşim satırlarının ve edebiyatın ruhuna dokunacaklar.” 
  • Üçüncü Sandalye fısıldadı: “Ben ise Toplum’um. Kehanet der ki: Evinde üç sandalye bulundur; biri özün, ikisi bağların, üçü dünya içindir.” 

O sırada sandalyelerin bacaklarından sızan ışık kökleri parkeleri delip yeryüzünün kalbine, toprağın metrelerce altına uzandı. Ahşap arkalıklardan taze, yeşil filizler fışkırmaya başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan Güneş, gördüğü manzara karşısında büyülenmişti. İçindeki yalnızlık korkusu tamamen uçup gitmişti. Masanın üzerindeki defteri açtı ve edebi bir manifesto gibi ilk cümlesini yazdı: “Köksüzlük, dijital ağların her köşesinde bir yabancı gibi gezinmektir; aidiyet ise kendi yalnızlığının sandalyesinde otururken tüm evreni kelimelerin gücüyle içine sığdırabilmektir.” 

Tam o sırada dışarıda hafif bir ekim yağmuru çiseliyordu. Kulübenin içi fırından yükselen tarçınlı kurabiye kokularıyla dolarken kapının zili çaldı. İçeriye, sanal dünyadan ve ekranların yorgunluğundan kaçıp sığınacak bir liman arayan beş kadın girdi. Salonun kapısını araladıklarında, her biri oldukları yerde kalakaldı. Üç sandalye tamamen köklenmiş, bacaklarından çıkan sarmaşıklar masaya dolanmıştı. Oda canlı bir orman kuytusuna dönüşmüştü.

Güneş, elleriyle o iki yüz yıllık meşenin damarlarına dokunarak konuştu. Sesi bereketi ve gücü fısıldıyordu: “Şaşırmayın,” dedi gözlerinin içi parlayarak. “Burası artık yeryüzünün görünmez damarlarıyla beslenen canlı bir yuva. Ekranların ve sanal ağların omuzlarınıza yüklediği o ağır bavulları yere bırakabilirsiniz. Ben de buraya köksüzlüğün sancısıyla geldim. Ama şu üzerinde taze filizler açan ilk sandalye bize yalnızlığın bir ceza değil, insanın kendi içine saldığı en güçlü kök olduğunu hatırlatıyor. Yalnızlığımızdan utanmadan, dijital kalabalıkların bizi öğütmesine izin vermeden; bizi biz yapan o öz gücü edebiyatla ve kelimelerle dünyaya haykıralım. Hoş geldiniz.” 

Kadınlar, büyülenmiş bir sessizlikle yeşeren sandalyelere yerleştiler. Güneş derin bir nefes aldı. Yıllardır aradığı aidiyetin yeryüzünde köksüzce gezinmek değil, bu üç sandalyede otururken tüm evreni yeşertebilmek olduğunu anlamıştı. Kadınlara baktı ve bilgece gülümseyerek masanın altındaki uzun tabureyi gösterdi: “Oturun lütfen. Köklerimiz toprağa, zamanımız saatçinin kurduğu o kusursuz düzene ulaştı. Şimdi hikâyelerimizi yeşertme zamanı…” Derken, tam o sırada duvarda asılı duran eski saatin güçlü ve yankılı çanı kulübeyi dolduracak şekilde çalmaya başladı. Sabahın ilk ışıkları eşliğinde çanın her bir vuruşuyla birlikte ormanın üzerindeki sis dağıldı, camlara vuran altın sarısı güneş ışığı odanın içine yayıldı.

Güneş, bu sesle yavaşça gözlerini açtı. Etrafına baktığında ne odada yeşeren sandalyeler ne de içeri giren beş kadın vardı. Masanın üzerinde ne taze filizler duruyordu ne de az önce yazdığını sandığı o satırlar… Üzerinde uzandığı o yumuşak dokunun gerçekliğiyle baş başaydı. Karşısında ise sadece pencerenin önünde sessizce duran iki yüz yıllık meşe masa ve çevresindeki üç ahşap sandalye vardı. Duvarda ise az önce çalmayı kesmiş olan mekanik saat tik taklarını güvenle sürdürüyordu. Güneş, yaşadığı bu büyüleyici anın, dijital ağların yorgun zihninde bıraktığı tatlı bir rüya olduğunu gülümseyerek fark etti.

Dün gece uyumadan önce masaya bıraktığı defterini ve kalemini hatırladı. Yerinden doğrularak masaya doğru yöneldi. Telefonunu masaya bıraktıktan sonra bir kahve yapmak için mutfak tezgahına döndü. Bütün odayı kahve kokusu doldurduğunda artık asırlık masadaydı ve yazmaya başlamıştı:

“İşte tam burada durup kendime bakıyorum. Meğer o dijital ağların gürültüsünde her an bağlantıda kalmaya çalışırken, asıl kendi içimin ses tellerini koparmışım. İnsan uyandı zannediyor bazen, oysa sadece bir illüzyondan diğerine sıçrıyormuşum. Şimdi bu iki yüz yıllık meşe masanın sıcaklığına dokunurken, o rüyadaki yeşil filizlerin kokusu hâlâ burnumda. Saatçi zamanı kurdu, çanlar çaldı ve rüya bitti denilen yerden benim asıl gerçeğim başladı. İşte buradayım, yine bir bilinmezin içinde… Bilmediğim bu ücrada, bomboş bir evde beni neler bekliyor bilmiyorum. Sadece bu meşe masa ve üç sandalyem var. Ha, bir de duvarda hiç susmadan tıklayıp duran mekanik saat. Yaşanacak sahte bir hayatı, taşınacak onca yükü, o gürültülü dördüncü sandalyenin sahte kalabalıklarını geride bıraktım. Ben ve kendim, bu eski kulübede nihayet baş başayız. Şimdi bu boş defteri önüme çekip, ilk kelimenin mürekkebini akıtma zamanı dediğimden beri rüyada gibiyim. Zira bir rüyadan uyanmak, hikâyenin bittiği anlamına gelmez; aksine, onu kendi ellerinle yazmaya başlayacağın ilk sabahtır bu.

Ben artık başkalarının kurduğu ekranlarda kaybolmuyorum; kendi yalnızlığımın sandalyesinde oturmuş, kelimelerimle kendi dünyamı baştan kuruyorum. Etrafa bakıyorum; küresel ağların o sınırları belirsiz, gürültülü ve akışkan dünyasında herkes bir yerlere bağlanmaya çalışırken aslında ne çok düğüm atıyormuş kendine. Bize her saniye binlerce yüz, binlerce sahte hayat sunan o dijital illüzyon, meğer ruhumuzun en temel ihtiyacını, yani ait olma arzusunu elimizden alıyormuş. Ben o gürültülü kalabalıkların dördüncü sandalyesini fırlatıp attım. Şimdi elimde sadece edebiyatın o kadim, iyileştirici gücü ve önümde duran bu boş defter var.

Rüyamdaki o yeşeren sandalyeler, bana kelimelerin sadece kâğıt üzerinde kalmadığını, insanı toprağa ve birbirine bağlayan asıl kökler olduğunu gösterdi. Dijital ağlar bizi ne kadar uzağa savurursa savursun, edebiyat bizi her zaman o ilk sandalyeye, yani kendi özümüzün yalnızlığına geri çağırıyor. İnsan ancak o yalnızlıkta kendi hikâyesini yeşertebiliyor.

Gözlerimi duvardaki saate çeviriyorum. Tik taklar, sanal dünyanın o ruhsuz ve telaşlı zaman sayacına hiç benzemiyor. Saatçinin o tozlu dükkânda titizlikle kurduğu bu mekanik düzen, bana zamanın tüketime açık dijital bir veri olmadığını, her saniyesi emekle işlenmesi gereken kutsal bir emanet olduğunu fısıldıyor. O eski saat tıkırdadıkça, ben de kendi içimdeki zamanı, edebiyatın ve kelimelerin zamansızlığına ekiyorum.

Pencereden dışarıya, sisleri tamamen dağılmış olan ormana bakıyorum. Küresel ağların rüzgârında savrulan o dijital tohum, nihayet bu kulübede, bu meşe masanın üzerinde toprağını buldu. Artık başkalarının kurduğu algoritmaların ritmine göre değil; saatçinin kurduğu gerçek zamanın ve edebiyatın ebedi sessizliğinin ekseninde dönüyor dünyam. Ben ve kendim, kendi kurduğumuz bu kusursuz düzende, ilk kelimenin hakkını vermek için hazırız.

#benibilenlerbilir, ben artık kendi hikâyemin kıyısında ilk kez gerçekten uyandım.”

Güneş kalemi masaya bıraktığında, odadaki kahve kokusu meşe masanın kadim kokusuyla tamamen bütünleşmişti. Kuruyan mürekkebin parlaklığı, pencereden süzülen altın sarısı sabah ışığında belli belirsiz parıldıyordu. Duvardaki saat, artık o eski gürültülü dünyanın telaşını değil, odadaki bu derin ve zamansız sessizliği tartıyordu. Genç kadın sandalyesine biraz daha yaslandı, derin ve bu kez tamamen savunmasız bir nefes aldı. Dünya dışarıda yine kendi hızında dönüyordu ama bu tek odalı ahşap kulübede, zaman nihayet yerini bulmuştu.

Yazarın Dünyasından

Gerçeküstü, sepya tonlu bir gravür. Bir kadın başı ve saçı olan, ahşap ev gövdeli, bacaklı ve kollu bir yürüyen ev figürü sağa doğru ilerliyor. Sol arkasında, yine bacaklı ve kolları olan, duman çıkaran çeşitli küçük yürüyen evlerden oluşan bir kafile onu takip ediyor. Arka planda tepeler, küçük ağaçlar, noktacıklı bulutlar ve duman bulutları var. Zemin pürüzlü ve ayak izleri görülüyor.

Bir Serçe Parmak Hikâyesi

Fatma ALTUN, öyküsünde çocukluğun kuytu vadilerinde başlayan ve küçük bir serçe parmağına koca bir dünyanın emanet edildiği o unutulmaz kâbusun izini sürüyor.
"Eski ahşap bir zemin üzerinde, kanatlarını iki yana açmış, pastel boya tekniğiyle resmedilmiş, hüzünlü ve mistik bir hava taşıyan küçük bir kuş."

Beyaz Kuş Tüyü

Fatma ALTUN’un Sessizliğin ve kuş seslerinin iç içe geçtiği, yazarın çatı katındaki dünyasından yükselen içten bir anlatı olan “Beyaz Kuş Tüyü”, günlük yaşamın sıradan çatışmalarından yola çıkarak derin bir içsel hesaplaşmaya kapı aralıyor.